· 11 dk okuma

Mutlaka İzlenmesi Gereken 20 Distopya Filmi

Mutlaka İzlenmesi Gereken 20 Distopya Filmi

Distopyalar… Sinema ve edebiyatın çok sevdiği, unutulmaz örneklerle dolu bu tür şüphesiz ki içlerindeki en karanlık atmosferi barındıran temalardan biridir aynı zamanda. Gelecekten daha ne karanlık ne olabilir ki? Dünya tarihi boyunca sürüp giden ölümler ve acılardan ilham alınarak yaratılmış olan distopya eserleri daha önceki yüzyıllardan kopya çekilerek hazırlanmıştır. Tarih tekerrürden ibarettir, evet ve kötüler hiç yok olmaz. Distopyalar en çok bunun altını çizmek için yapılır aslında. Hangi zamanda, hangi dönemde olursanız olun mutlaka biri ortaya çıkacak ve dünyayı olduğundan daha kötü bir hale getirmeye çalışacaktır. Bazı distopyalarda isyan teması öne çıkar bu sebepten bazılarında ise dünyayı olduğu gibi görmenin verdiği bir çaresizlik ve kabullenme… Kimi distopya filmleri bizim daha görmediğimiz zamanlarda geçer. Kimilerinde geçen tarihleri gözlerimizle görmüşüzdür belki, o yüzdendir ki gelecekte geçenleri izlerken o kadar da endişeye kapılmayız. Halbuki kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Şimdi yaşadığımız dünyanın bir distopyadan ne farkı var?

Şimdiye kadar pek çok kült filmin başrolünde olan bu distopya temasının sinemadaki yerini inceleyerek izlenmesi gereken 20 distopya filmini sizin için derledik. İşte mutlaka izlenmesi gereken 20 distopya filmi!

Mutlaka İzlenmesi Gereken 20 Distopya Filmi!

On the Beach (1959)

On the Beach - FilmLoverss

Stanley Kramer’in yönetmenliğini yaptığı, Gregory Peck, Anthony Perkins ve Ava Gardner’in başrollerinde olduğu 1959 yapımı On the Beach listemizdeki en eski distopya filmi. Nevil Shute’nin aynı adlı eserinden uyarlanan film tıpkı diğer distopya örnekleri gibi çekildiği dönemdeki korkuları ve endişeleri açığa çıkarır. O dönemdeki insanların başlıca korkusu olan nükleer savaşı ve akabinde gerçekleşek olayları merkeze alan filmde nükleer savaş çoktan gerçekleşmiştir ve radyasyon tüm dünyayı hızla etkisiz hale getirmiştir. Dünya üzerinde sağlam kalan son yerlerden olan Avusturalya’daki bir ekibin radyasyonun oraya doğru yayılacağını haber almaları ve tedbirler alıp beyhude yere kurtulmaya çalıştıkları film etkileyici ve beklenmedik finaliyle distopya temasının kayda değer örneklerinden.

The Trial (1962)

The Trial - FilmLoverss

The Trial, başarılı bir distopya filmi olmasının yanı sıra sinemadaki en iyi yazar-yönetmen-oyuncu eşleşmelerinden biridir. The Trial; Franz Kafka’nın aynı adlı unutulmaz kitabından uyarlanmış, Orson Welles tarafından yönetilmiş ve başrolünde Anthony Perkins oynamıştır. Kitapları edebiyat tarihinin en çok ilgi çekenleri olmasına rağmen Kafka eserlerinin kült haline gelmiş bir sinema uyarlaması yoktur. The Trial bu eksikliği biraz olsun gidermektedir Kafka severler için. Orson Welles’in “yaptığım en iyi film” dediği The Trial; baş karakter Josef K’nin bir gün uyanıp polisleri karşısında bulmasıyla başlar. Sebebini bilmediği bir suçtan yargılanmaya başlamasıyla neye uğradığı şaşıran Josef K masumiyetini kanıtlamak zorunda kalır. Kafkavari bir karanlığın tüm öğelerini içinde barındıran film Kafka’nın sinemada hayat bulduğu en önemli filmlerden biri olarak da tarihe geçer böylelikle.

Fahrenheit 451 (1966)

Fahrenheit-451- FilmLoverss

1984 ile birlikte distopya edebiyatının en önemli örneklerinden biri olan Fahrenheit 451 Ray Bradbury’in kaleminden çıkmış ve François Truffauf tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Tıpkı edebiyatta olduğu gibi sinemada da aynı türden eserlerden bir adım öne çıkan Fahrenheit 451; devletin tüm kitapları yakmaya karar vermesiyle başlayan amansız bir savaşı anlatıyor. Yakılacak olan kitapların tamamen dünyadan silinip yok olmaması için onları ezberlemeye başlayan bir halk profiline ev sahipliği yaparak sinema tarihindeki en güzel direnişlerden birine de imza atıyor. Tüm kitapları yakmak için görevlendirilen itfaiyeci Montag karakterinin vazifesini sorgulamaya başlaması üzerinden devlet baskısını ortaya çıkaran en başarılı filmlerden biridir Fahrenheit 451.

Night of the Living Dead (1968)

Night of the Living Dead - FilmLoverss

George A. Romero, Night of the Living Dead filmi ile yalnızca korku sinemasına yepyeni bir soluk getirmedi, aynı zamanda şimdiye kadar eşi görülmemiş bir distopyaya imza attı. Sinema tarihindeki ilk zombi filmlerindendir Night of the Living Dead. Daha önce yapılmış başarısız birkaç zombi filmine rağmen Romero 1968 yılında yaptığı bu filmle yıllar sürecek bir akımı fitillemiş oldu. Ardından çektiği devam filmleriyle zombi temasını 21.yüzyıla getirerek teslim etti ve onun miras bıraktığını korku sineması alarak zombilere altın çağını yaşattı. Oldukça düşük bütçeyle çekilen film; dönemin şartları ve konusu göz önüne alındığında hala etkisini koruyan başarılı bir film. Distopya teması ile korku türünü aynı potada eritmesiyle de akıllarda kalıyor.

A Clockwork Orange (1971)

A Clockwork Orange - FilmLoverss

Stanley Kubrick’in ellerinde kendine sinema tarihinde önemli bir yer edinmeyen film var mıdır? A Clockwork Orange da tıpkı usta yönetmenin diğer filmleri gibi kült ve hatta bir efsane haline gelmiş, sinema tarihine damgasını vurmuştur. Geleceğin Britanya’sında geçen filmde Alex ve arkadaşları şiddetin başlıca amaçları olduğu bir hayat yaşarlar. Şiddetin şehrin her yanını sardığı bir ortamda güçlerini ellerine geçirdikleri herkese göstermeye çalışırken bir gün yakalanmaları ve arkadaşlarının ihanetiyle Alex hapsi boylar. Anthony Burgess’in aynı adlı kitabından uyarlanma olan filmle kitap arasında Stanley Kubrick’in kendine özgü sinema dilinden kaynaklanan farklar vardır. Hikayelere her daim kendi imzasını atan Kubrick A Clockwork Orange ile şiddete yeni bir boyut kazandırdı.

Blade Runner (1982)

Blade Runner - FilmLoverss

Yine bir edebiyat uyarlaması olarak karşımıza çıkan 1982 yapımı Blade Runner; Philip K. Dick’in Do Androids Dream of Electric Sheep? adlı kitabından uyarlanmış ve Ridley Scott tarafından yönetilmiştir. Vizyona girdikten sonraki dönemlerde epey eleştiriye maruz kalsa da Blade Runner sinemadaki distopya filmleri arasındaki en başarılı örneklerindendir. Filmin hikayesi 2019 yılının Los Angeles’ında geçer. Bir şirket tarafından üretilip köle gibi çalıştırılan, görünüş olarak insandan farkı olmayan replicant denilen varlıkları öldürmek için görevlendirilen Rick Deckard’ın bu yolda geçirdiği olayları esas alır. Bir yandan yaratıcılarını öldürmek üzere isyana geçen replicantlar, bir yandan isyanı bastırmak için görevlendirilen Deckard’ın kendini sorgulamasıyla ilerleyen film aynı zamanda kara film türünün önemli örneklerinden.

1984 (1984)

1984 - FilmLoverss

Distopya denilince akla ilk gelen isimdir George Orwell. Herkes onu 1948 yılında yazdığı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört isimli politik romanıyla tanır. Yarattığı bu distopya eser dünya edebiyatına damga vurması ve hala güncelliği koruması açısından ölümsüz olarak tanımlanmıştır. Evet, 1984 yılı çoktan geçmiştir, yazarın onu yazdığı dönemdeki bazı kavramlar da öyle. Ama yarattığı ‘Big Brother’ sembolüyle hala herkes tarafından anılır. Zira Big Brother hala varlığını korumaktadır; devlet, halkı olduğu insanları kontrol etmekten ve gözlemekten hiçbir zaman vazgeçmez. Onları kontrol altında tutmanın verdiği güvenle hareket eder. Michael Radford tarafından sinemaya uyarlanan ve Winston Smith karakterini John Hurt’un canlandırdığı 1984 filmi, düşünce ve mahremiyet özgürlüğü, beyin yıkama, propaganda ve yozlaşma üzerine söyleyecek sözleri bulunan önemli bir yapımdır.

They Live (1988)

They Live - FilmLoverss

Kült korku filmi Halloween’in yaratıcısı olan John Carpenter’ın yönetmenliği üstlendiği bu film sistem eleştirisinin sinemadaki en güzel tasvirlerinden biridir. Baş karakter Nada, bir gün bulduğu gözlüğü taktığı anda her şeyi, tüm çıplaklığıyla görmeye başlar. Reklam panoları, insanlar, medya, tüm propagandalar gözüne olduğu gibi gözükmeye başlar. Daha önce farkına varmadığı bu ayrıntıları gördükçe sistemin onları nasıl köleleştirdiğinin ve tektipleştirdiğinin farkına varır. Sistemin insanları uyutmak için nasıl hunharca çalıştığını gözler önüne seren film distopya filmleri içerisinde belki de en korkutucu olanıdır. Sahneleriyle değil ama bildiğimiz bir şeyi bu kadar açık şekilde anlattığı için.

Delicatessen (1991)

delicatessen- FilmLoverss

Delicatessen belki de bu karanlık atmosferli filmler içerisinde renkli yapısı ve sürrealist anlatımıyla türünün en ender örneğidir. Diğer filmler gibi karamsarlık içinde ilerlemez, politik kavramlar üzerinde çok durmadan en ağır konuları başarıyla aktarabilmiştir seyircisine. Amelie filminin yönetmeni olarak tanıdığımız Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro’nun yönetmenliğini üstlendiği 1991 yapımı film ikilinin tarzlarını en başarılı şekilde gösterdikleri film olarak da anılabilir. Fransa’da savaş sonrası bir apartman dolusu insan ile apartmanın sahibi ve aynı zamanda kasabın, apartmana yeni taşınan bir gencin peşine düşmelerini anlatan benzersiz bir filmdir. Savaş sonrası açlık tüm apartmanı istemedikleri şeyleri yapmaya itmiştir. Film savaşın halkın üzerinde verdiği zararı en çarpıcı biçimde ortaya koyar.

Strange Days (1995)

strange-days-FilmLoverss

James Cameron’un senaryosunu yazdığı ve Oscar’lı yönetmen Kathryn Bigelow’un imzası bulunan film eski milenyumun son günleri üzerinden 1999 yılının Los Angeles’ını anlatıyor. Ralp Fiennes ve Angela Bassett’in başrollerinde olduğu film; eski bir polis olan Lenny Nero’nun eline geçen bir diskte gördüğü cinayeti araştırmasıyla derinlere indiğinde gerçeklik kavramını sorgulayan filmlerden. Finaliyle ve geleceğe dair yaptığı tahminlerle şaşırtan bu kara film, milenyumun korkutuculuğu üzerinden ilerler. Yeni bir devir, bilinmeyen bir geleceğe doğru insanlık ilerlerken vicdan kavramının sorgulanmasıyla seyirciye de açık bir kapı bırakan film izleyicilerinden tam not almıştır.

Twelve Monkeys (1995)

12_Monkeys

Bilim kurgu türünün en güzel örneklerinden olan Twelve Monkeys zaman yolculuğu kavramını irdelemesiyle birlikte geçmiş ve gelecek kavramları üzerine yoğunlaşır. Terry Gilliam tarafından yönetilen film Bruce Willis’in canlandırdığı James Cole karakterinin yaşadığı 2035 yılında bir virüs tüm dünyaya yayılarak herkesi yok etmeye başlamıştır. Herkesin yeraltında yaşamaya mahkum olduğu bu dönemde Cole geçmişe giderek virüsün yayılmasını engellemeyi teklif eder ve 1996 yılına geri döner. Ama işler planlandığı gibi gitmez . Cole 1990 yılına gönderilir ve bir anda kendini akıl hastanesinde bulur. Terry Gilliam’ın distopik üçlemesinin ikinci ayağı olan Twelve Monkeys üçleme içindeki en başarılı film. Diğer iki film ise Brazil (1985) ve Zero Theorem (2013).

La Cite des Enfants Perdus (1995)

la cite des enfants perdus - filmloverss

Listemizdeki ikinci Jean-Pierre Jeunet – Marc Caro işbirliğiyle karşı karşıyayız. Birlikte oldukça kaliteli ve benzersiz filmler çıkaran ikilinin bu filminde düşler ve çocuklar başroldedir. Rüya göremeyen bir bilim adamı olan Krank şehirdeki küçük çocukları kaçırarak onların rüyalarını çalmayı hedeflemektedir. Ama Krank, bir balina avcısı olan One’ın kardeşini kaçırarak sert kayaya toslar. One bundan sonra kardeşini arayıp bulmak için ‘Kayıp Çocuklar Şehri’ne doğru bir yolculuğa çıkarak kardeşini bulmayı başlıca amacı haline getirecektir. Yönetmenlerin alışık olduğumuz stilleriyle yine sürrealist, epik ve renkli anlatımıyla alışık olmadığımız bir distopya filmi.

Gattaca (1997)

gattaca-FilmLoverss

Andrew Niccol’un yönetmenliğini yaptığı, Ethan Hawke, Uma Thurman ve Jude Law’ın başrollerinde olduğu Gattaca ise genetik bilimi merkezine alan, uzaya gitmek için uğraşan bir adamın hikayesini anlatıyor. Mistik bir havayla örtülen film uzak olmayan bir gelecekte uzay yolculuklarının bahsi geçen bir zamanda geçiyor. Bilim kurgu tarafı ağır basan film, mükemmel bir ırk yaratmak uğruna harcanan çabada geride kalanların da yaşamlarına odaklanıyor. Irkçılığın kendini ‘gen ırkçılığı’ olarak gösterdiği bu yapım kimilerine göre hiç de imkansız değil.

The Matrix (1999)

matrix - filmloverss

1999 yılında Wachowski Brothers tarafından yapılan, tüm dünya sinemasına bir anda etki eden bu film birçok kişinin sinema anlayışına yepyeni bir soluk getirdi. Bilim kurgu ve felsefenin karışımından ortaya çıkan The Matrix yaşadığımız evrenin sırlarını ve gerçeklerin ardındaki sır perdesini keşfeden Neo’nun bakış açısından ilerler. Neo ile birlikte biz de yaşadığımız evrenin ve hayatın tüm sırlarını keşfederiz. Onunla birlikte kafamızdaki soruları cevaplar ve her saniye şüpheye düşeriz. Kimilerinin sinemada bir devrim olarak bahsettiği The Matrix serisi çıktığı günden bu güne hala araştırılan felsefesi ve derin ana fikriyle sinema dünyasına damga vurdu.

Children of Men (2006)

children of men

2027 yılındayız. Dünyada 18 yıldır hiçbir çocuk doğmuyor. İnsanlığın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması sinemada her daim kendine yer bulan bir konu. Ama Children of Men gibi farklı ve özgün bir anlatımla beyazperdeye bu fikrin aktarılması her filmde görülen bir şey değil. Eski eşi aracılığıyla genç bir kadını kaçırma planına dahil olmak zorunda kalmış Theo (Clive Owen)’nun gerçekleri öğrendiğinde kendini bir anda insanlığın kurtarıcısı pozisyonunda bulması hiç beklemediği bir şeydi. Çünkü kaçırdıkları genç kadın hamiledir ve bu bebek -eğer doğarsa- 18 yıl sonra doğan ilk bebek olacaktır. Bir şekilde genç kadınla birlikte yalnız başına kalan Theo insanlığı (ve kendilerini) kurtarmak için çareyi otoriden kaçmakta bulacaktır. Alfonso Cuaron’un ellerinde Children of Men son yıllarda yapılan distopik filmler arasında bir adım öne çıkıyor.

Canavarlar Sofrası (2011)

the-monsters-dinner-filmloverss

İlgi çekici konusuyla dikkatleri üstüne çeken Canavarlar Sofrası listemizdeki tek Türkiye yapımı film. Kusursuzlar ile yaptığı çıkışla tanınan yönetmen Ramin Matin’in ilk filmi olan Canavarlar Sofrası dönem ve zaman itibariyle seyirciye hiçbir ipucu vermiyor. Herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede geçen bu film iki evli çiftin bir evde bir akşam yemeği yemesini anlatıyor dıştan bakıldığında. İçine girildiğinde ise seyircilere bambaşka bir dünyayı tanıtıyor. Korku, paranoya, baskı ile çerçevelenen film dört kişinin üzerinden tamamen vahşi bir dünyanın parçası olduğumuzu hatırlatıyor. Tamamı İngilizce çekilen film, Türk sinemasında daha önce denenmemiş anlatım tarzıyla gösterildiği festivallerde ilgi kadar tepki de görmüştü.

The Congress (2013)

the congress - filmloverss

Robin Wright’ın kendini canlandırdığı ve zamanı geçmiş bir aktris olarak arz-ı endam ettiği hikaye, oyuncuların kendilerini yapım şirketlerine sattıkları ve bir makine sayesinde klonlanlandıkları bir zamanda geçiyor. Böylelikle oyuncular hiç yaşlanmayacaklar, zamanları geçmeyecek ve her daim en genç halleriyle ve en iyi performanslarıyla kamera karşısına ‘geçebilecekler’. Wright ilk başta bu fikre dirense de, yılların ağırlığı üstüne çöktükçe bu teklifi kabul eder. Filmin ilk yarısı normal seyirde ilerlerken ikinci yarısından itibaren animasyona geçmesi filmin orjinalliğini kat be kat arttırıyor.

How I Live Now (2013)

How I live now 2013

Babası tarafından kırsalda yaşayan kuzenlerinin yanına gönderilen bir genç kızla açılan film ilk bakıldığında sıradan bir dram-gençlik filmini andırıyor. Kuzenlerinin yanına vardığında onların doğal ve özgür yaşamlarına olan şaşkınlığını yeni yeni atarken Daisy bir anda kendini savaşın içinde bulur. Aşık olduğu genç ve küçük kuzeni askerler tarafından alıp götürülen Daisy şimdi yanında kalan küçük kızla onların peşine düşücektir. Başarılı bir savaş eleştirisi taşıyan film yarısında değişen yapısıyla seyircisini şaşırtıyor.

Koinonia (2014)

Koinonia-2014

Ekonominin çöktüğü ve birçok insanın telef olduğu bir zamanda bir zamanda geçen film eskiden bir aile babası olan ve şimdi yalnız kalan bir adamın hayatta kalma mücadelesine odaklanıyor. 2014 yılında çekilen filmin yönetmenliğini Andrew Finnigan üstlenirken başrollerde ise Tony Doupe ve Madeline Anderson bulunuyor. Faraday ismi verilen yere gitmeye çalışan John’un hikayesine odaklanan film sessiz ama güçlü yapısıyla dikkati çeken filmlerden.

The Lobster (2015)

Lobster

Geçtiğimiz yıl Yorgos Lanthimos tarafından çekilen The Lobster yılın en ilgi çeken filmlerinden oldu. Colin Farrell ve Rachel Weisz’in başrollerinde oynadığı film birçok festivalden ödülle dönmüştü. Filmin geçtiği dönem ve zaman itibariyle ilişkisi olmayan kişilerin bir otele kapatılarak burada kendilerine eşleşmek için bir partner bulmalarını gerektiren, aksi takdirde kendi seçtikleri bir hayvana dönüşecekleri film son yıllarda yapılan en ilginç filmlerden biriydi. Öyle ki herkesin çok beğendiği bu film kısa zamanda en iyiler arasına girmeyi başardı. Hem kendi dönemi, hem de türü içerisinde.


Ali Kara

Ali Kara

79 yazı · 1996 yılının Mayıs ayında doğdu. Sinemayla Wes Craven filmleri sayesinde tanıştı. Korku sinemasına olan tutkusu daha sonra sinemanın tüm türlerine yayıldı. Bir ortaokul piyesinde sahneye çıktıktan sonra oyuncu olmaya karar verdi. Yıllarca tiyatro sahnesinin tozunu yuttuktan sonra asıl tutkunu olduğu sinemaya yönelip Yeditepe Üniversitesi Radyo TV Sinema bölümüne başladı. İlk kısa filmini de aynı yıl burada çekti. Şimdi ise yeni filmlerin, senaryoların ve hikayelerin peşinde.

Yazarın diğer yazılarını gör →