· 8 dk okuma

Mutlaka İzlenmesi Gereken Gözden Kaçmış 12 Dramatik Film!

Mutlaka İzlenmesi Gereken Gözden Kaçmış 12 Dramatik Film!

İnsanlık her daim bir felaket ile karşılaşacak bir yaşamın içerisinde döner durur. Bunun kanıtlarını hepimiz gün içerisine yaşarken, gündüzleri gözümüzü açtığımız günün olasılıklarından haberdar değilizdir. Bir günün başladığının farkındayızdır ancak bu günün içerisinde meydana gelebilecek kelebek kanatlarını hiçbir zaman düşünmeyiz, düşünsek de hiçbir zaman tahmin hakkımızı kullanamayız. Bu bilinmezlik içerisine gözümüzü açtığımızda belki bizi her günümüzün aynı olduğu kısır döngü bekliyordur ya da bizim için yazılmış olan yada tesadüfler ile varlığını gösteriyor olan bir felaket saniyeler ile bize yaklaşıyordur. Her şeyin normal olduğu tek düzen apartman dairenizde otururken bir anda fark ettiğiniz küçük bir detay veya kulağınıza çarpan br haber o günün artık yeniden yazıldığını gösterir ve bu yeniden yazılmayla beraber artık tarih sizin için başka bir yöne evrilmeye başlar.

Değişkenler denizi içerisinde yüzmeye çabalayan insan her an boğulmaya bir kulaç yakınlıktadır ve her kulaçta da boğulmayı unutacak yeni ufuklara gözünü dikecek şaşkınlıktadır. Hayatın içerisinde ilerleyen bu gidişler ve gelişler, acılar ve gülüşler hayatın en temelinde yer alır ve her an sizin için felakete dönüşebilecek bir trajedi zaman geçmesiyle beraber bir anıya dönüşür. Ancak kapıda her an anıya dönüşmek için bekeleyen yeni yaratıklar vardır ve elinizin içine düştüğü an bu yaratıklar beyninizi kemirmeye sizi nefessiz bırakmaya başlarlar. Gerçek hayatın bu kaçınılmaz çığlık atma isteği uyandıran olasılıkları bizi hiçbir zaman bırakmaz ancak zeki insanlık bu avcıyı unutmak için küçük illüzyonlar yaratmıştır. Bu illüzyonlardan biri de elbette sinemadır. Beyazperdeye yansıyan her ışık ile insanlık acılarını bir kenara bırakır. Bu kenara bırakma işini ise en iyi yaptığı an empati kurma anına denk düşer. İnsan tıpkı karşısındaki esnediği anda kendi bütün vücutsal durumunu bırakıp esnemeye başlaması gibi, gözünün önündeki beyazperdede gördüğü bir acıyı anında sahiplenir. Kendi içerisinde yüzdüğü dert denizini bir anda bırakabilen insan izlediği dramın içerisine girer be dram içerisinde kendini yeniden yaratır. Bu yaratma çoğu kişi için iyi olan bir durumdur çünkü kendi derdinden kaçan insan mutlu olabilme şansı yakalayabilen insandır. Eğer siz de bu sıcak olması gereken soğuk yaz gününde derdinizden kaçmak ve başka bir evrende başka bir derdin ortağı olmak isterseniz sizin için hazırladığımız ve belki de bugüne kadar gözünüzden kaçmış olan 12 dram filmine bir göz atmalısınız!

Hazırlayanlar: Elif Barış & Osman Karakülah

Mutlaka İzlenmesi Gereken Gözden Kaçmış 12 Dramatik Film!

Hunger (1966)

hunger-filmloverss

Nobel Ödülü almış olan Knut Hamsun’ın aynı isimli romanından uyarlanan Hunger açlığın beden bulmasını konu alıyor. Henning Carlsen tarafından yazılan ve yönetilen başrolündeki yazar Pontus karakterine ünlü İsveçli oyuncu Per Oscarsson’ın hayat verdiği filmde bir yazarın açlık geçen hayatının bir kesitine uzanıyoruz. Pontus Kristiania kentinde gururu için çevresindeki hiçbir insana içini açmayan ve içinde kopan fırtınaları karşısındaki insanlardan gizleyen bir yazardır. Yazdığı son öyküyü satmak umuduyla yaşadığı bu günlerde açlıktan zihni karışmaya başlar ancak kendi gururunun önüne hiçbir şeyin geçmesine izin vermez. Açlık ile geçen günlerde bir adam zihniyle savaşmaya başlar.

Brian’s Song (1971)

brians-song-filmloverss

Brian’s Song gerçek bir hayat hikayesine dayanan unutulmaz ama zamanında kalmış ve belki de birçok sinema izleyicisi için gözden kaçırılına bir filmdir. Chicago Bears takımının iki yıldızı olan Brian Piccolo ve Gale Sayers’ın dostluklarının anlatıldığı filmde ikiliye James Caan ve Billy Dee Williams hayat verir. Filmde Sayers’ın takıma girmesiyle beraber Piccolo ile başlayan arkadaşlıklarına tanık oluruz. İkili ev arkadaşı olarak başladıkları arkadaşlıklarını hayatın gerçekleriyle yüzleşmelerine varan bir arkadaşlıktan öteliğe taşırlar. Yaşanılan Amerikan zamanı içerisinde beyaz ve siyahi iki erkeğin yakın dotlukları bir de Piccolo’nun kanser olmasıyla beraber hüznün içerisinde bir cevher olarak parlar.

The Brave Little Toaster (1987)

the-brave-tittle-toaster-filmloverss-2

Thomas M. Disch tarafından kaleme alınmış The Brave Little Toaster: A Bedtime Story for Small Appliances isimli romandan uyarlanan animasyon filmi The Brave Little Toaster bir animasyon filmi olarak yetişkinlerin dünyasına hitap eden ve yetişkinlerin kayıp duygusuyla harmanlanıp acıların ve özlemlerin nasıl yoğun yaşanabileceğini gösteren bir filmdir. Evdeki ev eşyaları ev sahipleri Rob ile güzel bir hayat yaşamaktadırlar. Yaşamın sorgulanmadığı ve yaşamsal sürenin görmezden gelindiği bu hayatta Rob evden çıkarılır ve evin sahibi evi eşyalarıyla beraber başka birine satar. Bu değişime ayak uyduramayan evin eşyaları liderleri olan tost makinesinin kararıyla Rob’u bulmaya ve hüznü yok etmeye çabalarlar.

Fried Green Tomatoes (1991)

fried-green-tomatoes-filmloverss-2

Fannie Flagg’in Fried Green Tomatoes at the Whistle Stop Cafe adlı romanından uyarlanan, 80’li yıllarda bir huzurevinde son günlerini yaşayan bir kadından dinlediğimiz bir hikayeyi ele alan filmin yönetmenliğini ise Jon Avnet üstlenir. Dostluğun en güzel ve en samimi dille anlatıldığına inandığım Fried Green Tomatoes, 1920’lerde geçen iki kadın, Indie ve Ruth’un benzersiz dostluk hikayesini anlatır. Ötekileştirilenlerin umut dolu hikayesini, özgürlük hareketini, direnişini ele alan film, boğazda düğümlenen bir mücadeleyi ele alır. Döneminin kadınlara ve siyahilere uygulanan baskıyı da ana metninden ayırmayan senaryosuyla, 90lı yılların en güzel dram filmleri arasına adını yazdıran filmin, hem Oscar hem altın küre adaylığı bulunmakta.

“Bilirsiniz bir kalp kırılsa bile aynı şekilde atmaya devam eder.”

My Girl (1991)

my-girl-filmloverss

Howard Zieff tarafından yönetilen film My Girl çoğu kişi için derin yaralar bırakan bir filmdir. Büyümenin getirdiği sancılarla beraber kalbin en değerli yerine sahip olan insanlardan birinin kaybı birleşince ortaya çıkan büyük hüznü ve başa çıkamama sürecini konu alır. My Girl’de Vada ve Thomas birbirlerinin en yakın arkadaşlarıdır. Hatta arkadaşlıkları çocuksu saflık ve bilinmezlik içerisinde aşkın anlamlandırılmaya çabalayan bir şeklidir. Hayatları büyümenin ve bir şeyleri anlamanın çevresinde gelişirken bir gün Thomas arıların ısırması ve alerjinin reaksiyonu sonu hayatını kaybeder. Vada en yakın arkadaşı ve en değerli varlığını kaybedince hayatın içerisinde birçok soru işareti ve korkuyla baş başa kalır.

Ponette (1996)

ponette-filmloverss

Ponette küçük bir kız çocuğudur ve bu küçük dünyasında henüz bir şeyleri anlamaya girişememiştir. Bu birçok bilinmezin olduğu dünyada yanında duran ve ona yol fenerliği yapan tek kişi annesidir. Ancak bir gün annesiyle beraber çıktıkları bir arabaya seyahatinde trafik kazası geçirirler ve küçük Ponette annesinin ölümüyle bu kazada yüzleşir. Aslında bir ölüm ile ilk kez yüzleşen bu çocuk hem ölümün ne olduğunu anlamaya çabalarken hem de annesinin nerede olduğunu idrak etmeye çabalar. Anne özleminin en saf halini gösteren ve hiçbir acının abartılarak gösterilmesine izin verilmeden ilerleyen filmde bir çocuğun iç dünyası izleyiciyi en derinden etkiliyor ve hafızasına kazınıyor.

Dancer in the Dark (2000)

dancer-in-the-dark-filmloverss

Melankolinin iliklerimize kadar işlemesini sağlayan usta yönetmen Lars von Trier’in yine karanlık tarzını gösterdiği, atmosferiyle bizi mutsuzluğun derinliklerine bıraktığı filmi Dancer in the Dark, kalıtsal bir hastalık nedeniyle gözlerini yavaş yavaş kaybeden Selma Jezkova’nın hikayesine yer verir. Masalla gerçeği harmanlayarak, mükemmel bir hikaye ortaya koyan von Trier, bir karavanda yaşayan Çek göçmeni Selma ile oğlu Gene’nin hayatın acımasız seyrinde başına gelenleri, karakterlerin dönüşümlerini ve mücadelelerini anlatır.  Müzikleriyle de izleyicilerin beğenisini toplayan film, aslında müzikal bir trajedi örneği sunar. “Müzikallerde korkunç bir şey olmaz” sözünün tam anlamıyla tezatına tanık olduğumuz Dancer in the Dark, en sert ve gerçekçi dramlardan biri. Yarattığı duygu yoğunluğundan uzun süre kurtulamadığımız filmin müziklerinde ise Selma Jezkova’ya hayat veren Björk’ün ismi yer alıyor.

I’m Sam (2001)

i-am-sam-filmloverss

Sean Penn filmografisine daldığımızda belki de izleyenlerin yüreğini en çok dağlayan karakter Sam Dawson’dır. Küçük kızı Lucy’le birlikte yaşayan, zeka seviyesi yedi yaşında bir çocuğunkiyle eş olan, Beatles hayranı Sam, kızının yedi yaşına basmasıyla birlikte büyük sorunlar yaşamaya da başlar. Çünkü artık o kızına değil, kızı ona bir şeyler öğretmeye başlamıştır. Sosyal hizmet görevlileri bu durumun farkına varır ve artık kızı için yetmeyeceği düşünülen, yetersiz sayılan Sam’in elinden kızını almak için mahkemeye başvurur. Masumluğun simgesi olan Sam’in mücadelesi, film boyunca ıslak gözlerle seyrettiğimiz baba kız ilişkisi ve soundtrackinde yer alan Beatles coverlarıyla izleyenleri derinden etkileyen I’m Sam’in yönetmenliğini ise Jessie Nelson üstleniyor.

Don’t Worry, I’m Fine (2006)

dont-worry-ı-m-fine-filmloverss

Philippe Lioret tarafından yönetilen film Je vais bien, ne t’en fais pas / Don’t Worry, I’m Fine bir kardeş hikayesiyle yola çıkarak bir nefes alamama hikayesidir. Başrollerinde izlediğimiz usta oyuncular Isabelle Renauld, Kad Merad, Mélanie Laurent ile film çok bilinmeden büyük bir kitlenin kalbine dokunmuştur. Filmde Lily İspanya’dan döndükten sonra ailesindeki gerilim ile karşılaşır. İkiz kardeşi babasıyla kavga ettiği için evi terk etmiştir ve aile erkek çocuğu özgür bırakmak için bunu sorun etmemiştir. Ama Lily kardeşine bir türlü ulaşamaz ve bu ulaşamama, en sevdiğinden mahrum büyük bir acıya ve depresyona neden olur. Filmin soundtrack parçası ve sonu unutamayacağınız bir dram yaşatacaktır size.

Never Let Me Go (2010)

never-let-me-go-filmloverss

Yaşadığınız hayatın aslında size ait olmadığını bilerek yaşamak nasıl bir duygudur?  Mark Romanek imzalı Never  Let Me Go, tam da bu sorunun cevabını bulmaya çalışır işte. Aşkları ve dostlukları arasında kalan Kathy, Tommy ve Ruth’a hayat, diğer insanların yaşadığı sıkıntılardan ve kısıtlamalardan daha zorunu sunmuştur. Özgürlük arzusuyla, doğmadan önce çizilen kaderlerini değiştirmeye çalışan bu üç arkadaş için aslında yaşama sebeplerinin başkasının hayatını kurtarmak olduğunu öğrendikleri an her şey altüst olmuştur zaten. O güne kadar, ne olduğunu kavrayamadıkları farklı bir hayat süren gençler farkında olmadan tüm hayatlarını bir donör olarak yetiştirilmeye adamışlardır.  Hailsham adında yatılı bir okulda başlayan hikaye, distopik bir dünyayla buluşturur bizi. Film bittikten sonra bile uzun süre etkisini hissedebileceğimiz türden bir aşk ve umut hikayesi sunan Never Let Me Go, Kazuo Ishiguro’nun aynı adlı romanından uyarlanmıştır.

Oslo, August 31st (2011)

oslo-august-31st-filmloverss

Danimarkalı yönetmen Joachim Trier’in varoluşçu felsefesini gözler önüne serdiği, modern toplumda bireyi, yalnızlığını ve yabancılaşmasını ele alan filmi Oslo, August 31st, Oslo’nun o muhteşem atmosferinin arasına sıkışmış, mutsuz bir adamın hikayesini anlatır. Hayatı dolu dizgin yaşayan, şehrin adeta her köşesini arşınlamış olan Anders, uyuşturucu bağımlılığından kurtulmak için bir rehabilitasyon merkezinde tedavi görmeye başlamıştır. Yaşı ilerledikçe eski alışkanlıklarını geride bırakmaya karar veren Anders, bir günlüğüne normal hayata döner ve bulunduğu merkezden ayrılır. Hikaye de aslında böyle başlar… Film boyunca Oslo’nun sakin sokaklarında gezerken, Anders’in aklını okumaya ve hissettiklerini anlamaya çalışır; adeta bize hayattan acı bir alıntı sunar. Oslo, August 31st, melankoli ve yalnızlığın içerisinde hayatını kaybeden, kalabalığın içinde kaybolan Anders’in hayatını, tüm gün ve gece boyunca sürecek olan geçmiş hatalarının gölgesiyle olan savaşını sunar.

“34 yaşındayım ve baştan başlayamam.”

The Way He Looks (2014)

the-way-he-looks-filmloverss

The Way He Looks, arkadaşlık, aşk ve kıskançlık kavramlarının güzel bir karışımıyla karşımıza çıkıyor.  Görme engelli Leo’yu aşkı anlamaya çalışmasını ve kendisini tanımayı öğrenmesini, cesaretini içten bir anlatımla bize aktaran yönetmen Daniel Riberio, aynı çocuğa aşık olan iki yakın arkadaşı; aşkla arkadaşlık arasında kalmanın verdiği çaresizliği anlatır. Yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan The Way He Looks, umut dolu bir hikayeyi en yalın şekilde, tüm duyguları izleyiciye geçirerek sunmayı başarıyor. Belle & Sebestian’ın There’s too Much Love çalarken, Leo’nun aşkı bulması ve tüm cesaretiyle bunu yansıtması hafızalara kazınan anlardan biri belki de… Görme engelli olduğu için bir sınıf dolusu erkek tarafından dalga geçilen Leo, film boyunca bize umudun ve cesaretin en masum halini gösterir.

-Büyük bir dram isteyen sen değil miydin?

-Hayır. Ben romantizm istemiştim…


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →