· 7 dk okuma

Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Ingmar Bergman Filmi!

Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Ingmar Bergman Filmi!

“Hazır mısın?”

“Bedenim korkuyor, ben değil.”*

Ingmar Bergman İsveç sineması içerisinde büyük bir yer tutan ama bununla beraber Avrupa Sineması içerisindeki etkileriyle beraber bütün dünyaya yayılmış olan, sinema içerisinde yapmış olduğu sorgulamalar ile beraber birçok etki yaratmış, zaman içerisinde süregelen melankoli ve varoluşsal sorgulamalarla zihinlerdeki soru işaretlerini görüntüler ile birleştirmiş muazzam bir yönetmendir. Bir papazın oğlu olarak dünyaya gelen Bergman kiliselerdeki figürler ile beraber büyümüş ve Hrıstiyanlığın öğretilerinin aktarıldığı bu resimle ve ikonalarla beraber büyürken onları sorgulamaya başlamıştır. Genelde sinemasının özelliği kendi üstüne kapanıyor olmasıdır. Bu kendi üstüne kapanan sinema dünyadan, dünyevi sorunlardan ve toplumsal olaylardan uzaktır bu yüzden de eleştirilere açık olan bir sinemadır. Bergman’ın filmleri genelde melankoli çatısı üzerinden kurgulanır ve bu kurgu içerisinde bir varoluş sorgulaması; tanrı-din-ruh ve beden sorunsalları vardır. Usta yönetmenin filmleri içerisinde beş farklı dönem olarak gösterilen dönemlerin ve ayrılan filmlerin her biri farklı bir noktada büyük değer taşısa da biz Bergman sineması içerisinde mutlaka görmeniz gereken 10 filmi derledik. Büyük bir okyanusta kaybolmadan önce size yol göstermesi için bu 10 filmi seçtik ve derledik.

*The Seventh Seal, Ingmar Bergman, 1957

Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Ingmar Bergman Filmi!

Sommaren med Monika – Summer with Monika (1953)

summer-with-monika-filmloverss

Bergman sinemasının en tutkulu filmlerinden biri. Summer with Monika’da küçük bir kasabada yaşayan 19 yaşındaki Harry Lund (Lars Ekborg), 17 yaşında romantik ve asi olan Monika (Harriet Andersson) ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar ve sadece birbirleri için yaşamak isterler, ne okul ne iş ne de ailelerinin hayatlarına dahil olmalarını istemezler. Harry babasının botunu çalar ve Monika ile her şeyi terk edip ıssız bir adaya yerleşirler. Gençliğin verdiği her şeyi yapabiliriz başkaldırısı ile beraber gelen ilk aşkın büyüsü karakterleri birbirine daha da çok bağlar fakat ne kadar her şeyden, herkesten kaçsalar da başarılı olamazlar. Monika hamile kalır ve aralarına üçüncü bir kişi girer. Büyümenin ve tutkunun savaşı olan filmde gençler, genç kalmak ve kalmamak arasında kaybolurlar.

Det sjunde insegle – The Seventh Seal (1957)

the-seventh-seal-filmloverss

Ingmar Bergman tarafından sinema tarihine büyük bir hazine olarak bırakılmış olan 1957 yılı yapımı The Seventh Sela filmi bir şövalyenin ölüm ile karşılaşmasını konu alıyor. Şövalye yanındaki ulağıyla beraber Haçlı Seferleri’nin hırpalayıcı kovalamacasından kurtulmuş ve bu aslında kutsal olan ünvan ile sağ bir şekilde ülkesine dönmüştür. Bu dönüşün ilk günü şövalye ülkesinde dinlenirken aslında büyük bir gerginliğin ve tüyler ürpertici atmosferin içerisindedir. Tam da bu noktada havada her şey durur ve gökyüzünden İsa yedinci mührü açar ve sesler kesilir. Bu yedinci mühürün açılmasıyla beraber şövalye ölüm ile karşılaşır. Şövalye ölüme bir teklifte bulunur, onunla satranç oynayacaktır. Bu sahneyle beraber sinema asla unutulmayacak ünlü sahnelerden birine kavuşur ve şövalye ölüm ile beraber satranç oynamaya başlar.

Smultronstället – Wild Strawberries (1957)

wild-strawberries-filmloverss

İsveçli yönetmen Bergman’ın bir diğer 1957 yapımı şaheseri Wild Strawberries! Filmde fahri profesör ünvanını almak için evinden yolculuğa başlayan bir adamın hikayesi anlatılıyor. Ne eşine kavuşmak için ya da onunla zor anda kaldığı bir yolculuk bu ne de çocuklarının hasreti için bir yolculuk. Tamamen gerçekçi ve göz ardı edilen bir yolculuk, yalnız yaşlı bir adamın kendini adadığı düşünsel dünyası için bir yolculuk. Bu yolculukla beraber Bergman’ın yalnızlık melankolisi üzerine yarattığı her tesir izleyiciye geçiyor. Fakat profesör bu yolculukta büyüdüğü eve gidiyor ve tüm geçmişi, rüyaları, anıları, çocukluğu onun peşinden bu yolculukta geliyor! Yaşlılıkta geçmişi hatırlamak belleğin keşfedilmeyi bekleyen kuyularına inme Bergman’ın bu filmi!

Jungfrukällan – The Virgin Spring (1960)

the-virgin-spring-filmloverss

Ingmar Bergman’ın 1960 yılı yapımı olan suç-gerilim filmi The Virgin Spring, bilindik pek çok intikam filminden ayrı bir yerde olmasıyla bilinir. Bergman’a ilk Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü’nü getiren film bir adamın intikam ateşi ile aslında hayata dair her şeyi sorguladığı bir yapımdır. Orta çağın son dönemlerinde İsveç’te geçen film genç kızına tecavüz edip onu öldürenlerden acımasızca intikam almak isteyen bir babanın intikam hikâyesini konu alır. Ulla Isaksson’ın 13. yüzyılda yazılmış “Töres döttrar i Wänge” adlı bir İsveç baladından uyarladığı filmin senaryosu, sade ve basit anlatımıyla Bergman’ın ahlak, adalet ve dini inanç gibi kavramları sorgulumalarını barındırır. Filmin başrollerinde ise Max Von Sydow ve Birgitta Valberg yer alır.

Nattvardsgästerna – Winter Light (1963)

Nattvardsgästerna (1963) Filmografinr: 1963/03

1963 yılı yapımı Winter Light filminde Bergman önceki filmlerinde gösterisini yaptığı ancak içinde biriktirerek bir türlü çığa çıkarmadığı öfkesini ve sessiz, çaresiz çığlığını ortaya çıkarır. Bir papazın oğlu olarak Bergman her zaman din içerisinde büyümüştür ancak bu dinsel dünyaya büyük bir eleştirisi vardır. Din ve tanrının olmadığını, hiçliğin ölümle geldiğini özellikle The Seventh Seal’de dile getirse de bu kavgasını asıl Winter Light’ta açığa çıkarır. Filmde karısı ölüm olan e artık hayatın boşluğu içerisinde sürüklenen bir papaz ile karşılaşırız. Bu papaz artık inancını da kaybetmiştir ve bu kayıpla beraber dini ve tanrıyı sorgulamaya başlar. Winter Light ile beraber babasına isyan eden Bergman kendi düşüncelerinin durgun bir manifestosunu hazırlar ve ortaya koyar.

Tystnaden – The Silence (1963)

the-silence-filmloverss

Bergman tarafndan 1963 yılında çekilmiş olan The Silence Tanrının Sessizliği olarak adlandırdığı üçlemenin son filmidir. The Silence filminde Bergman’ın kadın bireyler arasındaki gerilimi başlattığı filmler arasında da yer alır. The Silence’daki kadın bireyler iki kız kardeştir. Bu iki kız kardeş küçüklüklerinden beri gelen bir sürtüşmenin içerisindedirler. Filmdeki bu sürtüşme kadınların kendilerini tatmin etmeleri ve bir birey olarak kendilerini yaratmalarını da etkiler. İki kardeşten büyük olan kendini zekasına ve zeka ile gelen dil yeteneğine adamışken küçük kardeşte ablasının egosu altında ezilip bedeni ile bir ilişkiye başlamıştır. Güzelliğini ön plana çıkararak bireyselliğini oluşturmaya çabalar. Bir tatil dönüşü kaldıkları otelde bütün bağlar sorgulanmaya başlar.

Persona (1966)

persona-filmloverss

Bergman’ın sinema tarihinide yaratmış olduğu en önemli eserlerden biridir Persona. İki kadının yüzlerindeki maskelerinin, yani yüzlerinin artık birbirine girdiği filmde psikolojinin en derin oluşumlarından biri anlatılır. Filmde ünlü bir tiyatro oyuncusu bir performansı sırasında susmayı tercih eder ve oyuncunun ağzından asla bir ses duyulmaz. Bu sessizliğe alışık olmayan toplum kadının zihinsel ve bedensel salığından şüphe eder ve doktorlar onu gözden uzak bir eve gönderir. Bu evde kadına eşlik etmesi için bir hemşire de gönderilir. İki kadından biri sessizliği seçtiği için diğeri de sesleri seçer ve konuşmaya başlar. Biri sustukça diğeri konuşmaya başlar ve kendi hayatını sesler ile ortaya döker. Bu sessizliğin ve seslerin çarpışmasında iki kadın sinema tarihinde büyük bir dönüşüm yaşar, yaşatır.

Viskningar och rop – Cries & Whispers (1972)

cries-and-whispers-filmloverss

Ölümün başka bir boyutunu anlatan Cries & Whispers filminde Bergman bu sefer ölüm sonrası hiçlikten ve ruhani dünyanın inkarından başka bir noktaya evrilir. Bu filmde yeniden kamerasını ölüme çevirir ancak bu sefer sorunsallaşmış olan ölümün kendisi ve sonrası değil ölümün hissettirdikleriyle beraber gelen yaşamın son anlarının hiçliği ve anlamsızlığıdır. Agnes kanser hastası bir kadındır ve iki kız kardeşiyle beraber yaşamaktadır. Bu ölümün yaklaşmasının ayak sesleri Agnes, kız kardeşleri ve hizmetçilerinde farklı tepkiler doğurur bu dört kadın ölümün gölgesinde dünyanın kirliliğini ve bir nedeni olmayan yaşamın karanlık yüzünü kendilerinde bulurlar. Bencillik ile beraber gelen melankoli sessiz gözyaşlarına ve fısıltılara dönüşür.

Höstsonaten – Autumn Sonata (1978)

autumn-sonata-filmloverss

Bergman Autumn Sonata isimli 1978 yılı yapımında var oluşsal sorunsallarını insani duyguların içerisine yerleştiriyor ve insanın umut etmesiyle başlayan, sevmesini, özlemesini ve kabullenmesini filminin en büyük sorunsalları olarak belirleyip bunların temeline inmeye çabalıyor. Autumn Sonata’da karşımıza yeniden kadınların dünyası geliyor ancak bu sefer Bergman tarafından tartışılan konu annelik ve kadına yüklenen annelik kimliğiyle çocukların arasındaki ilişki oluyor. Filmde karşımıza çıkan Charlotte ünlü bir piyanisttir ve eşini kaybetmiş bir kadındır. Bu boşluk içerisinde kızı ile tekrar arasında bir bağ oluşturmaya çabalar ve kızının yanına gider. Burada yıllar önce kliniğe yerleştirdiği diğer kızıyla da karşılaşır. Bu üç kadın arasındaki gerilim bir gecede dökülen hayal kırıklıklarıyla ortaya çıkar.

Fanny och Alexander – Fanny and Alexander (1982)

fanny-and-alexander-filmloverss

En İyi Yabancı Film Akademi Ödülü’nü aldığı Bergman’ın bir diğer filmi Fanny and Alexander’da Bergman izleyici karşısına aile kavramını koyuyor. Oluşturulan her ailenin farklı dinamiklerinden ve bu dinamikler içerisinde kendini var etmeye çabalayan bireyleri sorunsallaştıran Bergman bir ailenin çocukları üzerinden değişimlerin ve bu değişimlerin getirdiği hayat sınırlarını izleyicisini karşısına çıkarıyor. Fanny ve Alexander mutlu bir ailenin iki çocuğu iken babalarının ani ölümleriyle beraber kurdukları dünya da değişiyor. Anneleri bir papaz ile evleniyor ve iki çocuk anneleriyle beraber bu papazın evine yerleşiyor. Bu yeni dünyada tutsak olarak yaşamaya başlayan iki çocuk kaderlerini -eğer öyle bir şey varsa- yeniden yaratmaya çabalıyorlar ve çocuk gözüyle dünyayı anlamaya çabalıyorlar.


Osman Karakülah

Osman Karakülah

290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →