· 8 dk okuma

İlk Aşkı Konu Alan 13 Muazzam Film!

İlk Aşkı Konu Alan 13 Muazzam Film!

Tekrardan çocuk olmaya cesaretiniz var mı? Her duyguyu en katkısız haliyle yaşamaya, içinden geçenleri düşünmeden ağzınızla buluşturmaya; sevmeye, sevdiğini söylemeye; kaçmaya, soluksuz kalacak kadar dansın ritmine kendini bırakmaya, keşfetmeye; kendini, dünyayı ve diğer herkesi… Sanırım her yolun sonunda sıkıştığımızda, keşke çocukluğumuza geri dönseydik klişesine başvurmamıza rağmen, hiç birimizde bunları yapacak cesaret yok. Dünyayı daha yalansız, pamuk şeker tadında gördüğümüz; bulutların yağmur getirme ihtimalini değil, masalsı yanına dikkat kesildiğimiz; birilerini mutlu etmek için değil, içimizden geldiği için konuştuğumuz o güzel çocukluğumuz… Zaman kavramından bağımsız bir şekilde baksak bile ne kadar uzak, ne kadar masalsı ve ne kadar büyüleyici değil mi?

Çocukken ‘sataşma’ dediğimiz şeye büyüdüğümüzde ‘baştan çıkarma’ diyoruz. Hiç düşündünüz mü? Neden bu tamlamaları yıllara göre belirliyor, kalıplarına hapsediyoruz? Neden ilişkilerimiz de bizimle birlikte büyüme oyununda sınıfta kalıyor? Galiba, hayatımızın içinde olan tüm kavramlar, kişiler ve ilişkiler herhangi bir kalıba hapsolmadan varlığını sürdüremiyor. Hadi biraz hayal kuralım… ilk okul sıralarına veya lise kantinine doğru geçmişin resmini çekelim. Bir öyküde denk geldiğim bir söz vardı; “Bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi!”. Hadi hatırlayalım, ilk aşkımızı nerede bulmuştuk?

Sinemanın büyülü yanını, ilk aşkın saflığıyla buluşturduğu; birbirinden güzel filmleri sizin için derledik. Göz yaşlarımızı tutamadığımız My Girl’den, Wes Anderson’ın masalsı dünyasına misafir olduğumuz Moonrise Kingdom’a; 80’li yılların efsaneleşmiş filmi Say Anything’den dostluğu ve aşkı en güzel anlatan The Perks of Being a Wallflower’a kadar uzanan bir listeyle, ilk aşkın büyüsünü hissedeceğimiz 13 filmi sıraladık.

İlk Aşkı Konu Alan 13 Muazzam Film!

Dirty Dancing – 1987

dirty-dancing-filmloverss

80’li yılların en önemli filmleri arasında yer alan Dirty Dancing, eğer iflah olmaz bir romantikseniz mutlaka yolunuzun birkaç defa kesiştiği en güzel aşk hikayelerinden biridir. 1963 yılında geçen hikaye; Baby olarak tanınan Frances’in ilk kez aşka tutulmasını konu alır. Zengin bir ailenin kızı olan Baby, ailesiyle geldiği tatil beldesinde; Penny ve Johnny Castle ise dans öğretmenliği yapmakta, diğer zamanlarını da otelin diğer çalışanlarıyla vakit geçirerek ve dans ederek geçirmektedir. Penny’nin hamile olduğunu öğrenmesinin ardından, olağan ritim bozulur; Johnny partnersiz kalmıştır. Bu çok uzun sürmez ve kendi hayatından pek memnun olmayan ve dansı bir tutku olarak gördüğünü keşfeden Baby, Johnny’nin yeni partneri olmuştur. Artık bu ikiliyi yalnız dans değil, aşkın da büyüsü sarmalamıştır. Sınıfsal farklılıkların gölgesinde büyüyen aşkın anlatıldığı film, final sahnesindeki muhteşem dansla hafızalarımıza yer etmiştir.

Say Anything – 1989

say-anything-filmloverss

Serenat yapmanın farklı bir versiyonunu John Cusack sayesinde; Say Anything’de görmüştük. Omuzlarının üstüne doğru kaldırdığı boombox ile sevdiği kadına aşkını itiraf eden Cusack, o dönemin aşıklarına fazlasıyla ilham kaynağı olmuştur sanırım. Cameron Crowe’un ilk yönetmenlik denemesi olan Say Anything, Seattle’da geçen bir aşk hikayesini konu alır. Mezuniyet töreninde Llyod Dobler (Cusack), Diane Court ile tanışır ve o andan itibaren sadece onu düşünmeye başlamıştır bile. Ertesi gün Diane’i arayarak ona çıkma eder ve bizi 80’li yılların atmosferi içine çeken güzel bir hikaye karşılar. “Ben ona kalbimi verdim,  o bana bir kalem verdi.” gibi birçok replikle gönlümüzde yer eden Say Anything, müzikleriyle de ayrıca mest eder.

My Girl – 1991

my-girl-filmloverss

90’lı yıllarda çocukluklarını yaşayan her kim varsa; bu filmle ilk kez aşkı tatmış ve bir film için ne kadar ağlayabildiği öğrenmiştir herhalde. Vada, zamanının çoğunu en yakın erkek arkadaşı Thomas ile birlikte geçirmektedir. Babasının mesleği sebebiyle ölülere gösterdiği ilgiyi kıskanan, her gün farklı senaryolarla doktora giden Vada’nın hayatı babasının yeniden evlenmeye karar vermesiyle alt üst olur. Her zaman yanında olan Thomas, Vada’ya en mükemmel duyguyu yaşatmaktadır; arkadaşlık! İçimizdeki saf duyguların farkına varmamızı sağlayan My Girl, sinema tarihinin unutulmazları arasına adını yazdırmıştır. Geriye ise kulaklarda Vada’nın Thomas için söylediği şu sözler kalır; “Gözlüksüz göremez o! Gözlüklerini takın! Gözlükleri nerede?”

Jeux D’enfants – 2003

jeux-de-fants-filmloverss

“İnsan bazen böyle kötü alışkanlıklar ediniyor.. ‘birlikte uyumak’ gibi mesela..”

Cap ou pas cap? sözcükleri duyulduğunda akıllarınıza; çocukluk aşkı, güzel anılar, atlı karınca motifli bir teneke kutu geliyor ve içinizde La Vie En Rose dinleme isteği uyanıyorsa Jeux D’enfants’le bir yerlerde kesişmişsiniz demektir. Marion Cotillard ile Guillaume Canet’in hayat verdiği; Sofia ile Julien’in masal tadında zamanlara sığamayan aşkı. Bir oyun kuralı etrafında geçip giden yıllar, vazgeçilemeyen alışkanlıklar ve çocukluktan kalma bir büyü. Annesi ölmek üzere olan Julien ile bir göçmen ailenin kızı olan Sofia’nın çocukluklarında başlattıkları bir cesaret oyunu sizce hayatı nasıl alt edebilir?

My Summer of Love – 2004

my-summer-of-love-filmloverss

Rengiyle, müziğiyle, muhteşem karelerle bizi buluşturan İngiliz bağımsız yapımı My Summer of Love, yayınlandığı dönem olumlu yorumların odağı olmuştu. Hayatın kendilerine sunduklarından mutlu olmayan ve ellerinde olan şeyleri tatmin edici bulmayan; farklı sınıflardan gelen iki genç kızın bir yaz gününde tanışıp, birbirlerine aşık olmasını konu alan filmin başrollerinde ise Emily Blunt ile Natalie Press’i görüyoruz.

Bad Education – 2004

bad-education-filmloverss

60’lı yılların başında geçen hikaye; Ignacio ve Enrique adlı iki çocuğun tutucu bir okulda aşkın gücünü, sinemanın sunduğu olağanüstü dünyayı ve korku dürtüsünü keşfetmelerini ele alır. Pedro Almodovar imzalı Bad Education, okulun müdürü ve çocukların edebiyat öğretmeni olan Peder Manola’yı da bu keşfe ortak ederek, aşkın ve sinemanın saflığının nasıl korkuyla bütünleştiğini gösterir. Daha sonra 70’li ve 80’li yıllarda da karşımıza çıkacak olan bu karakterler aslında film boyunca, yıllar arasındaki değişimlerini de izleyiciyle buluştururlar. Almodovar’ın ‘daha fazla bekleyemezdim, saplantı olmadan bu filmi çekmeliydim’ dediği Bad Education, dinsel motifleri bir sembol olarak kullanarak, bir tutku ve aşkı anlattığı yönetmenin en başarılı filmlerinden birisi.

Little Manhattan – 2005

little-manhattan-filmloverss

Aşk filmlerinin vazgeçilmez şehri New York’a düşüyor yolumuz yine. Ama bu kez bir farkla, kahramanımız 10 yaşında ve deliler gibi aşık. Tüm aşk filmlerinde görmeye alışık olduğumuz diyaloglar, monologlar; belki de klişe olarak dile getirdiğimiz her şey bu filmde 10 yaşındaki Gabe’de hayat buluyor ve muazzam bir seyirlik sunuyor. Rosamary’e aşık olan Gabe’in bu aşkı nasıl itiraf edeceğini, neler hissettiğini ve eğlenceli monologlarla izleyiciye yansıtan Little Manhattan; klasik Hollywood romantik-komedi filminin tüm etmenlerinden yararlanmayı da ihmal etmiyor. Aşkın en sade haline tanık olmak ve bu tanıklığa New York’un muhteşem görüntülerin eşlik etmesini istiyorsanız; Gabe ve Rosamary aşkına şans tanımalısınız.

Moonrise Kingdom – 2012

moonrise-kingdom-filmloverss

Renklerin adeta konuştuğu, bir ressamın paletini çağrıştıran görüntülerle bezeli, simetrik bir sinematografiyle bizleri karşılayan Wes Anderson sinemasının belki de en güzel örneği; Moonrise Kingdom. Masalsı bir hikaye, Anderson’un sevdiği şematik bir anlatımla büyülü bir atmosfer yaratmayı başaran film; bir önceki yaz kilisede sergilenen bir tiyatro oyununda tanışanve o günden itibaren mektuplaşan,  iki genç aşık Sam ve Suzy evlerinden ve kasabalarından kaçmasını anlatıyor. Birlikte adada yer alan ıssız bir koya gitmeyi amaçlayan ikilinin yaşadıklarını, muhteşem açılarla muzzam bir sinematografi ile sunan film, sırf Sam ile Suzy’nin deniz kenarındaki dansları için bile izlenir.

Flipped – 2010

flipped-filmloverss

Hayatın sıkıcılığına doksan dakikalığına ara vermemizi sağlayan, hikayesiyle içimizi ısıtan Flipped, ilk aşk temalı filmlerin arasında kendini bir adım öne çıkarmayı başarıyor. Wendelin Van Draanen’in aynı adlı romanından uyarlanan film, Juli Baker ile aralarındaki birçok farka rağmen ilkokuldan beri hoşlandığı Bryce Loski arasındaki aşkı konu alıyor. İnsana ‘zamanın yapamadığı şey yoktur’ mottosunu aşılayan, mutluluğun ve aşkın en mükemmel yanının anlatıldığı film; “Kimilerimiz soluk, kimilerimiz parlak, kimilerimiz ise ışıl ışıldır. Ama çok nadiren rengarenk birisiyle karşılaşırsın ve işte o zaman hiç bir şeyle kıyaslanamaz.” repliğiyle hayatı muazzam bir anlatımla sorguluyor.

Submarine – 2010

submarine-filmloverss

Film şöyle başlar; “Çoğu insan kendini yeryüzünde benzeri olmayan bireyler olarak görür. Bu düşünce onları her şey yolundaymış gibi yataklarından kalkmalarını, yemek yemelerini ve boş boş gezinmeleri için motive eder. Adım Oliver Tate.”

15 yaşındaki Oliver Tate, ailesiyle birlikte bir sahil kasabasında yaşamaktadır. Tıpkı diğer yaşıtları gibi, ergenliğin girdabına düşmüş birçok sıkıntıyla boğuşan Oliver’ın hayatı anne babasının evliliklerinin çatırdamasıyla iyice içinden çıkılmaz bir hale bürünür. Doğumgününe geri sayan günlerinde anne babasının evliliklerindeki çatlaklarla uğraşırken bir yandan da sınıf arkadaşı Jordana’yı kazanmaya çalışan Oliver, bize hayatımızın nasıl seçimlerden ibaret olduğunu gerçekçi ve naif bir dille anlatır.

Never Let Me Go – 2010

never-let-me-go-filmloverss

Yaşadığınız hayatın aslında size ait olmadığını bilerek yaşamak nasıl bir duygudur?  Mark Romanek imzalı Never  Let Me Go, tam da bu sorunun cevabını bulmaya çalışır işte. Aşkları ve dostlukları arasında kalan Kathy, Tommy ve Ruth’a hayat, diğer insanların yaşadığı sıkıntılardan ve kısıtlamalardan daha zorunu sunmuştur. Özgürlük arzusuyla, doğmadan önce çizilen kaderlerini değiştirmeye çalışan bu üç arkadaş için aslında yaşama sebeplerinin başkasının hayatını kurtarmak olduğunu öğrendikleri an her şey altüst olmuştur zaten. O güne kadar, ne olduğunu kavrayamadıkları farklı bir hayat süren gençler farkında olmadan tüm hayatlarını bir donör olarak yetiştirilmeye adamışlardır.  Hailsham adında yatılı bir okulda başlayan hikaye, distopik bir dünyayla buluşturur bizi. Film bittikten sonra bile uzun süre etkisini hissedebileceğimiz türden bir aşk ve umut hikayesi sunan Never Let Me Go, Kazuo Ishiguro’nun aynı adlı romanından uyarlanmıştır

The Art of Getting By – 2011

the-art-of-getting-by-filmloverss

Resim konusunda oldukça yetenekli olan, içine kapanık ve kederci bir yaklaşımla etrafındaki insanları sadece izlemeyi tercih eden George, bu nedenle ki pek arkadaş sahibi olamaz. Çocukluğundan kalma bir dürtüyle ölüm fikrini kafasına takmış olan George için hayat yaşıtlarının yaşadığı o toz pembe buluttan çok farklıdır. ‘İnsanların yalnız doğduklarına ve yalnız öldüklerine; arada yaşanılan şeylerin aslında bir yanılsamadan ibaret olduğunu’ işaret eden düşünceyi hayatının merkezine alan George için Sally’le tanıştıktan sonra her şey değişmeye başlar. Artık yakın bir arkadaşı olduğunu fark eden George için yaşam felsefesi olarak tutunduğu motto yavaş yavaş çökmeye başlar; The Art of Getting By,  ‘aşkı ve dostluğu, aslında tüm hisleri en güzel betimleyen şeylerin başında sanat gelir’ düşüncesini izleyiciye hatırlatmayı ihmal etmez.

The Perks of Being a Wallflower – 2012

 Ph: John Bramley © 2011 Summit Entertainment, LLC. All rights reserved.

Stephen Chbosky’nin aynı adlı kitabından uyarlanan; ilk aşk filmlerinin ötesinde çok içten bir dostluk ve büyüme hikayesi anlatan The Perks of Being a Wallflower, duygusal ve çekingen bir karakter olan Charlie’nin ekseninde gelişen bir hikayeyi ele alıyor. Okulun en eğlenceli ve popüler ikilisi Sam ve Patrick’le tanışmasıyla birlikte hayatı, umutları ve hayalleri değişen Charlie, kendisini nihayetinde bulduğu bu yolda ilk aşkıyla da karşılaşmayı ihmal etmiyor. Aşkı ve dostluğu en güzel haliyle tadan Charlie, sorunlu geçmişinin ve unutmak istediği hatıralarının üstesinden gelmeyi başarırken; bize de muazzam bir soundtrack albümü ve defalarca izlemeye doyamayacağımız bir hikaye bırakıyor.

 


Elif Barış

Elif Barış

586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →