Shutter Island Hakkında Mutlaka Bilinmesi Gereken 15 Detay!
Martin Scorsese’nin 2010 yılı yapımı Shutter Island izleyicinin iki dedektifin peşinden gittiğimiz, bir adada yer alan akıl hastanesine bir yolculuk yapmayla başlar. Kayıp bir hastanın izini bulmak için ve hastaneden nasıl kaçtığının altında yatan gizem perdesini aralamak için sır ve gerilim dolu bir karanlık yolculuk başlar filmde. Leonardo DiCaprio ve Mark Ruffalo’nun başrolünde yer aldığı Shutter Island hakkında mutlaka bilmeniz gereken ve filmi açıklayan 15 detayı sizler için derledik.
2010 yılında Dennis Lehane’in romanından uyarlanan ve Martin Scorsese tarafından sinemaya uyarlanan film Shutter Island birçok sinema izleyicisi için karanlık, yağmurlu, karmaşık ve korkutucu bir baş yapıttır. Filmde Leonardo DiCaprio tarafından canlandırılan Edward ‘Teddy’ Daniels başarılı bir dedektiftir ve ortağı Mark Ruffalo tarafından canlandırılan Chuck Aule ile beraber bir gizemi çözmek için yolculuğa çıkar. Yolculuğun son durağı adaya kurulmuş olan bir akıl hastanesi olan Ashecliffe’dir. Bu akıl hastanesinden bir hasta kaçmıştır ve kayıptır. İki dedektifin görevi bu kayıp hastayı bulmak ve onun nasıl kaçtığını, bunun arkasında yatan gizem perdesini aralamaktır. Bu görev içerisinde çevredeki herkes ‘garip’ davranmaktadır ve bu gariplik içerisinde dedektifler bir anlam arayışı içerisinde kaybolurlar. Dedektif Daniels gördüğü halüsinasyonlar ve nereden geldiğini bilmediği anılar ve görüntüler ile başa çıkmaya çabalarken çevresinde olup biten her şey onun kaçması üzerine kurgulanır. Çevresindeki herkes onun büyük bir tehlikede olduğunu söylerken artık konu kaçan hasta değil daha çok kaçması gereken Daniels üzerine döner. Bu konu kaymasıyla beraber izleyici filmden kopmaz ancak anlam vermesi gereken birçok olguyla baş başa kalır. Bu anlam arama arayışında filmin ilerlediği gerilim dolu, karanlık, yağmurlu ve sessiz çığlıklarla dolu atmosferli film izleyenler için hem büyük bir haz hem de korkutucu bir deneyim olur. Bu deneyimi irdelemek ve Shutter Island hakkında detayları öğrenmek isteyenler için mutlaka bilinmesi gereken detaylar listesini derledik.
***Yazının bundan sonrası Shutter Island filmine dair keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.***
Shutter Island Hakkında Mutlaka Bilinmesi Gereken 15 Detay!
Filmdeki Anagramlar

Shutter Island filminde gizli olarak verilmiş olan birçok anagram bulunuyor. Kelimedeki harflerin yeri değiştirilerek yeni bir kelimenin yaratılması anlamına gelen anagram; Shutter Island’ın ilk olarak isminde yer alıyor. Gerçekler anlamına gelen truhts ve inkarlar anlamına gelen denials kelimelerindeki harflerin yer değiştirmesiyle Shutter Island oluşuyor ve filmin üzerine kurulu olduğu iki olgu ortaya çıkıyor aslında. Ayrıca filmde Leonardo DiCaprio tarafından canlandırılan Edward Daniels 67 numaralı hastayı aramaktadır. 67 numaralı hastanın ismi de Andrew Laeddis’dir. Tekrar hastanın ismindeki harfler ile oynandığında DiCaprio’nun canlandırdığı dedektifin ismi ortaya çıkar. Buradan da dedektifin aradığı hastanın aslında kendisi olduğunu görebilir izleyici anagram ile.
Bizi Yaşarken, Severken ve Gülerken Hatırlayın

Akıl hastanesine doğru gidilirken görülen tabelanın üzerinde yazan “Remember us for we too have lived, loved and laughed.” (Bizi yaşarken, severken ve gülerken hatırlayın.) Medfield’de yer alan Vine Lake Mezarlığı’ndan alınmıştır. Bu sözler, 1918 yılında yaşanan ve 18 ay içinde 100 milyona yakın insanın hayatını kaybetmesine neden olan İspanyol gribi sebebiye ölen insanlar için yapılan anıta yazılmış ve tarihe geçmiştir. İspanyol gribi insanlık tarihinde bilinen en büyük salgındır.
Dachau Toplama Kampı

Filmde Leonardo DiCaprio tarafından canlandırılan Edward Daniels’ın adaya gelmesiyle beraber bir annenin ve çocuğunun ölüme terk edilmiş bedenlerinin imgesi Daniels tarafından hatırlanır ve ara ara bu onu rahatsız eder. Filmde Daniels bir Amerikan askeridir ve İkinci Dünya Savaşı’na katıldığı için karısıyla çocuklarını bırakmıştır. Daniels’ın İkinci Dünya Savaşı’na katılması ve yaşadıkları gerçek hayattan alınmıştır. Filmde Daniels’ın hatırladığı bedenler bir toplama kampındadır ve bu toplama kampı Almanya’nın gerçekte kurduğu ilk toplama kampı olan ve travmatik ölümlerin yaşandığı Dachau kampıdır. Bu kampta Amerikan askerleri tarihi söylentilere göre çoğu kişinin ölmesine göz yummuştur ve filmde Daniels’ın ölümlerine göz yumduğu anne ve çocuk bunu temsil etmekte ve eleştirmektedir.
Daha Fazla İnsanı Öldürmeden, Beni Durdurun!

C Bloğunda duyulan “Stop me before I kill more.” (Daha fazla insanı öldürmeden, beni durdurun.) 1940’larda yaşayan seri katil William Heirens’in sözleridir. Henüz 17 yaşında olan şizofreni hastası William Heirens, çift kişilikli olması sebebiyle işlediği cinayetleri kendisinin değil, George isimli başka bir katilin yaptığını iddia eder ve bu sebeple yakalanması çok uzun sürer.
Leonardo DiCaprio’nun Kutuplaşan Kişiliği

Filmde Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı karakterin kutuplaşan bir kişiliği olduğu görülebiliyor. Bu kutuplaşmanın metaforik olarak anlatımı ise filmde kibrit ve ateş üzerinden ilerliyor. DiCaprio’nun canlandırdığı Daniels ilk başta kibrit taşımıyor ve sigarasını her zaman yanındaki eşlik eden ‘arkadaşları’ yakıyor. Çünkü Daniels bilerek yangın çıkardığı ve karısının ölümündeki yangını kendisi yarattığı için Daniels’a güvenilmiyor ve kibrit taşımasına ‘oyun’ içinde izin verilmiyor. Ancak daha sonra Ashecliffe hastanesindeki tedavinin ilerlemesiyle ve deneyin devam etmesiyle Daniels’a kibrit veriliyor. Özellikle bunun C Blok’ta yapılıyor olması, Daniels’ın geçmişini hatırlamadığını bilinerek ona güvenilmesi ve ona kibritin verilmesi, artık deneyin sonuç verdiğini; Daniels’ın iki kişiliğinin oluştuğunu gösteriyor.
İlk Aday David Fincher

Dennis Lehane’nin romanından uyarlanan film için ilk düşünülen yönetmen David Fincher imiş. Yapımcılar Martin Scorsese ile anlaşınca Scorsese, Leonardo DiCaprio ile çalışmak istediğini belirtmiş ve Chuck Aule karakteri için bu ikili arayışlara başlamış. Öncelikle Robert Downey Jr. ve Josh Brolin isimlerini düşünen ikili son olarak Mark Ruffalo’da karar kılmış. Martin Scorsese’ye büyük bir hayranlık duyan Mark Ruffalo, rolü aldığı için yaşadığı mutluluğu ve Scorsese’ye olan hayranlığını anlatmak için usta yönetmene uzunca bir hayran mektubu yazmış.
Ateşin ve Suyun Sembolik Anlamları

Filmde yukarıda da bahsedildiği gibi ateş üzerinden ilerleyen bir kişilik bölünmesi anlatısı hakim. Daniels’ın kişilik bölünmesinin oluşumu ateş ile yakın teması üzerinden yeniden yaratılıyor filmde. Blok C’de ateşe yakın olması ve ateşi elinde tutması, aynı zamanda halüsinasyonlar görmeye başladığında ve bunların içerisinde acı çekmeye başladığında arabanın patladığını görmesi ateşi ön plana çıkarıyor. Filmde Daniels için ateş her zaman ‘deliliğini’ temsil ediyor. Akıl hastalığını ateşin temsil etmesi ve ateşin aynı zamanda Daniels’ı halüsinasyonlara yaklaştıran bir alev olması suyu tüm bunların karşısına koyuyor. Shutter Island’da su gerçekliği ve Daniels’a olanları temsil ediyor. Daniels’ın karısının çocuklarını suda boğuyor olması ve aslında karısının akıl hastalıklarını biliyor olması ama buna Daniels’ın göz yumması ve bunun sonucunda çocuklarının ölümüne sebep olması Daniels’ın sudan nefret etmesini ve bununla beraber suyun temsil ettiği gerçeklikten kaçtığını filmde görüyoruz.
Bilinçli Yapılan Devamlılık Hataları

Filmde bilinçli olarak yapılan devamlılık hataları ve finalini öngören bazı ipuçları yer alıyor. Örneğin soruşturma sahnesindeki kadının suyu sağ eliyle alıp içerken bir sonraki sahnede sol eliyle masaya bırakması, Rachel üzerinde gördüğümüz hırkanın bir sonraki sahnede diğer Rachel üzerinde görünmesi ve Andrew’un sürekli olarak rüyalarında “Bebeğim neden sırılsıklamsın?” sorusunu tekrarlaması gibi sahneleri görüyor izleyici. Bu teknikler özellikle Andrew’un gerçek ve rüya olarak algıladıkları arasındaki benzerlikle oynamak için kullanılıyor.
Martin Scorsese ve Etkilendiği Filmler

Öncelikle Shutter Island için Scorsese tarafından yaratılmış olan atmosferin yönetmen tarafından Val Lewton sinemasından alındığı biliniyor. Yönetmen filmin modunu oluştururken 1940’lı yıllar yapımı Val Lewton imzalı zombi filmlerinden etkileniyor. Aynı zamanda Scorsese’nin yaptığı açıklamalardan filme ilk olarak ön ayak olan duyguların Gotik Edebiyat içerisinden çıktığını biliyoruz. Yönetmenin Shutter Island için etkilendiği filmler arasında Otto Preminger’in Laura’sı, Jacques Tourneur’un Out of the Past’ı ve John Huston’ın Let There Be Light’ı yer alıyor. Ancak tekrar yönetmenin söylemlerinde şunu görüyoruz ki Sam Fuller’in 1963 yılı yapımı Shock Corridor filmi Shutter Island’ın ilham kaynakları arasında çok farklı bir noktada duruyor. Scorsese’ye göre filmde her zaman Shock Corridor etkisi görünüyor ve bu etki havada süzülüyor. İzleyicinin direkt gözüne çarpan detaylar olmasa da bu etki, tekrar edilen dua ritüelleri gibi filmde Shock Corridor havası esiyor.
Akademi’nin Görmezden Geldiği Tek Scorsese – DiCaprio İş Birliği

Shutter Island, Scorsese – DiCaprio ortaklığının Akademi üyeleri tarafından görmezden gelinen tek filmidir. Scorsese’nin yönetmen koltuğunda oturduğu, DiCaprio’nun ise başrolünü üstlendiği Gangs of New York, The Aviator, The Departed ve The Wolf of Wall Street birçok kategoride Oscar’a aday gösterilirken, Shutter Island’ın herhangi bir Oscar adaylığı bulunmamaktadır.
Gişede En Başarılı Scorsese Filmi

Shutter Island, Akademi üyeleri tarafından görmezden gelinse de Martin Scorsese filmografisinin en yüksek açılış hasılatına sahip olan filmidir. Film A.B.D’de ilk hafta sonu $40.2 milyon dolar, toplamda ise dünya genelinde toplamda $293 milyon dolar hasılat yapmıştır. Bu rekor, daha sonra The Wolf of Wall Street’e geçmiştir.
The Wolf of Wall Street’in Ertelenmesi

Martin Scorsese ile Leonardo DiCaprio Shutter Island’dan önce The Wolf of Wall Street’i çekmek istemişler fakat, gerekli bütçeyi sağlayamadıkları için The Wolf of Wall Street’in çekimlerini ertelemek zorunda kalmışlar.
Leonardo DiCaprio’nun Oynadığı En Zor Rol

Oyuncu Leonardo DiCaprio bugüne kadar birçok farklı role bürünen ve her duygu durumu içerisinde izleyiciyi içerisine alıp onu o evrene ve düzene götüren bir oyuncudur. Bu sinema içerisinde tartışılsa bile çoğu kişi için kabul edilmiş bir durumdur. Bununla beraber Shutter Island’da yarattığı karakterin atmosferi onun sinema geçmişi için çığır açabilecek bir rol adımı. Ancak bununla beraber DiCaprio’nun yaptığı açıklamaya bakarsak kendisinin bugüne kadar canlandırdığı en zor rol olduğunu söylüyor. Daniels’ın hem fiziksel olarak ama daha çok da ruhsal ve zihinsel olarak hırpalayıcı ve zor bir karakter olduğunu ekliyor DiCaprio. Bedenin ve bedenselliğin doğasıyla alakalı olduğunu ve içinden çıkılamaz bir iş olduğunu, kimsenin bunu beklemediğini ve herkes için o zaman büyük bir şok olduğunu, herkesi şok ettiğini söylüyor DiCaprio rol hakkında açıklamalarında.
Erkekleri Evlenmek Amacıyla Baştan Çıkaran Orman Perisi

Rüya sahnesinde Dolores sırtı kor olmuş yanarken gösterilir. Bu sahnede İskandinav Mitlerinde Huldra ya da Skogsrå olarak adlandırılan ve erkekleri evlenmek amacıyla baştan çıkaran orman perisi ile ciddi bir fiziksel benzerlik gösterir. İnanışa göre Huldra da tıpkı Dolores’in tasvir edildiği gibi sırtında sönmeyen bir kor ateşle gezer. Eğer erkekler onu üzer ya da şiddet gösterirse Huldra form değiştirip çirkinleşerek intikam alır. Bu da filmde Teddy/Andrew’in alkol bağımlılığı sonucu aklını yitiren Dolores’in ondan aldığı intikam olarak okunabilir.
Filmin Son Cümlesi Altında Yatan Detaylar

Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Edward ‘Teddy’ Daniels karakterinin filmin sonunda söylediği cümle “is it better to live like a monster or die a good man” (bir canavar olarak yaşamak mı yoksa iyi bir adam olarak mı ölmek daha iyi) cümlesi ve aslında soru yoluyla kurulmuş olan eleştiri cümlesi her zaman izleyici için büyük bir muamma ve düşünsel tartışma alanı olmuştur. Bu cümlenin içerisinde tüm filme yayılan bir sorgu havası hakimdir. Daniels filmin sonunda tekrar bir denek olmak üzerine kurgulanıyor ve deneyin yeniden başlaması Daniels’a uygulanacak lobotomi ile tekrar başlar, başlayacaktır. Bu son lobotomi öncesi Daniels bir sorgulamaya girer. Artık her şeyi hatırlıyordur. Karısının çocuklarını öldürdüğünü ve buna aslında kendisinin göz yumduğunu ve kendisinin de karısını öldürdüğünü hatırlıyordur. Eğer lobotomi olursa tüm bunları unutacaktır ve tekrar ruhsuz bir beden olarak bilmem kaçıncı döngüsüne geri dönecektir. İşte tam da burada Daniels hayatı sorgular. Lobotomi olmayarak ve kaçarak bir canavar gibi hissederek yaşamını böyle mi sürdürmelidir, yoksa lobotomi olup tüm anılarını unutarak tekrar deneyin içine girmeli ve hatırlamadıkları ile ‘iyi bir adam’ olarak ölmeli midir yani ruhu ve geçmişi olmayan bir adam olarak sadece bir denek mi olmalıdır? Bu soruyla beraber Daniels hem kendi kaderini sorgular hem de izleyiciye genel bir perspektifle hayatı ve yapılan vahşetleri sorgulatır.
Osman Karakülah
290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →