Son Yılların İzleyeni Büyüleyen 20 Oyunculuk Performansı
Bir film, senaryosundan görüntülerine ne kadar başarılı katmanlara sahip olursa olsun, yanlış oyuncu seçimi ya da perdeye başarılı yansıtılamayan karakterlere sahip olduğu sürece etkisini kaybetme riskiyle her zaman karşı karşıyadır. Bazense öyle performanslar izleriz ki oyuncular o filmleri tek başına sırtlayıp götürebilir. Filmin dünyasına girmemizin ilk ve en önemli anahtarı olan karakterlerin başarıyla canlandırılması bu sebeple izleyiciyi filmin içinde tutabilme konusunda mühim bir gereklilik olarak ön plana çıkar. Biz de bu sebeple yaklaşık 10 yıllık bir süreye tekabül eden son yılların izleyeni büyüleyen 20 oyunculuk performansı listemizi sizler için derledik.
Son Yılların İzleyeni Büyüleyen 20 Oyunculuk Performansı
Daniel Day-Lewis – There will be Blood (2007)

Daniel Day-Lewis’in, 2007 yılı yapımı Paul Thomas Anderson filmi There will be Blood’da son yılların en dikkate değer performanslarından birini sergileyerek gönüllerimizde taht kurması tartışılmaz bir gerçek. Hem Daniel Day-Lewis’in muhteşem performansı hem de Anderson’un muazzam yönetmenlik zekasıyla modern bir başyapıt hâline gelen film; nefret ve kinden beslenen bir adamın açgözlülük, hırs, ihanet, saplantı ve şiddet dolu zalimlik hikâyesini konu alıyor.
Christoph Waltz – Inglorious Basterds (2009)

Inglourious Basterds, ikonikleşen kötü karakteri Hans Landa’nın vahşi ve büyüleyici kişiliğini tanıtmak için oldukça etkileyici bir karakter tanıtımı sahnesine imza atar. 1941 yılında Nazi işgali altındaki Fransa’ya açılan film, bizleri öncelikli olarak Denis Ménochet’nin canlandırdığı karakterle karşılar. Bir SS albayı için fazlaca güleryüzlü görünen Hans Landa, eve girdiğinde şarap yerine süt istemesiyle de izleyiciyi şaşırtacak bir karaktere sahip olduğunun ilk mesajlarını verir. Bu farklılığının ayrıca keskin bir zekayı da beraberinde getirdiğini gördüğümüz Hans Landa’nın, senaryo matematiği açısından yazılmış ve aynı zamanda müthiş bir başarıyla canlandırılmış en etkileyici kötü karakterlerden biri olduğunu söyleyebiliriz.
Natalie Portman – Black Swan (2010)

Farklı konuları kendine özgü tarzıyla sinemaya taşıyan ve yarattığı başarılı karakterlerle adından söz ettiren Aronofsky’nin yarattığı kuşkusuz en başarılı karakter Black Swan’ın Nina’sıydı. Natalie Portman’ın Nina karakteriyle Oscar’ı kucakladığı bu filmde Aronofsky, her filminde gösterdiği “takıntı” kavramını şiddetli bir şekilde vurguladı. 2000’lerin en önemli yapımlarından biri olarak anılan Black Swan, Natalie Portman’ın unutulmaz oyunculuğuyla sadece bir film olmaktan çok ötede, hafızalarımızda yer etti.
Jesse Eisenberg – The Social Network (2010)

Harvard’ın yurt odasında başlayan ve sadece Harvard’ın ağından oluşan bir sosyal medya oluşumunun adım adım nasıl dünyada yayıldığını gösteren ve bu internet ağının arka planında neler yaşandığını görmemizi sağlayan The Social Network filmi 2010 yılında David Fincher imzasıyla beyazperdede izleyici ile buluşmuştu. Filmin senaryosunun olağanüstülüğü ve oyuncuların senaryoyla beraber ortaya çıkardıkları müthiş oyunculuk ve karakter yapıları filmi bir belgeselden yola çıkararak başka bir boyuta taşıdı. Filmde sergilenen etkileyici oyunculukların başında ise elbette Jesse Eisenberg’in performansı geliyor.
Michael Fassbender – Shame (2011)

Steve McQueen’in ikinci filminde, Hunger’daki gibi başrolü yine Michael Fassbender’e verdiği Shame; otuzlu yaşlarında, cinsel dürtülerine hâkim olamayan, New York’lu Brandon’ın hikâyesini konu alıyor. Brandon’ın iş, ev ve barlardan ibaret tekdüze yaşamı, seks işçileri ve porno filmler arasında geçmektedir. Dik başlı kız kardeşi Sissy birkaç gün kalmak için evine gelince, hayatı birden rayından çıkar. Utanç, saplantı, ihtiyacın doğası ve hayatta yaptığımız seçimler üzerine, son derece sakin ve minimalist bir film ile bizleri buluşturan McQueen’in başrolü teslim ettiği Michael Fassbender, karakterin içine düştüğü açmazları tüm başarısıyla perdeye taşıyor.
Tilda Swinton – We Need to Talk About Kevin (2011)

Gençliğe ve özgürlüğe duyulan hasret ve o dönemden kalma bağımsız olma arzusu. Bir insanın içerisindeki tüm deliliği ve her şeyi yapma arzusunun bir anda içinde büyüyen bir ‘şey’ ile kesilip atılması, hadım edilmesi. Ve tıpkı hadım edilen gibi hadım edenin de bütün arzularının yok edilmiş olarak hayata başlaması, devam etmesi. Bir anne ile oğlunun arasındaki ince çizginin yok olduğu film We Need to Talk About Kevin’da, yıkanan yüzlerde sular arası geçişin yüzler arası geçiş olması gibi yok etme, yok olma ve var olmanın dayanılmaz ağırlığının arzuda ve delilikte kendini göstermesi, izleyici için hem çok ağır hem de etkisinen çıkılamayan olgular arasındadır. Tilda Swinton yer aldığı her filmde sergilediği muazzam oyunculuğunu We Need to Talk About Kevin’da adeta arşa çıkarır.
Shahab Hossieni – A Separation (2011)

Asghar Farhadi’nin bol ödüllü filmi Jodaeiye Nader az Simin hayran bırakan oyunculukları, yönetimi ve ustaca oluşturulmuş diyaloglarıyla özünde insan olmaya dair kıymetli tespitler barındırıyor. Türkçeye “Bir Ayrılık” olarak çevrilen Jodaeiye Nader az Simin, aslında bir ayrılıktan çok daha fazlasını temsil ediyor. Temelinde bir karı-kocanın ayrılığı üzerinden ilerlese de ülkeden ayrılış, anne ve babadan ayrılış ve doğru bilinenden ayrılış gibi çok çeşitli ayrılma temaları içeriyor. Shahab Hossieni’nin karakterinin içine düştüğü ikircikli durumları çarpıcı bir performansla sergilediğini söylemek mümkün.
Greta Gerwig – Frances Ha (2012)

Noah Baumbach imzalı France Ha; 27 yaşında ve hayatı ‘undateable’ kavramıyla bütünleşen, bir dans topluluğunda çıraklık yapan ve istediği kariyerine ulaşamayan Frances’in hayatı ve kendisini keşfetmesini konu alıyor. Greta Gerwig, Mickey Sumner ve Adam Driver’ın başrollerinde yer aldığı, siyah beyaz görüntüleriyle izleyenlere keyifli bir seyirlik vadediyor. Film; ‘gerçek hayat ve sorumluluklar’ ekseninden kurtulamayan, ama hayallerinden de vazgeçemeyen Frances’e inanılmaz bir doğallıkla hayat veren Greta Gerwig’in performansıyla devleşiyor.
Joaquin Phoenix – The Master (2012)

Paul Thomas Anderson imzası taşıyan The Master, İkinci Dünya Savaşı gazisi, seks düşkünü, alkolik ve uyumsuz Freddie’nin bir gece şans eseri Lancaster Dodd isimli “The Cause” adlı felsefi bir oluşumun lideri ile tanışması akabinde gelişen olayları konu alır. Dodd, bir vaka olarak gördüğü Freddie’yi yakınında tutarak ona kendi tekniklerini uygular. Travmalarını çözümlemek ve toplumun bir parçası olması için ona yeni bir yöntem ve yol sunar. Karakterin tüm travmalarını kendi içerisinde bambaşka boyutlarda geliştirerek ve bu durumu tüm mimiklerine, yürüyüşüne ve hatta bakışına yansıtarak adeta “o” olan Joaquin Phoenix, The Master ile unutulmayacak bir performansa imza attı.
Emmanuelle Riva – Amour (2012)

Funny Games, The Piano Teacher, Caché ve The White Ribbon gibi filmleriyle mucizeler yaratan Michael Haneke; yaşlılığın getirdiği ve insanın yaşamaktan kaçamadığı değişimleri ele alan Amour filminde hırs, intikam gibi insan doğasında yatan egoist düşüncelerin sonucu meydana gelen bir durumdan bahsetmemekte; ilişkiyi ve bağımlılığı en yalın şekilde anlatmaktadır. Usta yönetmenin imzasını taşıyan Amour; yıllarını birlikte geçirmiş yaşlı bir çiftin dokunaklı hikâyesini ekrana taşıyor ve onlarla birlikte bizlerin de aşka dair birçok düşünceyi sorgulamamıza sebep oluyor. Emmanuelle Riva ise, filmin tüm bu gerçekçi ve soğuk yapısının etkisini katlamaya yetecek bir başarıyla karakterine hayat veriyor.
Adèle Exarchopoulos – Blue is the Warmest Color (2013)

2013 yılının ses getiren ve Altın Palmiye Ödüllü filmi Blue is the Warmest Color (La vie d’Adèle) Julie Maroh’un aynı adlı çizgi romanından Tunus asıllı yönetmen Abdellatif Kechiche tarafından beyazperdeye uyarlandı. Beklentilerini, isteklerini ve arzularını tam anlamıyla adlandıramayan Adèle adlı genç bir kadının Emma ile tanışmasını ve kısa sürede dolu dolu bir hikâyeye dönüşecek olan ilişkilerini konu alan Blue is the Warmest Color, hem Léa Seydoux ve Adèle Exarchopoulos’un eşsiz performansıyla hem dikkat çeken ve çok konuşulan çarpıcı sahneleriyle hem de derin hikâyesiyle unutulmaz filmler arasında yer almış bir yapım.
Cate Blanchett – Blue Jasmine (2013)

Canlandırmış olduğu Jasmine rolü ile Akademi Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’nı kazanan Blanchett hem kendi kariyerinde hem de Allen’ın filmografisinde muazzam bir işin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Filmde Jasmine, zenginlik ve statü ile kendi hayatını örmüş ve zengin kocası ile ördüğü duvarlar içerisinde yaşamaktadır. Ancak bir gün bu duvarlar yıkılır ve Jasmine önem verdiği, yaşamak için onlara bel bağladığı her şeyini kaybeder. Bu kayıp ile beraber sıfırdan başlamak zorunda olan karakter, kendi gözünde bir işçi hayatı yaşayan kız kardeşinin yanına taşınır. Bu taşınma ile beraber artık Jasmine yeniden ayağa kalkmaya çabalasa ve tesadüfler ile şanslar bazen onunla olsa da artık eski sahip olduğu hayat uzağındadır ve akıl sağlığının sınırlarında gezinir.
Leonardo DiCaprio – The Wolf of Wall Street (2013)

2011’de çektiği Hugo’nun hemen ardından The Wolf of Wall Street için çalışmalara başlayan Martin Scorsese, 180 dakika uzunluğundaki filmi 2013’e yetiştirdi. Yönetmenin gerçek bir hikâyeden yola çıkarak sinemaya aktardığı otobiyografi; kariyerine bir komisyoncu olarak başlayan, ilerleyen yıllarda Wall Street’in en ünlü brokerlarından biri konumuna yükselerek kendi şirketini kuran ve kurduğu şirketle birçok yatırımcıyı dolandıran Jordan Belfort’un hikâyesini konu alır. Jordan Belfort, özünde Amerikan rüyasını tatmak isteyen ve bu neticede hayallerinin peşinden koşmuş biriydi. Ancak Jordan, bu rüyaya değersiz stokların değerini yapay yollardan artırıp, büyük kârlar ile satarak, yani müşterilerini dolandırarak erişmişti. Jordan Belfort karakterini canlandıran Leonardo DiCaprio bu rolde hayatının en büyük performanlarından birini sergilemiş oldu.
Jake Gyllenhaal – Nightcrawler (2014)

Jake Gyllenhaal’ın kariyerindeki en başarılı performanslarından birini gerçekleştirdiği, hırslı, duygusuz Louis Bloom karakteriyle akıllara kazınan Nightcrawler; olaylara karşı ifadesiz duruşuyla tedirgin edici bir karakter olan Louis ekseninde medyanın fark edilmeyen yüzünü dürüstçe ortaya koymasıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Tüm gece, kamerasıyla sokaklarda dolaşıp sonraki günün haberleri için suçları ve kazaları kaydeden, kanlar içinde yatan kurbanlara karşı herhangi bir acıma duygusu beslemeyen Louis Bloom çok uzun sürmeden bir televizyon kanalı tarafından fark edilir.
Géza Röhrig – Son of Saul (2015)

László Nemes’in ilk uzun metraj deneyimi olan Son of Saul, sessiz sakin bir şekilde gittiği Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yaptıktan sonra bir anda sinema camiasının odak noktası oldu. Nemes’in bu derece yetkin bir iş ortaya çıkarmasındaki önemli unsurlardan bir tanesi tabii ki Saul’u canlandıran Géza Röhrig’in harikulade performansı oluyor. Zira, filmin başından sonuna kadar kameranın odağından çıkmayan Saul’u canlandıran Röhrig’in performansı bu bilgi ışığında daha da değerleniyor. Saul rolünün, şiirle ilgilenen Géza Röhrig’in beyazperdedeki ilk oyunculuk deneyimi olduğunu öğrenmek ise tüylerimizi diken diken ediyor. Film ekibi de bu muazzam performansa saygı olarak film sonu jeneriğinde ilk olarak Géza Röhrig’in adını yansıtıyor ekrana.
Isabelle Huppert – Elle (2016)

Gerçek hayatta karşımıza çıksa muhtemelen pek de hoşlanmayacağımız aykırı bir karakteri tecavüz eksenli bir hikâyenin içine yerleştirip anlatan, üstelik onu kurban değil tehlikeli ve tekinsiz bir hale getiren Verhoeven yılın en başarılı filmlerinden birine imza atarken bu başarının diğer ve belki de en önemli sahibi karaktere muhteşem bir soğukkanlılıkla hayat veren Isabelle Huppert oluyor. Huppert’in Elle filmindeki performansıyla Altın Küre’yi kucakladığını da hatırlatalım.
Emma Stone – La La Land (2016)

Damien Chazelle imzalı Hollywood müzikallerinin duygusallığına ve cazibesine bir övgü olan La La Land; Los Angeles’ın dinmek bilmeyen rüyalarına yazılmış bir aşk mektubu! Grease izleyecekmişiz izlenimi veren muazzam açılışının ardından; filmden Casablanca izlemişçesine gözleri dolu bir şekilde ayrıldığımız; caz müziğine aşık bir piyanist olan Seb ile Hollywood hayalleri kuran Mia’nın modern romantizm rüzgârı estiren masalsı hikâyesi… Emma Stone’un canlandırdığı Mia karakteri hayatında öyle çok duygudan duyguya sürükleniyordu ki, bu rol hepsinin altından kalkabilen Emma Stone’a Oscar’da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı.
Adam Driver – Paterson (2017)

İlk olarak kısa filmlerde ve televizyon serilerinde kısa rollerle karşımıza çıkan Driver, ilk uzun metrajı J. Edgar’da yer aldı. Ama esas yükselişini gerçek hayata baş kaldıran bir Polyanna’nın hikayesinin anlatıldığı Frances Ha ile yapan Driver, artık dur durak bilmeyecekti. Tanınmaya başladıkça olumsuz yorumların da odağı olan başarılı oyuncu, bunların aksine her defasında performansıyla yer aldığı projelerin en dikkat çekici ismi oldu. Lincoln, Inside Llewyn Davis, While We’re Young, Hungry Hearts, Star Wars: Force Awekens, Midnight Special, Silence ve Paterson… Adam Driver, Jim Jarmusch imzalı Paterson ile hayatın içinde sıkışmış ve şiirleriyle bir çıkış yolu arayan Paterson karakterini olabilecek en minimal ve en inandırıcı şekliyle canlandırdı.
Timothée Chalamet – Call Me By Your Name (2017)
İnce detayları ve hem Elio rolünde parlayan genç oyuncu Timothée Chalamet hem de Oliver rolünde kariyerinin en iyi performanslarından birini sergileyen Armie Hammer’ın uyuşan kimyalarıyla baştan çıkarıcı ve kalp yakıcı bir deneyim vadeden film; hikâyesi, müzikleri, yönetmenliği ile ayrı ayrı kendisine hayran bırakırken bunların hepsini bir arada tutan ve gerçek anlamda inandırıcı kılan ise kesinlikle Armie Hammer ve en çok da Timothée Chalamet’in oyunculukları oluyor. Henüz 17’sinde kendisini keşfetmeye çalışan Elio ve karşısında 24 yaşında bir Yunan heykeli güzelliğinde dikilen Oliver karakterlerine hiçbir soru işaretine yer bırakmadan hayat veren ikilinin performansı özellikle Timothée Chalamet’nin ileriki çağımızın en önemli oyuncularından biri olabileceğinin güçlü sinyallerini veriyor.
Toni Collette – Hereditary (2018)
Filmin bu denli sarsıcı bir etkiye sahip olmasının en önemli etmenlerinden biri de kesinlikle Toni Collette’nin çarpıcı oyunculuğu. Bir şeylerin ters gittiğinin hissedildiği bir evde, annesinin ölümünün ardından kızındaki tuhaflıkları daha fazla sezinleyen ve yaptığı minyatür çalışmalarında hayatının travmatik anlarını da resmetmeyi ihmal etmeyen Annie, her şeyin normal olduğu bir hayatla gerçek üstü durumların arasında sınırda kalan bir karakter olarak resmediliyor. Bu her an bir diğer tarafa kayabilecek hissini izleyiciye geçirmeyi başaran Toni Collette ise bu performansıyla kesinlikle alkışı hak ediyor.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →
