· 13 dk okuma

Ustaların Ustası Atıf Yılmaz

Ustaların Ustası Atıf Yılmaz

Ahh Güzel İstanbul, Selvi Boylum Al Yazmalım, Bir Yudum Sevgi, Mine, Dolap Beygiri, Şekerpare, Asiye Nasıl Kurtulur, Adı Vasfiye, Arkadaşım Şeytan, Hayallerim Aşkım ve Sen, Gece Melek ve Bizim Çocuklar…

Bunlar Atıf Yılmaz deyince ilk akla gelen filmler. Ama sözünü ettiğimiz kişi 80 yıllık ömrüne 150’den fazla filmi sığdırmış biri olunca elbette onu anlatmaya yetmiyor. 1950 yılında Semih Evin’in asistanı olarak başladığı 55 yıllık sinema hayatında hep bir arayışın peşine düşmüş Atıf Yılmaz. Zamanın sesine kulak vermiş, onun ruhuna uygun filmler çekmek için uğraşmış her daim. Yeri geldiğinde Ayşecik, Şöfor Nebahat gibi oldukça popüler filmler yapmış ama yeri geldiğinde de Bir Yudum Sevgi ile işçilerin hayatlarına bakmış; Arkadaşım Şeytan ile modern Mephistophelesleri eleştirmiş; Mine, Asiye Nasıl Kurtulur ve daha nicesiyle kadınların dünyasını anlamaya çalışmış; Gece Melek ve Bizim Çocuklar ile Beyoğlu’nun karanlık sokaklarına dalmıştır. Her denemesinde de o türün en iyi örneklerine imza atmış, ama “oldum” demeden başka yollara düşmüş, başka dünyların sesine kulak kabartmış.

Bu arayışın kökleri ilk gençlik yıllarına kadar uzanıyor Atıf Yılmaz’ın. Küçüklüğünde çeşitli müzik aletlerine ilgili duyan, ortaokulda rejisör lakabı ile anılan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine devam ederken bir yandan da Nuri İyem’in atölyesinde resim dersleri alan Yılmaz, Tavanarası Ressamları grubuna katılıyor. Ömer Lütfi Akad ve Sezer Sezin ile yakınlık kurarak sinema ile daha sıkı bağlar kurmaya başlıyor. Edebiyatın güçlü kalemleri ile de oldukça sıkı bağları var. İlerleyen dönemlerde sinemasına yansıyan arayışın kökenlerinde, ilk gençliğinde beslendiği farklı kaynakların da etkisi olduğu muhakkak.

Fakat Yılmaz sadece farklı kanallardan beslenip iyi ürünler ortaya koymakla yetinmiyor, Türkiye sinema tarihine geçmiş birçok değerli yönetmenin de yetişmesinde önemli katkılarda bulunuyor. Yılmaz Güney, Halit Refiğ, Şerif Gören, Zeki Ökten, Ali Özgentürk, Ertem Görenç gibi usta yönetmenlerin hepsi ilk asistanlıklarını Atıf Yılmaz’ın yanında yapıyorlar. Yılmaz bir röportajında çok bilinçli bir tercihle olmasa da yanında çalışacak kişileri seçerken sinemaya yeni bir şeyler katabilecek, sinemanın ruhundan beslenecek kişileri seçemeye özen gösterdiğini söylüyor ve bu içgüdü sayesinde ustaların ustasına dönüşmüştür.

Arayışların Yönetmeni

Melodramlar

Her zaman yeni arayışların peşine düşen Atıf Yılmaz sinema hayatına ilk önce melodramlarla başlıyor. Melodrdam çekerken çoğunlukla dönemin popüler romanlarından besleniyor. Bu alanda yaptığı çalışmalardan en çok ses getireni ise Hıçkırık (1953) filmi oluyor. Hıçkırık’ın yakaladığı başarının ardından o dönem Türkiye sinemasında popüler roman uyarlamalarında büyük bir patlama yaşanıyor.

Sonrasında ise edebiyat ile daha gerçek bağlar kurmaya başlıyor Atıf Yılmaz. Kemal Tahir ve Yaşar Kemal ile yakın dostluklar kuruyor, bir çok filmde birlikte çalışıyor. Yaşar Kemal’in senaryosunu yazdığı, yönetmen koltuğuna ise Yılmaz’ın oturduğu beş yapıt ortaya koyuyorlar birlikte. Yaşar Kemal ile yaptığı Alageyik (1959), Karacaoğlanın Karasevdası (1959); Kemal Tahir’in senaryosuna dayandırdığı Suçlu (1960) gibi yapıtlar ne yazık ki sinema tarihimizde o kadar derin izler bırakamamıştır. Atıf Yılmaz’ın edebiyat uyarlamalarından en başarılısı ve en çok ses getireni kuşkusuz ismi yönetmenini aşan Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) olmuştur. Cengiz Aytmatov’un romanından beyaz perdeye uyarlanan eser, dünyada da ses getiren bu kitabın en başarılı uyarlamarından biri olmuş ve Türk sinemasının başyapıtlarından birine dönüşmüştür. Film aynı zamanda Yeşilçam’da çokça örneğine rastlanılan melodramlar içinde en başarılısı, en inceliklisidir. 70li yıllarda yavaş yavaş belirli bir çizgiyi tutturan Yılmaz’ın usta eserlerinden biri olan Selvi Boylum Al Yazmalım için Halit Refiğ “… sözü ile özü arasındaki çelişki, yani aslında emeği değil sevgiyi yüceltmesi bir yana bırakılırsa, Türk sinemasının vardığı belli bir anlatım ustalığının örneği olması bakımından yabana atılamayacak bir film(dir)” der.

Ulusal Sinema Tartışmaları

Atıf Yılmaz, 1965’li yıllarda sinema dünyasında büyük etki yaratmış ulusal sinema tartışmalarına da katılır. Bu tartışma ekseninden dile getirilen iki görüş vardır. Birincisi dünya sinemasında iyi örnekleri takip ederek bunlardan hareketle film çekmek gerektiğini savunan görüş, diğeri ise ulusal değerlere dayanan filmler yapmak gerektiğini savunan görüştür. Atıf Yılmaz ise evrenselliğe ancak yerel değerlerin üzerine basılarak ulaşılabilineceğini savunur. Fellini’yi Fellini, Bergman’ı Bergman yapan, evrenselliğe ulaşmalarını sağlayan şey içinden çıktıkları kültürü yadsımadan, o kültürün öğelerini içinde barındıran filmler yapmalarından ileri geldiğini söyler. Her ne kadar sinema teknolojisi bir ülkeden bir ülkeye aktarılabilen bir şey olsa da, o ülkenin kültürel birikimi başka bir şeye aktarılamaz. Tam da bu sebepten ötürü yereli es geçerek evrenselliğe ulaşmaya çalışan eserler, kültürel alt yapısı boş, yapay taklitçilikten öteye gidemezler. Bu düşünsel merkezden hareket eden Yılmaz, bu toprakların düşünsel ve sanatsal değerlerinden beslenen filmler yapmak için uğrar verir. Örneğin Yedi Kocalı Hürmüz (1971) filminde minyatürün biçimsel özelliklerini sinema diline yansıtmaya çalışır. Fakat sonrasında Atıf Yılmaz’ın kendisi de bunun çok da başarılı bir deneme olmadığını kabul eder.

Kasaba Filmleri

Kasaba da, Atıf Yılmaz’ın filmlerinde rol oynayan önemli bir öğedir. Kasabayı seçmesinin sebebinin ise ne köye ne de şehre ait olamayan insanların sıkışmışlığı ve kimlik arayışları olduğu söylüyor. Kasaba, şehir gibi kimsenin kimseye değmediği, herkesin herkesten bihaber olduğu bir yer değildir. Köy gibi herkesin hayatına müdahale eden, örfün ve geleneğin mutlak belirleyiciliğinde de değildir. Aradadır. Bu aradalık çelişkileri ve yeni arayışları da beraberinde getirir. Bu da olayları dramatize ederek beyaz perdeye aktarmaya olanak tanır. Yılmaz’ı kasaba gerçekliğini anlamaya ve anlatmaya yönelten şey temelde bu bakıştır. Kasabanın ve kasaba hayatının filmin önemli öğelerinden biri olduğu filmlerin en dikkate değer olanlarından biri 1962 tarihli Mine’dir.

Mine tüm kasabanın bakışlarını üzerinde toplayan güzel bir kadındır. Kasabada sıkıcı ve birbirini tekrar eden günler geçirmektedir. Bir yandan da oraya ait hissetmez kendini. Sevmediği, iletişim kuramadığı, düz ve ilkel bir kocası vardır. O ise kitap okuyarak beslediği iç dünyasında yaşar, kocasının zoru ile katıldığı buluşmalara zoraki iştirak eder. Mine ne kasabaya aittir ne de kasabada tek başına yaşayan ve direngen bir figür olarak çizilen Perihan öğretmen gibi olabilmektedir. Aradır o, direnişi sessiz bir direniştir. Fakat kasabanın baskıyı arttırması, Perihan’ın ağabeyinin kasabaya gelişi ve Mine ile kurduğu farklı ilişki, Mine’nin sessiz direnişinin biçimini kaçınılmaz bir biçimde değiştirecektir. Fakat bu farklılaşmanın aktörü Cihan Ünal’ın hayat verdiği büyük şehirden gelen entel/aydın erkek karakter değil, Mine’nin ta kendisidir. Mine filmi, daha sonra sıkça “Atıf Yılmaz’ın kadın filmleri” olarak anılacak filmlerin ilk örneğidir. Elbette kadınlara bakışının kökleri önceki filmlerinde de mevcuttur fakat Mine ile bu bakış boyut atlamıştır. Mine, aşılılagelmiş Yeşilçam karakterlerinden farklı olarak cinselliği ile hayat bulmuştur. Mine rolünü Türkan Şoray’ın oynaması da filmi ayrıca etkileyici kılmıştır. Türkan Şoray daha önce görmediğimiz bir oyunculukla çıkmıştır sahneye.

Gecekondu Yaşamı

Atıf Yılmaz’ın bir dönem ise kamerasını büyük kentin varoşlarına, gecekondu mahallelerine çevirir. 70lerde Türkiye’de dikkate değer sosyolojik bir dönüşüm gerçekleşmektedir. İnsanlar, okumak ve iş bulmak umuduyla köylerden, küçük şehirlerden büyük kentlere göç etmektedir. Bu göç ve göçün yarattığı toplumsal ve psikolojik etkiler Yılmaz’ın odağını oluşturmaya başlar. Büyük kentler, göçle kente gelenlere bağrını öyle kolay açmaz. Hem ekonomik hem de kültürel bir uçurum vardır arada. Öyle olunca göç edenler kendilerine kolay kolay yer bulamaz, kentlerin kıyılarına, çeperlerine yerleşmeye başlarlar. Fakat burada da köylerinden, küçük şehirlerinden getirdikleri kültürü sürdürmeleri mümkün olamaz çünkü Türkiye’nin çok farklı kentlerinde, başka başka kültürlerle yetişmiş insanların toplaşma yeridir varoşlar. Bu kültürler yer yer çatışarak, yer yer kaynaşarak arabesk denilen farklı bir kültürü ortaya çıkarır. Kent içine alamadığı/almadığı insanlar, tepkilerini ya solculaşıp bir direnç kültürü oluşturarak ya da pasifleştiren, acıyı kutsayan arabesk kültür ile ifade ederler. Ne yazık ki esas etkili olan sol değil, arabesk olagelmiştir. Bu da Yeşilçam için bulunmaz bir velinimettir. Bu kültür kendi müziğini de üretir. Gecekondulara ulaşmanın tek aracı minibüsler olduğu için minibüs müziği olarak da anılan arabesk şarkılar ve şarkıcılar Yeşilçam’da boy göstermeye başlar. Atıf Yılmaz ise aynı konuya farklı açılardan yaklaşmayı tercih eder. Ona göre varoşlar, kasabaya göre sıkışmışlığın ve kimlik arayışının çok daha yoğun ve sert bir şekilde yaşandığı yerlerdir ve sinema için zengin öğeler içerir. Atıf Yılmaz’ın bu tema çerçevesinde yaptığın filmlerin en önemlilerinden biri 1984 tarihli Bir Yudum Sevgi filmidir.

Bir Yudum Sevgi, Mine ile başlayan ve kadınların hayatına odaklanan filmlerin devamı niteliğindedir. Baş karakterimiz Aygül dört çocuğu ile birlikte gecekondu mahallesinde yaşayan güzel bir kadındır. Hayat doludur. Cinsellik hayatında önemli bir yer tutar. Fakat silik bir tip olan kocası Cuma, onu ne ekonomik, ne sosyal ne de cinsel açıdan doyurabilecek biridir. Cuma, işsizdir. İş bulabilecek ve ailesinin sorumluluğunu alabilecek bir dirayete sahip değildir. Ama Aygül kaderine razı gelip oturacak kişilikte biri değildir; dik başlıdır. Kendisi ve çocukları için hayatın akışına müdahale eder. Önce, fabrikada çalışan Cemal aracılığı ile iş bulur. Cemal de evlidir. Geleneklere, dine, batıl inançlara bağlı bir karısı vardır. O da evinde, ailesiyle mutlu değildir. Aygül, Cemal’in karısının zıddıdır. Hurafelere bel bağlamak yerine, şikayetçi olduğu şeyleri değiştirmek için eyleme geçer. Ekonomik gücünü kazanması ona belli bir özgürlük alanı kazandırır. Bu da hayatının kontrolünü eline daha fazla alabilmesine olanak tanır. Bir Yudum Sevgi, karşımıza yine güçlü bir kadın figürü çıkarır. Ama bu kadın, örneğin Ömer Lütfi Akad’ın Gelin, Düğün, Diyet üçlemesindeki kadınlardan farklıdır. Üçlemedeki kadınlar da güçlü figürlerdir fakat hayatlarında cinselliğe yer yoktur. Aygül ise cinsel yönünü yok saymadan, cinselliği için de verir mücadelesini. Film, varoşlardaki yaşamı, değişen koşullarla birlikte kadının toplum için değişen rollerini, işçilerin yaşamlarını güzel bir şekilde anlatır. Müzikler de filmi ayrı güzel kılar.

adı vasfiye - filmloverss

80 Sonrası, Kadınlar ve Atıf Yılmaz

Mine, Bir Yudum Sevgi gibi filmlerle başlayan ve kadınların yaşadığı dönüşümleri odağına alan filmer 80lerin ikinci yarısına kadar Atıf Yılmaz’ın filmografisindeki ağırlığını sürdürür. Yılmaz ardı ardına Adı Vasfiye (1985), Ahh Belinda (1986) ve Asiye Nasıl Kurtulur (1987) filmlerini çeker.

Yeşilçam’da alışılagelmişin dışında bir anlamda daha gerçek kişiler olarak peyazperdeye taşınmasında Atıf Yılmaz’ın içinde bulunduğu entellektüel / feminist ortamında etkisi vardır. Başta eşi Deniz Türkali olmak üzere sürekli olarak kadın meselesine kafa yoran bir ortamın içindedir Yılmaz ve bu çevreden bir hayli beslenir. Darbeden sonra sol / sosyalist akımların geri çekilmesi ve kimlik mücadelesi veren yapıların, özellikle feministlerin muhalif alanda daha etkin hale gelmeye başlaması da bu ortamı besleyen önemli etkenlerdendir. Fakat yalnızca bu etkenler söz konusu değildir. Bu konuda verdiği bir röportajında kadın filmleri yapmasının altında yatan nedenin kadınların, erkeklere göre daha zorlu hayatlar yaşadığı, değişen ekonomik ve toplumsal koşullar ile birlikte kadının hayattaki yerinin de değişmeye başladığını söyler. Bir yanda dinin, geleneğin ve toplumsal yaşamın kadına dayattığı roller, bir yanda ise modernleşen hayatta kadınların iş hayatında giderek daha fazla yer alması ve yasaların kadına tanıdığı haklar kadınlar için bir çelişiki ve değişimi yanında getirir. Bu da kadınların yoğun bir kimlik arayışı demektir. Erkekler için ise benzer bir durum söz konusu değildir. Kadınların yaşadığı bu arada kalmışlık ve arayış Atıf Yılmaz için oldukça verimli bir çalışma alanı demektir. Bu yaklaşım Yılmaz’ın kasabaya ve varoşlara bakışını da anımsatır.

Adı Vasfiye bu alanda çekilmiş en güzel filmlerden biridir. Yazmak konusunda çeşitli sıkıntılar yaşayan genç bir yazar arkadaşının tavsiyesi üzerine afişte gördüğü pavyonda çalışan bir şarkısının peşine düşer. Kim olduğunu, neler yaşadığını, nesıl şarkıcı olduğunu öğrenmek ister. Ama karşısında şarkıcıyı değil, gerçek adının Vasfiye olduğunu öğrendiği kadına dair hikayeleri olan dört farklı adamı bulur. Hepsinin başka bir yaşanmışlığı vardır Vasfiye ile. Kiminin çocukluk aşkıdır, kiminin karısı. Hepsi farklı bir şekilde, kendi gözünden anlatır onu. Adının Vasfiye olması ve hiçbirinin onu unutamaması dışında ortaklaştıkları bir nokta yoktur neredeyse. Yazarın kafası karışmıştır; kimdir bu Vasfiye? Film bu sorunun cevabını vermez. Bir gerçeklik sunmaz izleyene. Aksine gerçek ve fantazi birbirine birbirine karışır. Kadının varlığını değil, hayatına giren her erkeğin onu kendi fantazisine göre biçimlendirme çabasını ve kadının varolamayışını görürüz. Filmin başrolünde ise o Atıf Yılmaz’ın o dönemki filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Müjde Ar vardır.

Ahh Belinda ise Adı Vasfiye’den (1986) bir yıl sonra çekilir. Başrolde yine Müjde Ar vardır. Film lüks bir hayat süren Serap isimli güzel bir oyuncunun bir şampuan reklamında oynaması ile başlar. Reklamda orta halli bir memur ailesinin annesini canlandırır. İki çocuğu vardır. Bir yandan evi çekip çevirir, bir yandan da bakımlı ve çekici olmaya özen gösterir. İdealdeki kadındır. Fakat ansızın hikaye gerçeğe dönüşür ve kadın reklamda canladırdığı karakterin hayatına hapsolur. O artık Naciye’dir. Reklam camiasında tanıdığı kimse onu tanımaz ve dalga geçmeye başlarlar. Bu bir kabus mudur yoksa Serap, Naciye’nin fantazisi midir? Burada da Adı Vasfiye’de olduğu gibi düş ve gerçek birbirine girer. Bu sorulan cevabı izleyiciye verilmez. Fakat izleyiciyi kafasında bir yığın soru ile Serap ve Naciye’nin hayatları üzerine düşünmeye sevk eder. Aynı zamanda reklamlarda, filmlerde yaratılan ideal kadın imajının ciddi bir eleştirisidir. Daha sonra Arkadaşım Şeytan (1988) ile doruk noktasına ulaşacak olan Atıf Yılmaz’ın fanstastik filmlerinden biridir.

Aynı yıl Asiye Nasıl Kurtulur? (1986) gelir. Atıf Yılmaz’ın “kadın filmleri”nin içinde en etkileyici ve en başarılısıdır. Yılmaz’ın ilk önce Keşanlı Ali Destanı ile denediği epik filmlerinin en iyi öerneğidir. Vasıf Öngören’in aynı adlı eserine dayanan Barış Pirhasan’ın kaleminden çıkan güçlü bir senaryosu vardır. Ayrıca geniş oyuncu kadrosu dikkate değerdir. Ele aldığı konuyu tatışmalı bir şekilde işler. Filmin oyuncuları da bu tartışmaya dahil olur, kendi fikirlerini söyler. Film, müzikal bir havada ilerler. Başrolde yine Müjde Ar vardır. Asiye Nasıl Kurtulur? geneleve “düşen” genç ve güzel bir kadının hayat hikayesini irdeler. Asiye için acaba başka bir yol mümkün müdür? Yoksa bu kaçınılmaz bir son mudur? Bu çatışma genelevde çalışan kadınlar ve ahlakçı bir devlet görevlisi arasında geçen tartışmalarla irdelenir. Ortaya oldukça etkileyici ve o döneme kadar peyazperdede pek görülmemiş bir hikaye çıkar. Asiye Nasıl Kurtulur? öncesinde Türkiye sinemasında bu tarz bir hikayeye pek rastlanılmaz. Genelevde çalışan kadınlar basmakalıp bir şekilde “kötü kadın” “düşmüş” kadın olarak yansıtılır. Atıf Yılmaz ise bu filminde onların gerçekliğine değmeye ve onlara yeni bir gözle bakmaya çalışır. Başka hayatlara daha yakında bakma, onların gerçekliğini beyazperdeye aktarma çabası 1994 yılında çektiği Gece, Melek ve Bizim Çocuklar filmi ile devam eder. Bu film Beyoğlu’nun arkada sokaklarını olduğu gibi anlatmaya çalışan, eşcinselleri, trans bireyleri yaşantıları ile gerçek bireyler olarak beyaz perdeye aktarmaya çalışan Türk sinema tarihindeki ilk filmdir.

Hayallerim Aşkım ve Sen - filmloerss

Bir Beyoğlu Düşü: Hayallerim Aşkım ve Sen

Hayallerim, Aşkım ve Sen (1987) Atıf Yılmaz’ın usta işi filmlerinden biridir. Gerçek bir sinema aşığının sinema aşığı genç bir adamı anlattığı bu özel film hem Yeşilçam’daki basmakalıp kadın imajına hem de sinema dünyasının yapmacıklı, kar odaklı dünyasına incelikli bir eleştiri niteliğindedir.

Coşkun yetimhanede büyüyen genç bir adamdır. En büyük hayali, çocuğunu kaybetmiş acılar içindeki bir anneyi anlatan bir filmde başrolü oynayan ünlü oyuncu Derya Altınay ile tanışmaktır. Derya Altınay, yetimhaneyi ziyarete gelmiş ve o andan itibaren Coşkun’un tüm hayalini dolduran bir ideale dönüşmüştür. Aşkı, cinselliği onun filmleriyle öğrenir. Anne ve kadın imajı Derya Altınay ile vücut bulur. Derya Altınay rolünde ise Türk sinemasının vazgeçilmez oyuncusu, idolü Türkan Şoray vardır. Türkan Şoray’ın gerçek hayatta canlandırdığı karakterler filmdeki karakterlere esin kaynağı olmuştur. İdeal anne Nuran ve cinselliğin simgesi Melek, Coşkun’un yalnızlığında sığındığı fantazilerini süsleyen iki önemli figürdür.

Coşkun’un en büyük hayali Derya Altınay ile tanışmaktır. Sürekli onun için senaryolar yazmaya çalışır. Fakat kafasından Nuran ve Melek imgelerini atamaz bir türlü. Tüm senaryolarında ya Nuran ya Melek vardır. Bu ise kısırlığı getirir. Bir gün dert ortağı, hocası Hayati Bey’in yüreklendirmesi ile Derya Altınay’ın evine gider. İşi sinema ansiklopedisi satmaktır ve ansiklopedi satma bahanesiyle Derya Altınay’ın kapısını çalar. Ona yetişemez ama yetimhanede çocukluk aşkı olan ve Derya Altınay tarafından evlatlık edinilen Rukiye sayesinde hayalindeki kadının evine girip çıkmaya başlar. Derya Altınay genç adamın yoğun ilgisinde hoşlanır ve senaryosunu okumak istediğini söyler. Hocası Hayati’nin desteği ile hayatının senaryosunu yazmaya koyulur Coşkun. Bu bir Beyoğlu hikayesidir. Derya Altınay ise tüm klişlerden uzak dupduru bir kadını canlandırır. Kadının ve Beyoğlu’nun hikayesi birbirine karışır. Genç adamın her yönü ile aşık olduğu bir kadındır bu.

Derya Altınay bu senaryoda çok etkilenir ve yapımcılara iletir. Yapımcılar ise senaryoyu hemen filmleştirmek istediklerini söyler.  Bu noktadan sonra film, sinema dünyasına yöneltilmiş sert bir eleştiriye dönüşür. Senaryo yapımcıların elince tüm naifliğini ve inceliğini kaybeder. Basmakalıp bir hikayeye dönüşür. Bu süreçte Derya Altınay da kendi gerçekliği ile yüzleşir. Kendisi olamayan ruhsuz bir varlığa dönüşmüştür. Yapımcıların istediği gibi biçim verdiği bir oyuncaktır sadece. Adı Vasfiye’de kısa bir şekilde tüm entellektüel dünyaya yönelttiği eleştiriyi bu defa daha sert bir şekilde sinema dünyasına yöneltir Atıf Yılmaz.

Coşkun ise her ne kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşasa da pes etmeyecektir kolay kolay. Çünkü kendi yaptığı film başka çocukların düşlerini çoktan süslemeye başlamıştır bile.

Son Söz

Başta da yazdığım gibi 150’ye yakın film çeken, her dönemin ruhunu anlamaya ve anlatmaya çalışan “ustasız usta” “uataların usta”sı olan bir yönetmeni kısacık bir yazı ile anlatmak elbette mümkün değil. Bu yazı da onun filmeleri anlama çabası olarak görülebilir. Sinema yapmaya, sinemayı anlamaya çalışan herkesin kuşkusuz ki Atıf Yılmaz’dan öğreneceği çok şey vardır. Filmleri, izledikçe yeni yeni keşifler sunan bir dolu dünyayı barındırır. Her ne kadar kendisi bir röportajında filmlerin gelip geçici olduğunu, bir roman gibi etkileyici olamayacağını, biraz da bu sebeple içinde bulunduğu zamanın ruhuna uygun, dönemim  izleyici kitlesine hitap eden filmler çekmeye çalıştığını söylese de dönüp dönüp tekrar izlenecek usta işi filmler ortaya koymuştur Atıf Yılmaz.


Melek Yeşilyurt

Melek Yeşilyurt

25 yazı · Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji bölümünde okudu. İnsanı ve hayatı anlama, anlamlandırma uğraşında bilimin katılığı yerine sanatın yaratıcılığından esin almayı tercih etti. Her ne kadar yaratım sürecine dâhil olamasa da, yaratının kendi anlam dünyası üzerine düşünmeyi, mümkünse yazmayı pek sever.

Yazarın diğer yazılarını gör →