Yeni Yıl Üçlemesi – 10 Yaşlanma Filmi!
Yeni yılın ilk gününü geride bıraktık. İlk gün belki akşamdan kalma olarak geçirdik belki de diğer günlerden hiçbir farkı yoktu diye düşünerek. Fakat her ne olursa olsun üzerimizde anlamadığımız bir yük ile geçti ilk gün. Belki zihin yorgunluğu belki de kafa yorgunluğu, bizi yıprattı. Dışarıdaki soğuk havaya karşı sıcak evde otursak da soğukluğu içimizde hissettik. Yaşanmışlıklara veda ettik ve yeni gelecek olan günleri kucaklamaya hazırlandık. İlk günün huzursuzluğuna ben de huzursuzluk katmak için size dün depresyon filmlerini sıralamıştım. Yılın ilk gününü, kutlamaları, ışıkları, eğlenceleri geride bırakarak yatakta, battaniye altında geçirmek için ve depresyonu başka hayatlar ile paylaşarak bünyemizden atmak için ilk günün listesini hazırlamıştım; şimdi sırada yılın ikinci günü listesinde!
Yıl 2016 oldu! Ne ara oldu? Ne çabuk geçti zaman? Zaman denilen kolumuza bir kelepçe gibi taktığımız ve onsuz yaşayamadığımız bu soyutsallık bazen geçmek bilmezken ne çabukta avucumuzdan akıp gitti. Yaşlandık. Bir yaş daha yaşlandık. İşte yılın son günü heyecanı ve ilk günün depresifliği geçtikten sonra gerçek yüzümüze tokat gibi çattı, yaşlandık! O yüzden yeni yılın üçlemesi olarak size sunduğum listelerin ikincisinin teması bu tokat, yaşlanmak, gençliği geride bırakmak! Bu ikinci listedeki filmleri evinizde tatil gününde hayatı sorgularken izlemeniz için size sunuyorum. Boşverin 2016’dan doğum tarihinizi çıkararak sayısal bir değeri bulmayı. Ruhumuzdaki o durulmayı hepimiz biliyoruz, gelin bu hepimizin bildiği sırrı filmler ile açığa çıkaralım ve yeni yılın bize getirdiği ikinci duyguyu yaşlanmayı ekranda yaşayalım!
Yeni Yıl Üçlemesi – 10 Yaşlanma Filmi!
Make Way for Tomorrow (1937)

Yaşamlarının son anlarında ayrılan iki kişi, iki sevgili, iki hayat arkadaşı. Bunun örneğini son yıllarda Strange Love filminde de görmüştük fakat Make Way for Tomorrow bir nebze de olsa farklı bir yerde duruyor. İki yaşlı çift banka tarafından evlerine el konulunca çocuklarının yanlarında kalmaya başlıyorlar. Fakat iki çocuğu sadece birini kabul ediyor ve çiftimiz ayrılıyor. Bu yaşlılığın getirdiği mecbur kalma ve bu mecbur kalmanın getirdiği naiflik film ve oyuncular tarafından mükemmele yakın bir seviyede aktarılıyor seyirciye. Yaşlılık ve yaşlılıkta yalnız kalmak sizin için yeni yılın hatırlattıklarındansa bu filmi tavsiye ediyorum!
Ikiru (1952)

Akira Kurosawa’nın 52 yapımı unutulmaz filmi Ikiru. Filmde koca bir çarkın anlamsız dişlisi olan bir adam ile karşı karşıya kalıyoruz. Çoğumuz gibi yaptığı işin ne işe yaradığını bilmeden her gün aynı masaya yolculuk eden ve o masada hayatı boyunca hiç izin almadan çalışmış bir adamın hayatına giriyoruz. Yaptığı bürokratik işten şikayet etmeyen çünkü başka çaresi, düşüncesi olmayan adam kanser olduğunu öğrendiği anda işini bırakıyor! Oğlu ile yakınlaşmaya ve geçmişe dönerek oğlu ile mutlu anlarını hatırlamaya başlıyor. Her daim yaşamak istercesine, yaşamın adı yerine oğlunun adını sayıklıyor. Kendine dünyevi bir amaç edinse de hepimizin sonu onu da buluyor fakat bu son Kurosawa’nın elinden şiir gibi çıkıyor.
Umberto D.(1952)

Bir Cesare Zavattini ve Vittorio De Sica buluşmasıyla daha karşı karşıyayız. Bu sefer odak noktalarında emekli bir devlet memuru olan Umberto var. Umberto savaş sonrası Roma’da yaşamaya çabalayan eski bir devlet memurudur. Aldığı emekli maaşıyla, bir hostel odasında hayatta kalmaya, yaşamını sürdürmeye çabalar. Ev sahibinin aşağılamalarına her gün itiraz etmeden katlanır çünkü başka çaresi yoktur. Yaşlanmıştır çalışamıyordur, aldığı maaş hiçbir şey için yeterli değildir. Tüm bunların karanlığında Umberto intihar etmeyi kafasına koyar fakat bu düşüncesinin önüne hayatındaki tek önemli şey köpeği geçer. Köpeği kayıptır ve eğer başıboş bulunursa öldürülecektir!
Tokyo Story (1953)

Batılılaşan bir Japonya. Yaşlı bir çift. Çocuk özlemi. İşte bunlar sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olan Tokyo Story’nin ana başlıklarından bazıları. Yaşlı bir çift yaşadıkları kırsalda, ‘modern dünyadan uzakta’ bir yolculuğa çıkmaya karar verirler. Tokyo’ya uzanan, çocuklarını ziyaret etme yolculuğu bu kararla beraber başlar. Yaşlı çift Tokyo’ya geldiklerinde ise çocuklarının ilgisi yerine yok sayması ile karşılaşırlar ve büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar. Yaşlılığın verdiği her gün son gün hissi içerisinde çocuklarına yakınlaşmaya çabalasalar da işe yaramayacak çocuklarını onlara yaklaştırması gereken olay henüz gerçekleşmemiştir.
Wild Strawberries (1957)

İsveçli yönetmen Bergman’ın 57 yapımı şaheseri Wild Strawberries! Filmde fahri profesör ünvanını almak için evinden yolculuğa başlayan bir adamın hikayesi anlatılıyor. Ne eşine kavuşmak için ya da onunla zor anda kaldığı bir yolculuk bu ne de çocuklarının hasreti için bir yolculuk. Tamamen gerçekçi ve göz ardı edilen bir yolculuk, yalnız yaşlı bir adamın kendini adadığı düşünsel dünyası için bir yolculuk. Fakat profesör bu yolculukta büyüdüğü eve gidiyor ve tüm geçmişi, rüyaları, anıları, çocukluğu onun peşinden bu yolculukta geliyor! Yaşlılıkta geçmişi hatırlamak belleğin keşfedilmeyi bekleyen kuyularına inme Bergman’ın bu filmi!
The Leopard (1963)

Tek bayrak altında birleşmeye çabalayan İtalya ve artık bu zorlu, yıpratıcı sürecin son zamanları. Kralın olmadığı, sınıfın olmadığı bir aşama? Elbette bu aşama, toprak reformu ve birçok denge getirme çabası elinde herkesten fazla olanları rahatsız ediyor. Aristokratların ellerindeki gücü, serveti, toprağı kaybedip etmeyecekleri belirsizliği insanları yiyip bitirmeye başlıyor. The Leopard’da da işte tam bu nokta işleniyor. Aristokrat yaşlı bir adamın artık kendi yaşlılığı dışında alıştığı ve sahip olduğu hayatın da yaşlanmış ve elinen kayıp ölüme doğru yola çıkması ele alınıyor.
Still Life (1974)

İran sinemasının önemli yapıtlarından biri Tabiate bijan. Yaşlı bir çiftin hayatına yasak bir şekilde gözlerimiz sokuluyor bu filmde. Filmde müziğe dair bir şey olmaması ve yaşlı çiftin günlük ritüel eylemlerini yerine getirmesi filmi kurgusal ve kamerasal boyutundan çıkarıp realiteye ve bir pencereye indiriyor. Taşrada yaşayan yaşlı bir çiftin günlük hayatlarına indirgenen yaşam, bu taşra kasabasında tüm sakinliği ve aynılığı ile akıp gidiyor. Yaşlılığın getirdiği artık hayattan yeni bir şey gelmesinin beklenmemesi filmin atmosferine şairenelik katıyor.
Strangers in Good Company (1990)

Bir grup kadın ve bir doğa. Otobüsleri yolda bozulunca doğa ile gece ve gündüz baş başa kalan kadınlar. Yaşları 20li yaşlardan 70e kadar farklı farklı olan bir grup. Filmde realite ve kurgu birbirine giriyor çünkü kadınlar doğada yapayalnız kaldıklarında birbirlerine sarılıyorlar ve deneyimler, hayat hikayeleri ve daha neler neler konuşulmaya başlıyor. Fakat filmde bu konuşmalar kurgusal olmaktan çıkıp spontane gelişmeye başlıyor. Eğer bu spontanelik içerisinde de oyunculardan bir tutam benlik varsa işte bu iki dünya arasında bir yer meydana geliyor. Yaşlılık dile geliyor ve hayat akıp giderken elde kalan anlatılan anılar oluyor.
The Straight Story (1999)

David Lynch gözünden bir yaşlılık, aile bağı ve inat filmi. Lynchvari tüm görsellikleri, renkleri ve duyguları barındıran filmde Alvin’in hayatına yolculuk yapıyoruz. Alvin kızıyla beraber küçük bir yerde yaşam mücadelesi vermektedir. Bu mücadele Alvin’in hastalığı ve tek başına çoğu şeyi yapamaması ile beraber yaşlılık huysuzluğunun dozunu arttırmaktadır. Fakat bir gün abisinin kalp krizi geçirdiğini öğrenen Alvin, yaşlılığın ölüme eşit olmadığını ve hala hayatta iken aile bağını tekrar hissetmeyi amaçlar ve abisine kavuşmak için çim biçme makinesi ile uzun bir yolculuğa çıkar.
Amour (2012)

Haneke imzası taşıyan Amour, herkesi içsel bir sorgulama sürecine sokacak bir film. Yaşlılık ve aşk aynı potada erirse fakat bu işlemin içerisine acı, hastalık ve bağlılık da girerse; tam bir çıkmaza dönüşmez mi sorusuna şairane ve gerçekçi bir yolculuk Amour! İki yaşlı çift artık baş başa kalmış olmanın getirdiği huzur ve rutin içerisinde hayatlarını sürdürürken, kadının bir anda felç geçirmesi adamın bağlılığını ve aşkını sınayacaktır. Sevdiğinin acı çekmesi mi üzücü yoksa senin acı çekmen mi sinir bozucu? Peki bu soruya bir de beraber yaşlandığın kişi perspektifinden sorsam?
Osman Karakülah
290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →