Sinema Tarihinden Cinsel Tabuları Yıkan 10 Film!
İnsan zihni her daim kendi nedenleri çerçevesinde bir şeyleri konumlandırmakla yükümlü olmuştur. Kendi arzuları için ya da bilinçdışında olan ögeleri bilmeden de olsa ortaya çıkarmak, onlarla yüzleşmemek için her daim akıl almaz yollar izlemiştir. Karşı çıkışlar, başka hayatları yok etmeler veya arzuları hadım etmek için düşünmeden adımlar atmıştır. Çünkü insan bencil bir hayvandır. Kendi istekleri için sınırlar çizmiş ve bu sınırlar ile tel örgü yarattığı alanları ve insanları yok saymıştır. Bunun için her zaman kendini haklı gören insan kendi istekleri, algıları ve ihtiyaçları için kendini meşru kılmıştır. Bu sınırlar ve yasaklar çizen insanın ise kendi içinde farkında olmadan yarattığı en büyük hortlağı tabulardır. Tabular ilk başlarda ilk toluluklar için kutsalın yanında duran bir olguydu. Dokunulmasından korkulan ve aynı zamanda dokunulduğu anda onun kutsallığına zarar verileceği düşünülen özneler, nesneler tabu ilan edilirdi ve böylelik aslında tabular yasaklı kutsallıklar alanına denk düşmekteydi. Ancak modernleşen toplum bir anda kutsalı kendi zihnine çekti ve aslında farkında olmadan kutsallık pozisyonuna sadece kendini koymaya başladı.
Öznelerin yer değiştirmesiyle beraber insan kendini kutsallaştırıp; hem kendinden korktukça hem de kendine zarar verilmesinden korktuğundan tabuları içinden dışarı fırlattı ve tabular artık kutsalı kalmamış sadece yasaklı korkular olarak ele alınmaya başladı. Kutsal olan ve kendinden korkmaya başlayan insan kendi içinde gördüğü olguları tabulaştırmaya başladı. Kendi içinde var olduğunu bildiği ancak toplumda bu içindekileri gerçekleştirirse kutsallığı sorgulanacağı düşüncesi ile beraber insan bu içinden olandan korkmaya başladı. Çünkü bu içteki beden bulursa hem insan kendine zarar verecekti toplumdan atılarak hem de topluma zarar verecekti; çünkü muazzam olan kendisinden toplum mahsur kalacaktı. Böylelikle kendinden korkmasını dile getirmeyen insan, korku kelimesini lügatından attı ve onun yerine kötü, pis, ahlaksız, dejenere demeye ve bu içinde olanları yasaklayıp tabulaştırmaya başladı. Bu tabular arasında ise insanın kendinde en çok korktuğu id’in devreye girmesiyle beraber cinsellik kendini gösterdi. Cinsellik toplumlarda en büyük tabu olmaya başladı. Söylemleri bile yasaklanan cinsellik kendi çıkış yolunu ararken temsil ile karşılaştı ve tabuların duvarları sinemadaki temsiller ile yıkılmaya başlandı. Biz de bu yıkımlar arasından sizin için birkaçını derledik. Karşısınızda sinema tarihinden cinsel tabuları yıkan 10 film!
Sinema Tarihinden Cinsel Tabuları Yıkan 10 Film!
Belle de Jour (1967)

Luis Buñuel tarafından sinema tarihine giren en büyük burjuva eleştirilerinden biri olan film aynı zamanda sinema tarihindeki en cesur ve zamanına göre en sivri dilli olan filmdir. Filmde burjuva hayatı yaşayan ve evli olduğu doktor kocasıyla beraber toplumun kalıpları içerisinde yaşayan bir kadın anlatılmaktadır. Bu kadın dışarıdan bakıldığında beyaz dünyanın bütün hazlarına ve gösterişlerine sahipken içten içe çürümekte ve kararmaktadır. Bu kararmaya karşı çıkmak için fantezilerini ve hazlarını gerçekleştirmek isteyen, zincirlerinden kurtulmak isteyen kadın geceleri seks işçisi olarak çalışmaya başlar ve bu gece ile gündüzü ayırdığı noktada iki hayatın kesişiminde yer almaya başlar. Bu iki hayat kadına hazlarını gerçekleştirmek için alan yaratır.
The Devils (1971)

Başrollerinde Oliver Reed, Vanessa Redgrave, Christopher Logue gibi isimlerin yer aldığı Ken Russell’ın en iyi işlerinden biri olarak bakılan 1971 yılı yapımı The Devils 17. yüzyıl Fransa’sında geçiyor. Fransa’nın Loudun kentinde geçen hikaye Fransız devriminin esintilerini taşıyor. Devletin ve kilisenin bireylere indirgenmiş otorite kurumsallığında yaşanan çatışmaları çok cesur bir şekilde anlatan yönetmen aynı zamanda yaşamı ve ölümü de bu iki otoritenin bağlamında inceliyor. Şehrin surlarının içerisinde kol gezen veba hastalığının yanında yani ölümün tam baş ucunda yaşamın tutkusu patlak veriyor. Kilisenin rahibeleri cadı işi olarak adlandırılan bir yaşam enerjisi ile doluyorlar ve bu enerji bir arzu, cinsellik arzusu olarak kendini gösteriyor.
Contes immoraux – Immoral Tales (1974)

Dört farklı zaman içerisinde dört farklı hikayenin bir araya gelmesiyle beraber aslında insanlığın değişmeyen bir tarafı sinemada temsil ediliyor ve bu temsil ile beraber insanın her zaman yanında olanlar izleyiciye aktarılırken Immoral Tales ile beraber arzunun beden ile bütün olduğu tüm zamanların masalları canlandırılıyor. Toplu seks ritüeliyle beraber, odasına kitli kalmış bir kızın odasındaki nesneler ile beraber bir ilişki ağı yaratması ve bu nesneler ile cinsel haz arayışındaki tatminleri filmde temsil edilirken zamansız olarak anlatılan bu hikayeler insanın hiçbir zaman cinsel arzuları ile değişmediğini ve bu değişmeyen olgu ile beraber insanın her daim bir arayış içerisinde olduğunu görüyoruz. İnsan her daim arzunun ve cinsel tatminin içinde yaşıyor.
Salò o le 120 giornate di Sodoma – Salò, or the 120 Days of Sodom (1975)

Sinema tarihi içerisindeki en büyük etki yaratmış, faşizm ve kurumsal din eleştirisi yapan film Salò, or the 120 Days of Sodom dört adet adamın kendi iktidarlarını kurdukları ve bu Kuzey İtalya’daki cumhuriyette kendilerine ait yarattıkları ritüelleri gerçekleştirdikleri bir filmdir. Filmde yapılan cinsel, fiziksel ve psikolojik işkenceler aslında haz verilmesinin yanı sıra yapabilme gücünü göstermek için yapılmaktadır ve film cinsel tabuların yıkıcılığının yanında devlet, güç, faşizm ve din gibi insanlar tarafından yaratılmış tabuları yıkmaktadır. Ancak tüm bu kurumların ve insanın eril tahakkümlerinin tabularını film büyük bir cinsel oyunla ve cinselliğin en uç noktalarda meydana gelmesiyle beraber herhangi bir sınırın kalmamasıyla beraber yapar ve tabuları yıkar.
Ai no korîda – In the Realm of the Senses (1976)

Bir seks işçisi olan kadının işini bırakarak bir otelde temizlik görevlisi olarak işe başlaması filmin alanında karşılaşmanın başlamasına sebebiyet veren ilk adımdır. Bu adım ile beraber kadın çalıştığı otelin müdürü ile yakınlaşmaya başlar ve ikisinin arzuları, cinsel fantezileri bu karşılaşma anıyla beraber doruk noktasına çıkar. İkisi de istediklerini yapmak ve yaptırmak hazlarını birbirlerinde bulurlar ve bu birliktelik büyük bir seks mabetine dönüşür. Bu seks mabeti içerisinde fanteziler ve arzular artık bırakılamayacak bir seviyeye geldiği için yaşam ikinci plana atılabilecek bir olgu olur. Yaşamdan duyulan haz gittikçe azalır ve yerini içeriden özgür bırakılmış olan ve artık zinciri olmayan tutkular alır. Bu özgürlük ile tüm fanteziler ve istekler kendini göstermeye başlar.
Cruising (1980)

New York’un karanlık sokaklarında olmaya itilmiş olan eşcinsel erkekler karanlık içerisinde kendilerini var etmeye ve tabulara karşı ayakta durmaya çabalarken bir seri katil eşcinsel erkekleri öldürmeye başlar. Artık erkeklerin tabulara karşı savaş vermek zorunda oldukları bir gerçek anlamda ölüm kalım savaşı varken New York polis departmanı Al Pacino tarafından canlandırılan Steve’i karanlık sokaklara gönderir. Steve hiçbir fikri olmadığı bir dünya içerisine girip ipuçları peşinde ilerlerken asla farkında olmadığı bir alt kültür ile karşılaşır ve sadomazoşist cinsel ilişkilerin yer aldığı bu erkek eşcinseller arasında kendi tabularını yıkmaya başlar ve değişmeye başlar.
Átame! – Tie Me Up! Tie Me Down! (1989)

Bağlılık ve saplantı sözcüklerinin birbirine girdiği filmde bağlanmadan önce devreye giren saplantının ve bu duygunun mekanizması ile id’in devreye girmesi muazzam bir şekilde izleyici ile buluşur. Kalp ve beden ayrımını en iyi yapan filmlerden biri olan Tie Me Up! Tie Me Down!, Ricky isimli bir adamın dünyasına girer ve onun bedensel olarak saplantı haline getirdiği porno yıldızı Marina’yı kaçırması ile perdelerini açar. Kalbinin arzusu olduğuna kendini kaptırmış olan Ricky, Marina ile girdiği cinsel ilişkide bedenini özgür bırakır ve haz tamamen görülebilecek bir beden formu gibi kendini gösterir. Bu haz ve arzu yavaş yavaş Marina’yı da ele geçirmeye başlar.
À ma soeur! – Fat Girl (2001)

12 yaşındaki Anaïs henüz genç olmasına rağmen gençliğin dünyasından atılmış ve yetişkinliğin verdiği hüsranı ve kaygıyı yaşamaya zorlanmış bir karakterdir. Aslında buna onu zorlayan kendisidir, kendisi bedeni ile büyük bir savaş vermektedir. Anaïs için vücudu onun felaketinin kaynağı iken aynı zamanda dünyadan kaçarak sığındığı sığınağıdır. Fakat bu sığınak kız kardeş tarafından her zaman rahatsız edilir. Elena 15 yaşında güzeldir, çekicidir, Anaïs’in olmak istediği her şeydir. Bir yaz günü Elena tanıştığı İtalyan çocuk ile yakınlaşmaya başlar ve Anaïs tüm bunlara şahit olur. Gençliğin filizlenmesi ile cinsel arzunun yanında kıskançlığın, özgüvensizliğin de ortaya çıktığı film beklenmedik sonu ile izlenmesi gereken bir aile trajedisine dönüşüyor.
Secretary (2002)

Secretary filminde Lucy tek düzen bir hayatın içerisine sıkışmış bir kadındır. Toplumun normları ve insanların tabuları tarafından ‘normalleştirilmiş’ ve sessizleştirilmiştir. İçinde yatan haz ögelerini gizli tutmaktadır. Ama bir gün Lucy yeni bir işe başlar ve bu iş yerinde patronu ile yakınlaşmaya başlar. Seksin ve hazzın her zaman aynı ritüeller içerisinde olmayacağını ve olmaması gerektiğini bize anımsatan filmde Lucy ve patronu kendi haz duygularını birbirinde görerek seksi kendi sınırlarında yeniden yaratır. Bu yeniden yaratış ile beraber sado-mazo ilişkinin sinema tarihindeki en ikonik sahneleri oluşur. Bu ilişki içerisinde insan her zaman yatak odasında tabulaştırmış olduğu cinsel ilişkiyi ve haz kaynağını farklı bir durumda gözler ve sınırın dışına çıkar.
Nymphomaniac: Vol. I (2013)

Joe dışarıdan bakıldığında toplumun bir kadına yüklemiş olduğu bütün ögeleri ve olguları kendi içerisinde taşıyan bir kadındır. Ancak film bu kadının kendi hayat hikayesini anlatmasıyla beraber şekillenir ve temsil alanı olarak farklı bir noktada konumlanır. Joe nemfomanyak olan bir kadındır ve kendi hayat hikayesini de bu çerçeve içerisinde anlatmaktadır. Bu hayat hikayesi Joe’nun cinsel ilişkiye girdiği insanlar ve yaşadığı cinsel ilişkilerle beraber şekillenir izleyici karşısına çıkar. Uzun bir yapım olduğu için izleyici ile iki kısıma ayrılmış bir şekilde buluşan filmin ilk kısmında Joe’nun doğumundan başlayarak cinsellikle çevrili hayatı anlatılır ve bu anlatış ikinci filmde de Joe’nun elli yaşına kadar devam eder. Film cinsel özgürlüğün en büyük örneklerinden biri olma özelliğini taşımaktadır.
Osman Karakülah
290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →