· 6 dk okuma

Açıklanması Neredeyse İmkânsız Finaliyle Zihnimizde Yer Eden 10 Film

Açıklanması Neredeyse İmkânsız Finaliyle Zihnimizde Yer Eden 10 Film

Film izlemenin verdiği sanatsal keyfin yanında, izlediğimiz filmler hakkında akıl yürütmek, yönetmenin aslında ne anlatmak istediğine dair beyin jimnastiği yapmak da sinemaseverliğin ayrılmaz bir parçası. Sinema tarihindeki kimi yapımlar da bu güdüyü daha fazla tetikleyen özellikler taşıyor. Hele filmlerin kapanışlarında, yönetmenin anlattıklarına son noktayı koyduğu anlar, bu açıdan daha da cezbedici. Seyirciyi düşünmek konusunda provoke eden, zihinlerde yeni ufuklar açması muhtemel yapımlardan oluşan, açıklanması neredeyse imkânsız finaliyle zihnimizde yer eden 10 film listesini sizler için derledik.

Açıklanması Neredeyse İmkânsız Finaliyle Zihnimizde Yer Eden 10 Film

Blow-Up (1966)

Modern Avrupa sinemasının en önemli isimlerinden İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni, bu ilk İngilizce filminde, bir çekim esnasında tanık olduğunu düşündüğü cinayetin sırrını çözmenin peşine düşen bir fotoğrafçıyı takip ediyor. Lakin Blow-Up’ın böyle bir olay örgüsünden bekleneceği gibi, cinayeti çözme tabanlı sıradan polisiye olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı olur. Zira Antonioni, filmin çatısını hikâyenin merkezinde bulunan fotoğrafçının sırrı çözmek adına içine düştüğü saplantı üzerine kuruyor. Buradan hareketle Blow-Up’ın bir tür sanrı filmi olduğunu da iddia edebiliriz. Fotoğraf makinesi aygıtının gösterdikleri üzerinden soyut kavramlara uzanan bir sorgulamaya girişen Blow-Up’ın finalindeki pandomimcilerin topsuz tenis maçı sekansının net bir okumasına girişmek zor olsa da filmin genel ruhuyla müthiş bir uyum yakaladığı kesin.

Solaris (1971)

Andrei Tarkovsky’nin şiirsel sinemasını bilimkurguyla harmanladığı Stanislaw Lem uyarlaması Solaris, bir uzay istasyonunda çalışan ekibin yaşadığı ruhsal ve duygusal çöküşün nedenlerini araştırmak adına oraya gönderilen bir psikoloğu takip ediyor. Fakat, uzay istasyonuna ulaşmasından bir süre sonra bu psikoloğun durumu da, oraya daha önce giden ekibin üyelerinden çok farklı olmuyor. İstasyonun yakınında bulunan Solaris gezegeninin bireylerin düşüncelerini materyalize etme özelliğine sahip olduğunun keşfedilmesiyle film, insanın doğasına ve korkularına dair çok güçlü sorgulamalara dair birçok kapı aralıyor. Hayal ve gerçeklik arasında gidip gelen Solaris, finaliyle birlikte birden fazla kez izlenmeyi kesinlikle hak eden, bilimkurgunun felsefeyle kesiştiği noktada parlayan bir cevher.

Eraserhead (1977)

David Lynch‘ın ilk uzun metrajlısı Eraserhead, Alman Dışavurumculuğu etkisinin yoğun olarak hissedildiği, gerçeküstücü bir film. Hatta filmi biraz mübalağa ederek 90 dakikalık bir kabus olarak da niteleyebiliriz. Hayali ve endüstriyel bir kentte yaşayan bir fabrika işçisinin yaşadığı varoluşsal buhrana odaklanan güçlü imajlarla karakterin yaşadığı bunalımı görselleştirmede kusursuz bir iş çıkarıyor David Lynch daha ilk filminde. İstenmeyen bir evlilikten doğan deforme ve ürkütücü bir bebek, radyatörün içinde yaşayan küçük ve gizemli bir kadın ve bir sürü halüsinasyon daha… Eraserhead’de öyle yoğun bir ruhsal karmaşa hâli hakim ki, filmdeki imgelerin ve sahnelerin hangi anlama tekabül ettiğini net bir şekilde açıklamak neredeyse imkânsız. Filmin çarpıcı finali de kesinlikle bunlardan biri.

The Shining (1980)

Her ne kadar uyarlandığı romanın yazarı Stephen King’i memnun etmese de Stanley Kubrick imzalı The Shining, sinema tarihinin en güçlü psikolojik korku filmlerden biri. Filmin merkezinde Jack Nicholson’un kusursuz bir performansla hayat verdiği Jack Torrance karakteri yer alıyor. Kendini, içine düştüğü alkol bağımlılığından kurtarmaya çalışan bir yazar olan Torrance, eşi ve oğluyla birlikte kış boyunca boş kalacak izbe bir otelle ilgilenme görevini alır. Planına göre bu otelde, yazma tutkusunun üzerine gidecek ve bu şekilde başarılı olacaktır. Fakat bu izole bölgede geçen aylar, Torrance’ın psikolojisini iyice bozacak, sonucunda da bu baba figürü hem kendi hem de ailesi için bir tehdit hâlini alacaktır. Yarattığı psikolojik korku atmosferiyle adını türün tarihine altın harflerle yazdırmış olan The Shining’in finali ise ziyadesiyle kafa karıştırıcı. Zira finalde Torrance karakterini, olayların geçtiği tarihten yaklaşık 60 yıl önce çekilmiş bir fotoğrafta söz konusu otelin bir sakini olarak ve son derece sağlıklı bir şekilde görüyoruz. Ama neden?!

A Ay (1988)

Bu listeye üzerinde yaşadığımız coğrafyada çekilmiş bir film ekleyeceksek bu kesinlikle A Ay olur. Türkiye sinemasının kilometre taşı yönetmenlerinden Reha Erdem’in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, izleyicileri bir tür rüyavari atmosfere davet ediyor. Filmin merkezindeki Yekta isimli genç kız, fiziksel olarak eski bir konakta, soyut anlamda da geçmişin izlerinin arasında sıkışmış bir karakter olarak dikkat çekiyor. Filmin anlatısındaki bu gizemli ton, siyah-beyaz görüntülerin ve ses bandındaki deneysel diyebileceğimiz tınıların da etkisiyle iyice baskın bir hâl alıyor. Birçok edebiyat referansıyla da zenginleşen A Ay’ın belirsizlikten güç alan anlatısı finalde iyice uç noktalara taşınıyor diyebiliriz. Zira finalde sene başında kaybettiğimiz usta oyuncu Münir Özkul, bir Edip Cansever şiirini bir tirat şeklinde, hem de İtalyanca okuyordu!

Barton Fink (1991)

Coen Kardeşler’in 1940’lardaki Hollywood atmosferine kafkaesk bir bakış attıkları Barton Fink, yönetmenlerin filmografisinin en kıymetli işlerinden biri şüpheniz. John Turturro tarafından canlandırılan, filme ismini veren karakter, aslen çok yüksek potansiyel taşısa da dönemin kâr amacı güden şirketleri tarafından bir gişe filmi yazmaya zorlanan bir senarist. Stüdyo sisteminin üzerinde büyük bir baskı yarattığı bu süreçte Fink, kendini kapana kısılmış bir fare gibi hissederken, kaldığı otel de gerçeküstü hayallerin mekânına dönüşüyor. Yükselişte olan bir kariyerin ticari kaygılarla yok oluşa sürüklenişi film boyunca karanlık, sarı ve kahverengi tonların baskın olduğu bir görsel dille anlatılıyor. Lakin film, bu atmosferin tamamen dışında birçok farklı anlamı birkaç dakikaya sıkıştıran çok şık bir rüya sekansıyla sona eriyor.

American Psycho (2000)

American Psycho, Christian Bale’in müthiş oyunculuğuyla derinleşen Patrick Bateman karakterini merkeze alarak içinde yaşadığımız çağa dair sorgulamalara girişen bir film. Bateman, yakışıklı, zengin, başarılı ve istediği her şeyi elde edebilme gücüne sahip olsa da, her türden zevkleri olan bir sadisttir. Bu karakter çatısına bir de kopkoyu bir mizah eklenmesiyle güçlenen film, modern dünyanın tüketim çılgınlığıyla, başarı hırsıyla, dejenere olmuş yapısıyla alabildiğine kanlı bir şekilde dalgasını geçiyor. Finale gelindiğinde ise, şiddet dolu eğilimlerinin kölesi olmuş durumdaki Bateman’la birlikte seyircinin kafasında koca bir soru işareti beliriyor: İzlediğimiz ve türlü tuhaflıklarla dolu her şey karakterin yarattığı bir fantezi olabilir mi?

Mulholland Dr. (2001)

Bu içerikteki bir listede ikinci David Lynch filmini görmek pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Yönetmene Oscar adaylığı getiren Mulholland Dr., oyuncu olma hayaliyle Hollywood’a gelen genç bir kadının, sektörün gerçekleriyle yüzleşmesini anlatıyor diyebiliriz. Ama bu, filmin olası okumalarından sadece bir tanesi. Yönetmenin kurduğu dünyada gerçekler ve bilinçaltı öylesine yoğun bir şekilde birbirine karışıyor ki, seyirci kendini neredeyse içinden çıkılamayacak bir sarmalın içinde buluyor. Ama bu kesinlikle içinde kaybolmanın müthiş haz verdiği, aynı deneyimi tekrar tekrar yaşama arzusu uyandıran bir sarmal. Filmin, seyircinin aklını alan o finalden sonra hissedilen tekrar izleme istediğinin nedeni de bu olmalı!

Antichrist (2009)

Seyirciyi provoke etmeyi kendine şiar edinmiş yönetmen Lars von Trier, büyük tartışmalara yol açmış bu filminde, çocuklarını çok küçük yaşta kaybetmenin acısını yaşayan bir çifti, şehirden uzak, ormanın derinliklerinde konuşlanmış bir eve konuk ediyor. Ve tabiri caizse onlara yapmadığını bırakmıyor! Zira çiftin bu evde bulduğu, aradıkları huzur dışında her şey. Kadın cinselliği üzerinden annelik ve kadınlık kavramlarını -riskli bir noktan da olsa- tartışmaya açan yönetmen, anne karakterinin içine düştüğü depresyon ve delilik hâlini seyirciye pek merhamet göstermeden görselleştiriyor. Bir yerden sonra cadılık, cehennem gibi kavramlar da işin içine girince Trier’in kurduğu dünyaya kaos, ziyadesiyle hakim oluyor. Filmin kapanışını yapan epilog bölümü ise, bu tedirgin edicilikten son derece uzak, hatta bir bakıma huzur verici bir tonda. Fakat flu yüzleriyle ormanda yürüyen kadınların tam olarak neyi temsil ettiği koca bir muamma gibi görünüyor.

Enemy (2013)

Denis Villeneuve’ün Sicario, Arrival ve Blade Runner 2049 gibi daha büyük ölçekli yapımların arefesinde çektiği Enemy, işi ve evi arasında geçen hayatının rutininden bunalmış bir adama odaklanan, psikolojik yönü ağır basan bir gizem filmi. Bir gün izlediği filmde, kendine tıpatıp benzeyen bir oyuncu olduğunu fark eden karakter, bu kişiyi bulmak konusunda bir saplantıya düşüyor. José Saramago’nun Öteki romanından uyarlanan Enemy, izleyiciyi baştan sona diken üstünde tutan bir film. Bu gidişat, o ürkütücü ve yorumlanması zor finalle başka bir boyuta sıçrıyor adeta. Enemy’nin bu finaliyle, son yılların anlamlandırılması en zorlu filmleri arasında fazlasıyla öne çıktığını söyleyebiliriz.


Güvenç Atsüren

Güvenç Atsüren

339 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →