· 9 dk okuma

Sinema Tarihini Etkileyen 10 Film Noir

Sinema Tarihini Etkileyen 10 Film Noir

“Film noir’in aradığı ve görmeye, göstermeye çalıştığı şey, taşın arka yüzündeki çamurdur. Film noir’ın güneşli fakat suç dolu dünyasında hiç kimse masum değildir, çamur; yani kötülük bir şekilde herkese bulaşır, herkesi kirletir. Belki de kötülük insanın dışında değil, içindedir. Belki de her insanın içinde iyilik kadar kötülük de vardır ve eline geçen ilk fırsatta yüzünü göstermek için gizli, kuytu bir yerde öylece bekler durur. Film noir’ın karanlık dünyasında katil kadar kurban, tehdit eden kadar tehdit edilen, ihanet eden kadar ihanete uğrayan da suçludur.”

 – Hakan Savaş (Sinema ve Varoluşçuluk, 2003) –

 

Sinemada tür (genre) kavramı ve Film Noir’ın (Kara Film) bir tür olup olmadığı yoğun tartışmalara sebebiyet vermiş olsa da; film noir adı altında geçen filmlerin Amerika’ya özgü olduğu ve orada geliştiği açık bir gerçektir. Film noir, ilk olarak, kahramanlarını çürümüş ve karanlık bir dünyanın içine yerleştiren Hollywood suç filmlerini tanımlamak için kullanılmıştır. Kenti ve kent yaşamının gerçekliğini gözler önüne seren film noir, 1929 yılında yaşanan büyük ekonomik buhranın ardından rekabet, suç, işsizlik gibi durumların tavan yaptığı; acımasız ve güvensiz bir dünya içerisinde gittikçe yozlaşan ahlaki değerleri gün yüzüne çıkarır. Özünde Amerikan değerlerine karşı bir eleştiri olarak okunabilecek film noir’ler; Hollywood’un yüceltilmiş diğer türlerine nazaran daha kaba olmasına rağmen, oldukça dürüst ve gerçekçidir. Film estetiği ve biçemi olarak Alman Dışavurumculuk akımından; gerçekçilik ve kent yaşamını gözler önüne seren hikayeler bakımından da İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden etkilenen ve kendinden sonra gelecek Fransız Yeni Dalga akımını da derinden etkileyecek olan film noir türünün; dürüst ve gerçekçi bir anlatımdan uzak kalması da düşünülemezdi.

1940’ların başından 1950’lerin sonuna dek uzanan ve Fransız film eleştirmenleri tarafından Amerikan Sineması’nın ‘klasik film noir dönemi’ olarak adlandırılan filmlerin en tipik özelliklerinden biri kaynağını Amerikan ya da İngiliz dedektif romanlarından almış olmasıdır. Film noir türüne öncülük eden bu romanların belli başlı yazarları ise Dashiell Hammett, Raymond Chandler ve James M. Cain’dir. Film noir türünü etkileyen bu yazarların belli başlı edebi eserlerinin de, Amerikan dedektif ve suç kurgularını içerisine alan kötümser, karanlık ve eleştirel yapının temsilcisi ‘hard boiled’ ekolünün içinde yer aldığını belirtmek gerekir. Bu dönemde yapılan filmler için, ilk olarak, ‘film noir’ adını kullanan Fransız eleştirmenler Raymond Borde ve Etienne Chaumeto; film noir ismini, söz konusu filmler ile yazın arasındaki ilişkiden yola çıkarak seçtiklerini belirtmişlerdir.

Hemen hemen her film noir filminin ortak özelliklerinden bahsedecek olursak, bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Eril dış ses kullanımı, geriye dönüşler (flashbackler), siyah-beyaz görüntü, keskin ve dramatik gölge kullanımları, öznel kamera kullanımı ile toplumsal bakışın yerini alan bireyin bakışı, izleyicinin kahramanla özdeşleşmesini engelleyen teknik ayrıntılar; karanlık, çürümüş, yozlaşmış ve suç dolu bir dünya izlenimi, dışavurumcu bir ışık kullanımı, özel dedektifler, femme fatale kadın karakterler, provokatif  diyaloglar vb.

Orson Welles’in Touch of Evil (Bitmeyen Balayı) filmini klasik film noir döneminin son filmi olarak kabul eden akademisyenler ve eleştirmenler film noir’ın aslında sona ermediğini; fakat üslubunun yeni yapım şartları çevresinde güncellenip, şekil değiştirdiğini ifade ederler. Bu sebeple film noir geleneğinden gelen ama bu tarihlerden daha sonra çekilen filmler (örneğin; neo-noir filmleri) klasik film noir türünün devam eden bir parçası olarak görülür. Klasik film noir döneminin sinema tarihini etkilemiş 10 filmini bir araya getirmiş olduğumuz bu dosya elbette çoğaltılabilir; fakat ilk etapta aklımıza gelen bu 10 filmi, kronolojik olarak şu şekilde sıraladık.

The Maltese Falcon (1941)

Film noir türünün ilk örneklerinden biri olan The Maltese Falcon – Malta Şahini; hem sinema tarihine geçmiş bir film olarak hem de gelecek film noir türü filmlerin habercisi olarak oldukça önem arz eder. Sinema eleştirmeni Roger Ebert’e göre tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olan The Maltese Falcon; film noir türünün klasikleşmiş eserlerinden biridir. Aynı zamanda sinema tarihinde Humphrey Bogart efsanesini başlatma özelliğini de sahip olan film; Dashiell Hammett’in aynı adlı kitabından uyarlanmıştır. Yönetmen koltuğunda John Huston’ın oturduğu The Maltese Falcon; San Francisco’lu özel bir dedektif olan Sam Spade’in (Humphrey Bogart) kendisini, üç aşırı hırslı ve acımasız kişinin, değeri milyon dolarlar eden ve mücevherlerle kaplı bir şahin heykelini ele geçirmek için verdiği mücadelenin içerisinde bulmasını anlatır. Özellikle ABD tarihi açısından bakacak olursak; film boyunca felsefi ve tinsel bir motife dönüşen şahin heykeli, filmin alt metni açısından önemli bir anlam taşımaktadır.

 

Double Indemnity (1944)

Tüm zamanların en iyi filmleri listelerinde ilk sıralarda yer alan Double Indemnity – Çifte Tazminat; film noir türünün en klasikleşmiş ve çoğu kişi tarafından türün en iyi örneği olarak kabul edilen filmidir. Sadece türün devamlılığını değil sinema tarihini de derinden etkileyen film; kocasını öldürüp sigorta parasını elde etmeye çalışan hırslı bir kadının (Barbara Stanwyck) ve bu kadına aşık olduğu için onun oyununa dahil olan sigorta çalışanı Neff’in (Fred MacMurray) hikayesini anlatır. Postacı Kapıyı İki Kere Çalar isimli romanından tanıyabileceğimiz James Cain’in aynı isimli romanından uyarlanan Double Indemnity’nin yönetmen koltuğunda ise Billy Wilder oturmaktadır. Brian De Palma’nın, Femme Fatale isimli filmine Double Indemnity’den görüntüler koyarak femme fatale kavramına göndermeler yapması; Billy Wilder’ın bu klasikleşmiş başyapıtının neden bu kadar değerli olduğunu bir kere daha ortaya koyar.

The Big Sleep (1946)

Raymond Chandler’ın romanından uyarlanan ve yönetmen koltuğunda Howard Hawks’ın oturduğu The Big Sleep – Derin Uyku; sinema tarihini derinden etkileyen bir başka film noir filmidir. The Big Sleep’in senaryosunun, ‘Ses ve Öfke’ gibi edebiyat tarihinin en iyi romanlarından birine imza atmış olan William Faulkner tarafından yazılmış olması ise filmin önemini ikiye katlar. Fakat bir dipnot düşmek gerekirse; bazı yerlerde Howard Hawks’ın bu senaryoya pek sadık kalmadığı, bu yüzden filmin Chandler’ın romanının hakkını tam anlamıyla teslim edemediği de belirtilmiştir. General Sternwood kızı üzerinden kendisine şantaj yapan Arthur Geiger’ı ailesinden uzak tutmak için ünlü dedektif Philip Marlowe’u (Humphrey Bogart) tutar. Marlowe, araştırmaları sırasında aileyi tehdit eden yeraltı çetesi ve General’in kızları arasında bir ilişki olduğunu fark eder ve General’in küçük kızı Carmen’i cinayet suçlamasından kurtarır. Bu sırada, General’in büyük kızı Vivien (Lauren Bacall) ile arasındaki nefret ilişkisi aşka dönüşmeye başlayacaktır.

 

Gilda (1946)

Rita Hayworth’un kaderini değiştiren film olma özelliğini de taşıyan Gilda; yine sinema tarihinde büyük bir etki bırakmış film noir filmlerinden biridir. Özellikle film noir türünün en tipik özelliklerinden biri olarak dikkat çeken femme fatale karakteri başrole taşıyan Gilda’nın yönetmen koltuğunda ise Charles Vidor oturmaktadır. Rita Hayworth’un

target="_blank">Put The Blame On Mame şarkısı eşliğinde ünlü eldiven çıkarma sahnesiyle de efsaneleşmiş olan film; bir kumarhane sahibi olan Ballin Mudson ile onun en çok güvendiği adamlarından biri olan Johnny Farell’ın arasının, Mudson’ın çıktığı bir yolculuk sonrası evlendiği Gilda isimli kadın yüzünden, geri dönüşü olmayacak biçimde açılmasını konu alıyor. Bu filmde, kadın erkek demeden hemen herkesi kendine aşık edebilen Gilda karakterini canlandıran Rita Hayworth, yıllar sonra kendisiyle evlenen erkekler için söylediği şu sözlerle, Gilda karakterinin üzerine nasıl yapışmış olduğunu da ortaya koymuştur: “Evlendiğim tüm erkekler, akşam Gilda’yla yatıp sabah Rita ile kalktılar bu onlarda büyük bir hayal kırıklığı uyandırdı.”

The Lady From Shanghai (1947)

Başrollerinde Rita Hayworth ve Orson Welles’in oynadığı The Lady From Shanghai – Şangay’lı Kadın; sadece film noir türü bir film olduğu için sinema tarihini değil; alt metnindeki arzu nesnesini femme fatale kavramı üzerinden  irdelediği ve deşifre ettiği için sosyoloji ve  psikoloji gibi disiplinleri de derinden etkilemiştir. Sherwood King’in aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda ise Rita Hayworth ile birlikte başrolü de paylaşan Orson Welles oturmaktadır. Üç erkek ve bir kadın arasındaki güç savaşı ve ihanet silsilesini anlatan filmin hayranı olduğunu dile getiren ünlü film kuramcısı Andre Bazin, The Lady From Shanghai ve Orson Welles için şöyle demiştir: “Orson Welles, Hollywood’a sıradan bir film çekmeyi de becerebileceğini göstermek için Şangaylı Kadın’ı çekmiş ama tersini kanıtlamıştı, her şeyden önce de kendine!”

 

Out of The Past (1947)

Yönetmenliğini Jacques Tourneur’un yaptığı ve başrollerinde Robert Mitchum, Jane Greer, Kirk Douglas gibi isimlerin yer aldığı Out of The Past – Darağacımı Yükseğe Kur; özellikle anlatım biçimiyle öne çıkan bir fim noir klasiği. Gerçek zamandaki olay örgüsü ile iç içe geçen geriye dönüşler geçmiş ve şimdiyi birbirine bağladığı için; Out of The Past, film noir seven herkese özel bir deneyim vaat ediyor. Jane Greer’in sinema tarihinin en iyi femme fatale karakterlerinden birini canlandırdığı film; sevgilisinin kırk bin dolarını alıp kaçan bir kadının, yine sevgilisi tarafından peşine takılan bir adamı kendine aşık ederek iki erkeği birbirine düşürmesini konu alıyor.

Sunset Boulevard (1950)

Yönetmen koltuğunda Billy Wilder’ın oturduğu Sunset Boulevard – Sunset Bulvarı; tabiri caizse klasik tabirinin bile yetersiz kaldığı bir sinema mucizesi olarak sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir film noir filmidir. Hollywood Stüdyo Sistemi’nin arka planında dönen oyunları ve trajedileri de gün yüzüne çıkaran film, bu sebeple Hollywood’a yöneltilen sert bir eleştiriyi de gözler önüne serer.  Sunset Boulevard filmi; artık yaşlanmış ve eskisi kadar yıldızı parlamayan eski sessiz filmlerin oyuncusu Norma Desmond’un (Gloria Swanson) sinema kariyerine geri dönebilmek için verdiği trajik savaşı ve bu uğurda her şeyi yapabilecek duruma gelişini anlatır. Ünlü yönetmen  Erich von Stroheim’ın da Desmond’un sadık uşağı rolünde oynadığı film; Hollywood’un en güçlü film yapımcılarından biri olan Samuel Goldwyn’in Billy Wilder’a ‘Seni besleyen sektöre ihanet ettin!’ türünde bir söz etmesiyle de hafızalara kazınmıştır.

 

In a Lonely Place (1950)

Klasik bir film noir filmi olan In a Lonely Place – Issız Bir Yerde; yönetmen koltuğunda oturan Nicholas Ray’in büyük başarısı ile dikkatleri üzerine çekmiş ve birçok film eleştirmenin ‘en iyi film noir klasikleri’ listesine ilk sıralardan girmeyi başarmıştır. Birçok film noir klasiğinin tersine, suçtan ziyade olay örgüsündeki romantik yöne ağırlık veren In a Lonely Place; sırf bu yüzden bile türün farklı örneklerinden biri olma özelliğini taşır. Başrollerini Humphrey Bogart ve Gloria Grahame’in paylaştığı filmin konusu ise şöyledir: Ünlü senarist Dixon Steele bir akşam menajeri ile bir barda buluşur ve menajeri ondan yeni çıkmış bir romanı senaryolaştırmasını ister. Fakat Dixon, o gece için, kitabı okuyamayacak kadar yorgun olduğunu dile getirir.  Barın çalışanlarından biri ve kitabın sahibi olan Mildred Atkinson’dan kitabıyla ilgili yorumları alan Dixon bardan ayrılarak evine gider. Ertesi sabah kitabın yazarı Mildred evinde ölü olarak bulununca tüm şüpheler Dixon’ın üzerine çekilecektir.

                                       The Big Heat (1953)                                          

Film noir dendiğinde ilk akla gelebilecek filmlerden biri olan The Big Heat – Ölüm Korkusu; M ve Metropolis gibi sinema tarihine geçmiş filmlerin yönetmeni Fritz Lang’in imzası taşıyor. Alman Dışavurumculuğu akımının öncü isimlerinden olan Fritz Lang, Nazi rejiminden kaçarak Amerika’ya yerleşmiş ve daha sonra da Amerikan vatandaşı olmuştur. Amerika’ya yerleştikten sonra, film noir türünün öncüleri içerisinde yer almaya başlayan Lang’in The Big Heat filmi ise film noir tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Glenn Ford ve Gloria Grahame’in başrolleri paylaştığı The Big Heat filminde; önce kendisi gibi polis olan bir arkadaşı intihar eden, daha sonra karısı acımasızca öldürülen Los Angeles’lı bir dedektifin, tüm şehri avucunun içerisine almış bir gangster şebekesine karşı tek başına yürüttüğü mücadele anlatılmaktadır. The Big Heat, klasik film noir filmlerindeki femme fatale karakter rolünü bu kez bir erkeğe yüklediği için de özel bir ilgiyi hak etmektedir.

 

Touch of Evil (1958)

Klasik film noir döneminin son örneği olarak kabul edilen Touch of Evil – Bitmeyen Balayı; film noir türünde kültleşmiş bir yapım olmakla beraber kullanılan teknikler açısından da sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle filmin açılış sahnesinin plan sekans şeklinde çekilmiş olması, dönemin teknik olanaklarıyla birlikte düşünecek olursak, sinema tarihinde büyük bir yankı uyandırmıştır. Alfred Hitchcock’un Psycho filmine de ilham veren Touch of Evil’in yönetmen koltuğunda ise Orson Welles oturmaktadır. Charlton Heston, Janet Leigh ve Orson Welles’in başrolleri paylaştığı film konusu ise şöyledir: Amerika – Meksika sınırında bir arabanın içerisine saatli bomba yerleştirilir. Arabanın sahibi olan kişi Amerikan sınırına doğru ilerlemektedir. Araba Amerikan sınırını geçtiğinde bomba patlar ve içerisindekiler ölür. O esnada balayında olan müfettiş Mike Vargas (Charlton Heston) ve eşi Susan (Janet Leigh) ise olaya tanık olmuşlardır. Bombanın içerisinde Amerikan yapımı bir yağ olduğunu öğrenen Mike davayı üstlenmeye karar verir.


Gizem Çalışır

Gizem Çalışır

333 yazı · İlk sinema deneyimini 6 yaşındayken babasıyla birlikte gittiği Aslan Kral filmiyle yaşayınca büyülü fenerin etkisinden hiç çıkamadı; pek çıkacak gibi de durmuyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →