Yönetmenleri Anlatan Filmler
Sinemayı felsefi kavram ve düşünce faaliyeti olarak değerlendiren ilk filozof olan Gilles Deleuze*, beyazperdenin sadece imgeyi göstermeyen, aynı zamanda hareketle düşünen bir sanat olduğunu belirtir. Deleuze’e göre sinema, yarattığı problematikleri somut bir şekilde gösterebilmesinde güç bulur.
Yaşamın ve düşsel dünyanın bir yansıması olarak değerlendirebileceğimiz sinemayı, İtalyan yönetmen Federico Fellini ise şöyle tanımlar: “Sinema, hayatı anlatmanın kutsal biçimidir.”
Dolayısıyla ‘hareketle düşünen sanatın’ olduğu gibi aktarılabilmesi, yönetmenin düşünsel imgelerinin bir yansıması halini alır. Bu noktada bizim aynada gördüklerimizin istenilen şekilde aktarılması ise, kamera arkasında bulunan o büyük ekibin doğru bir şekilde yönetilmesine bağlıdır.
Bu ay vizyona giren Pasolini filmi dolayısıyla ele aldığımız Yönetmenleri Anlatan Filmler dosyası, işte bu hareketli imgeleri beyazperdeye başarılı bir şekilde aktarabilen yönetmenleri anlatan filmlerden oluşuyor. Bu noktada belirtmek gerekir ki, usta yönetmenleri konu edinen birçok belgesel bulunmasına karşın, kurmaca alanında konu edinen çok da fazla örneğe rastlamıyoruz. Ancak gerek biyografik, gerekse otobiyografik öğeler barındıran filmlerin en başarılı örneklerini sizler için derledik.
İyi seyirler…
*Kaynak: Gilles Deleuze, Internet Encyclopedia of Philosophy
Pasolini (2014)
Sinema tarihinin en cesur yönetmenlerinden biri, edebiyat tarihinin en mazoşist eserinden esinlenerek film çekerse ne olur? Bireyin insancıl ve cani yönlerini sorgulayan ve yazdığı eserler dolayısıyla “sadist” kelimesinin türetilmesine sebebiyet veren Marquis de Sade, Bastille hapishanesinde yazdığı Salome’un 120 günü adlı eseriyle Pier Paolo Pasolini’yi oldukça etkilemiş olacak ki, kült yönetmen bu eserden aldığı ilhamla 1975 yılında Salo ya da Salome’un 120 Günü adlı filmini çekmişti. Lakin bu film, yönetmenin kariyerindeki son yapıtı olmuş, zira Pasolini 1975’in Kasım ayında, Roma’da öldürülmüştü.
Abel Ferrara’nın yönetmenliğini üstlendiği, Willem Dafoe’nin başrolünde oynadığı 2014 yapımı Pasolini, sinema tarihindeki bu önemli ismin hayattaki son zamanlarını ele alırken, politika ve sinema ekseninde dolanıyor ve henüz aydınlanamamış olan bir cinayete ışık tutmaya çalışıyor.
Hitchcock (2012)
Korku-gerilim filmlerinin üstadı Alfred Hitchcock; kurgu alanına getirdiği farklı tekniklerle sinemada öncü bir kimlik taşıyarak, zamanının çok ötesinde yapımlar sundu. Vizyona girdiği dönemde kapalı gişe oynayan Psycho filmi ise, Hitchcock’un bu tekniklerini konuşturarak gerçeklik duygusunu sonuna kadar yansıttığı filmlerden biriydi. “Ünlü duş sahnesi” olarak tarihe geçen bu plan, birçok açıdan çekilmiş ve böylece verdiği inandırıcılık ile izleyicilerin çığlıklar atmasına, hatta bayılmasına sebep olmuştu. 2012 yapımı Hitchcock filmi, işte böyle tarihe geçmiş bir yapımın çekimini ve yönetmeninin bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor. Film, kendisi de bir sinemacı olan eşiyle Hitchcock arasındaki iletişim üzerinden ilerlerken, Alfred Hitchcock’un zihinsel ve profesyonel dünyasına girmenizi sağlıyor.
Stephen Rebello’nun, “Alfred Hitchcock ve Psycho filminin yapım süreci” adlı kitabından beyazperdeye uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda ise, daha çok senarist kişiliğiyle tanıdığımız Sacha Gervasi bulunuyor. Terminal, Henry’s Crime gibi yapımların senaristliğini yapan Sacha Gervasi’nin ilk uzun metraj deneyimi olan Hitchcock, başarısını kuşkusuz ki ele aldığı konunun ilgi çekici yanıyla birlikte, deneyimli oyuncu kadrosuna da borçlu. Zira filmin oyuncu kadrosu Anthony Hopkins, Helen Mirren ve Scarlett Johansson gibi isimlerden oluşuyor.
Hitchcock’un hayatını konu edinen bir diğer film olan The Girl de, aynı yıl BBC Two ve HBO tarafından yapılmıştı. Ancak isminden de anlaşılacağı üzere The Girl, Hitchcock hakkında kapsamlı bir bilgi sunmaktan ziyade Tippi Hedren’e odaklanıyor. Yine de izlemek isteyenler için, filmin aynı zamnda The Birds filminin çekim aşamasını anlattığını belirtelim.
Buñuel y la mesa del rey Salomón (2001)
Sürrealist filmlerin usta yönetmeni Luis Buñuel ve kadim arkadaşları ressam Dali ile şair Federico Garcia Lorca’dan konusunu alan Buñuel y la mesa del rey Salomón (Bunuel ve Hz. Süleyman’ın Masasında), 20. yüzyıla damgasını vurmuş bu üç sanatçının “zaman sorunsalı” üzerine çıktıkları bir yolculuğu anlatıyor. Sanatçıların, gerçek hayatlarında da izini sürdükleri ve eserlerine de yansıttıkları zamanın arayışı, Osmanlı İmparatorluğu tarafından İspanya’ya getirilmiş bir masanın arayışı olarak karşımıza çıkıyor. Zira bu masayı bulan kişi; geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği görebilme yetisine sahip olacaktır.
Başta bir belgesel fikriyle yola çıkan, ancak Buñuel ve dostlarının hayatlarını anlatabilmek için kurgusal bir film çekme fikrine yönelen yönetmen Carlos Saura, bu filmiyle sürrealist sinemanın usta yönetmeni Luis Bunuel’e şapka çıkarırken, aynı zamanda kendi görsel şölenini de yansıtmaya çalışmış. Filmin; gerek müzikleri, gerekse başarılı görselliğiyle izlenmeye değer bir yapım olduğunu söyleyebiliriz.
American Rhapsody (2001)
Yönetmen Eva Gardos’un kendi yaşam hikayesinden esinlenerek yazdığı ve yönettiği An American Rhapsody, isminden de anlaşılacağı üzere gerçekleştirilmeye çalışılan Amerikan hayali üzerine kurulu bir yapıt. Macaristan’ın komünist rejiminden kaçıp Amerika’ya sığınan bir ailenin çocuğu olan Suzanne’in (Scarlett Johansson), Amerika’ya göç etmiş olan ailesiyle Los Angeles’ta yeniden buluşmasına odaklanan film, göçmen aileler ile çocukları arasındaki iletişim bariyerini konu alıyor.
Eva Gardos’un ilk yönetmenlik deneyimi olan film, kimi noktalarda yer verdiği Amerikan propagandası dolayısıyla dünya basınında eleştirilere uğramış olsa da, tarihi gerçekleri kendi yaşadıkları üzerinden dile getirmesi ve “aidiyetsizlik” duygusunu filmin senarist ve yönetmeni olarak hissettirebilmeyi başarabilmesi açısından izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunuyor.
Ed Wood (1994)
1980 yılında film eleştirmeni Harry Medved ve kardeşi Michael Medved tarafından yazılan The Golden Turkey Awards isimli kitapta gelmiş geçmiş en kötü yönetmen ödülüne “maruz kalan” Edward Davis Wood Junior, kimilerine göre başarılı bir yönetmen olarak görülse de, çoğunluk tarafından vasat bir yönetmen olarak değerlendiriliyor. İlginç hikayeler peşinde koşarken bunları düşük bütçeli filmler aracıyla yapmaya çalışması ve böylece komedi unsuru oluşturabilecek türlü yöntemlere başvurması ile tanınan Edward D. Wood’un bir hayranı olarak Tim Burton ise, yönetmenin hayatını ekrana yansıtırken, jenerikten çekim tekniklerine kadar Wood’la benzer ögeleri kullanarak ona şapka çıkarıyor.
Edward D. Wood, her ne kadar kötü bir yönetmen olarak anılıyor olsa da, Rudolph Grey’in kitabından uyarlanan ve Tim Burton tarafından yönetilen 1994 yapımı Ed Wood filmi için aynı şeyi söylemek neredeyse imkansız. Johnny Depp’in başrolünü üstlendiği film, Wood’un profesyonel hayatında yaşadığı “amatör çelişkileri” anlatırken, mizah ögeleri bol biyografik bir eser ortaya koyuyor.
Chaplin (1992)
Charlie Chaplin ya da Şarlo… Siz nasıl ifade ediyorsanız edin, onu anmamanızın imkanı yok. Melon şapkası ve sürekli elinde tuttuğu bastonuyla yarattığı tiplemeler onu her ne kadar komedinin ustası olarak görmemizi sağlasa da; İngiliz yönetmen, oyuncu ve yazar Charlie Chaplin’in hayatını anlatan bu filmde komedi unsurlarına çok da fazla yer yok. Zira, yarattığı mizansenlerle izleyicileri kahkahalara boğan ve döneminin çok ilerisinde bir tutum sergileyen Charlie Chaplin, hayatını zor şartlar altında geçirmişti. İşçi sınıfını anlattığı filmleri ile sinemada solcu bir yaklaşımı benimseyen Chaplin, fakirlik ve annesinin ruhsal dengesizlikleriyle mücadele etmişti.
Oyuncu, yönetmen ve yapımcı kişilikleriyle tanıdığımız Richard Attenborough’un, Charlie Chaplin’in otobiyografisinden ve David Robinson imzalı Chaplin biyografisinden uyarlayarak beyazperdeye aktardığı 1992 tarihli bu film, sinema ile ilgilenen herkesin izlemesi gereken bir yapım niteliği taşıyor ve dosyamızın “olmazsa olmaz” filmleri arasında yer alıyor.
All That Jazz (1979)
Bob Fosse’un kendi yaşam öyküsünden esinlenerek yazdığı ve yönettiği All That Jazz, müzikal filmler tarihinde bir başyapıt niteliği taşıyor. Dansçı, koreograf ve yönetmen karakterleriyle tanıdığımız ve 1972 yapımı Cabaret filminin de yönetmeni olan Bob Fosse, All That Jazz filmiyle bir müzikal drama ortaya koyarken, aynı zamanda otobiyografik bir eser de sunuyor.
Başrollerinde Roy Scheider, Jessica Lange, Anne Reinking ve Leland Palmer’ın yer aldığı film, 1980 yılında Cannes Film Festivali’nde Palme d’Or ödülüne layık görülmüştü. Günümüz müzikallerine de ilham vermiş olan ve dört Oscar ödülü bulunan film, yalnızca müzikal severlerin değil, sinemaya ilgi duyan herkesin izlemesi gereken yapımlar arasında bulunuyor.
La Nuit Américaine (1973)
İsmini gün ışığında gece çekimi yapabilmek için kullanılan bir ışıklandırma tekniğinden alan La Nuit Américaine, Fransız yönetmen François Truffaut’nun kamera arkasında yönetmen olduğu kadar, kamera önünde de oyuncu olarak yönetmeni canlandırdığı bir filmi konu alıyor. Je Vous Présente Pamela adlı filmin çekimleri esnasında yaşananları, oyuncular olduğu kadar setin her bir çalışanını da ekrana getirerek aktaran film, bir nevi film içinde film sunuyor.
Fransız Yeni Dalga sinemasının kurucu isimlerinden olan ve sinema serüvenine “Cahiers du Cinéma” adlı dergide eleştirmenlik yaparak başlayan François Truffaut, bu filmiyle bir nevi yönetmenlik hayatına geçtikten sonra kazandığı deneyimleri anlatıyor. 1975 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a da layık görülen film, Fransız Yeni Dalga sinemasının başyapıtları arasında yer alıyor.
8½ (1963)
“Sanat tamamıyla otobiyografiktir. İnci, istridyenin otobiyografisidir.”
İyi bir filmin nasıl yapılacağı hakkında film yapımcılarına öğüt verirken, “Kendiniz hakkında film yapın” şeklinde basit ve net bir ifadede bulunan Fellini, bir sanatçının üretirken kendi bildiklerini ifade etmesi gerektiğini düşünüyordu. “İnançlarınız, deneyimleriniz, umutlarınız, hayalleriniz, korkularınız ve duygularınız… Eğer bunlar hakkında film yaparsanız, insanlar ne anlattığınızı anlamakla kalmayacak, onlarla kendisi arasında bir bağ da kuracak.”
8½, Fellini’nin otobiyografik esintiler taşıyan ilk yapımı değildi; ancak bu filmi önemli kılan, yeni projesini hayata geçirmeye çalışırken “yazar tıkanması” olarak adlandırabileceğimiz bir süreç yaşayan Guido Anselmi adındaki yönetmeni anlatması. Ailesini, hayatındaki kadınları ve fantezilerini anlatırken projesine yoğunlaşma çabasını gözler önüne seren bu eserle Fellini, Marcello Mastroianni’nin hayat verdiği yönetmen karakteriyle otobiyografik portresini çizmekle kalmadı, aynı zamanda ortaya büyüleyici bir sinematografi de sundu. Öyle ki 8½, günümüz yönetmenlerinin etkilendiği filmler listesinde çoğunlukla ilk üçte bulunuyor ve gelmiş geçmiş en iyi filmler listesinde yer alıyor.
Gubse Tokgöz
44 yazı · İstanbul’da doğdu, küçük yaşta denize bağımlı oldu. Balıkçılar gerçekçi, balıklarsa hayalperest tarafını geliştirdi. Gazetecilik okuyup, sinemaya merak salarak iki tarafını da tatmin etmeye çalıştı. Hayatını okuyarak, yazarak ve fotoğraf çekerek geçiriyor. Bunların yanında şarap ve peyniri de bulunca inanılmaz mutlu olup “Bir de Stan Getz çalsan şairane olacak” diyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →