Mutlaka İzlenmesi Gereken 10 Uzay Filmi
Ridley Scott’ın yönetmenliğini üstlendiği, başrolünde Matt Damon’ın yer aldığı ve Dünya’dan milyarlarca kilometre uzak bir gezegende Mark Watney adlı bir astronotun yaşadıklarını konu alan The Martian’ın vizyona girmesiyle uzayda geçen mutlaka izlemeniz gereken bilimkurgu ve fantastik filmlerini hatırlayalım istedik.
Mutlaka İzlenmesi Gereken 10 Uzay Filmi
Le Voyage dans La Lune (1902)

Bırakın mutlaka izlenmesi gereken uzay filmlerini, genel bilimkurgu türü içerisinde kesinlikle izlenmesi gereken filmlerden biridir Le voyage dans la lune. Georges Méliès’nin çağın ötesinde bir hayal gücü ile kotardığı, sinema tarihinin ilk bilimkurgu filmi olarak gösterilen Le voyage dans la lune, Jules Verne’nin Aya Yolculuk ve H.G. Wells’in Ay’daki İlk İnsanlar kitaplarına sırtını yaslarken Méliès’nin yenilikçi kurgu anlayışı ile sinema tarihinin klasikleri arasına girmeyi başarıyor. Öyle ki, 113 yıl sonra bile Méliès’nin hikaye anlatıcılığında aştığı önemli eşiği konuşmaktayız. Unutulmaz klasiğin restore edilerek renklendirilen ve müzik eklenen versiyonunu izlemek isteyenleri şöyle ağırlayabiliriz.
2001: A Space Odyssey (1968)

Stanley Kubrick’in 1968’de yönettiği 2001: A Space Odyssey yalnızca bilimkurgu türünün öncü filmleri arasında yer almakla kalmıyor aynı zamanda bilim ve sinema adına büyük adımlar atılmasına vesile oluyor. Baş döndüren set düzenekleri ve epik çekimlerin yanı sıra senaryonun her bir satırının açığa çıkardıkları heyecanımızı taze tutmaya yetiyor da artıyor bile. Arthur C. Clarke’ın kaleme aldığı muazzam romandan uyarlanan film, insan aklı ile yaşadığımız evren arasındaki büyüleyici köprünün somut bir örneği. Bu noktada bilimkurgunun uçsuz bucaksız derinliklerinde kaybolan Kubrick’in uzay ve renk kullanımını bir ressam edasıyla hayata geçirmesi yaklaşık üç saatlik bir hipnoz etkisi yaratıyor. İnsan ırkının bilinçaltını yansıtan film müzikleriyle beraber Kubrick, bilimin göz bebeği olan uzayın kapılarını bugüne kadar belki de hiç tanık olmadığımız bir biçimde ve hayal gücümüzü zorlayarak aralıyor.
Solaris (1972)

Andrei Tarkovski ‘nin Ikarie XB-1’in esinlendiği kitabın da yazarı olan Lem’in aynı isimli romanından beyazperdeye uyarladığı film, Solaris gezegenini izleyen uzay üssünde garip olayların yaşanması üzerine dünyadan üsse gönderilen Kris adlı bir doktorun hikâyesini konu alıyor. Zihninin kendisine oyun oynayıp oynamadığı ikileminde kalan Kris, bu yolculukta karşılaştığı olaylar neticesinde geçmişiyle yüzleşmeye başlıyor. Bilimkurgunun yanı sıra psikolojik temalarıyla da seyirciyi sarsan ve yoğun bir yalnızlık hissi tattıran filmin büyüleyici sinematografisi de Solaris’i sinema sanatının zirve noktalarından biri yapmaya yetiyor.
Star Wars IV: A New Hope (1977)

Bilimkurgu filmleri arasında efsanevi bir seri olarak adını yazdıran Star Wars serisinin George Lucas tarafından yazılan ve yönetilen yapım sırasına göre serinin ilk filmi olan Star Wars IV: A New Hope, hikâyenin kronolojik sırasına göre de dördüncü filmidir. Başlangıcında yıldızların arasından akan yazının başında da “uzun uzun zaman önce uzak bir galakside…” diye tasvir edildiği gibi filmin uzak gezegenlerde geçtiğini öğreniriz. Pek çok hayran tarafından serinin en sade ancak en güzel filmi olarak nitelendirilen A New Hope, teknolojik yeterlilik açısından öncül üçlemeye nazaran daha zayıftır. Üstelik bilimsellikten ziyade sırtını özellikle güç denilen bilinmeyen bir varlığa yaslaması filmin tür olarak bilimkurgunun ötesinde fantastik tür içerisinde değerlendirilmesine yol açar. Buna ek olarak zaten filmin hikâye odaklı olması ve bu sadeliği koruması da serinin önemli filmi olarak hafızalarımıza kazınır.
Alien (1979)

İlk uzun metraj filmi The Duellists ile dönemin takip edilmesi gereken yönetmenleri arasına giren Ridley Scott’ı usta sinemacılar kulvarına sokan film, sonradan büyük bir evrene ev sahipliği yapacak olan serinin ilk filmi Alien olmuştu. Dan O’Bannon’ın senaryosunu yazdığı Alien’ı uzayda geçen diğer bilimkurgu filmlerinden ayıran en önemli noktalardan biri tekinsiz bir atmosfer eşliğinde hikayesini ilmek ilmek işleyerek izleyici üzerinde muazzam bir gerilim yaratmasıydı. İnsanlığın bilinmedik bir evrende karşılaştığı büyük tehlikenin altını inanılmaz görsellerle çizmeyi başaran Scott’ın yanı sıra, günümüzde güçlü kadın karakterler denildiğinde akla ilk gelen rollerden biri olan Ellen Ripley’ye can veren Sigourney Weaver’ın performansını da unutmamak gerek.
Apollo 13 (1995)

Gerçeklik üzerine yapılan ufak ama mühim değişikliklerin beyazperdeye yansıması olan Apollo 13’i sürükleyici kılan en önemli özellik, yönetmen koltuğunda gördüğümüz Ron Howard’ın vermek istediği mesajları gereğinden fazla dramatikleştirmeden ve dolaysız yoldan izleyiciye aktarmış olması. Uzay gibi kapsamlı bir materyali ortaya çıkarmak adına filmi sıkıcı ve gereksiz detaylarla boğmayan Howard, tek amacı olan hikayeye odaklanıyor ve böylece uzayın derinliklerine doğru kusursuz bir yolculuğa çıkarıyor. Apollo 13’nin ardında yatan bilimin öylesine detaylı ve duru bir şekilde ele alınmasının yanı sıra kullanılan teknolojinin görsel bir şölene imza atması, gerilimi doruklarda yaşamanıza ve içinizde hissetmenize vesile olacak; uzaya belki de hiçbir zaman çıkamayacağınızı düşünseniz bile.
Wall-E (2008)

İlk uzun metraj animasyon çalışması Finding Nemo ile Oscar kazanan Andrew Stanton’un yönetmenliğini yaptığı Wall-E, gelecekte insansız bir dünyayı tasvir ediyor. Dünya aşırı kirlenme sebebiyle çöp yığınına dönüşmüş; doğa da bundan nasibini alarak kirliliğe yenik düşmüştür. Wall-E ise bu çöpleri temizlemekle görevlendirilmiş bir robottur. Bir başına kaldığı dünyada bu sıradan hayatı gezegene gönderilen bir arama motoru olan Eve ile tanışınca değişmeye başlar. Uzun yıllardır hissetmediklerini Eve’e hissetmeye başlayan Wall-E, Eve ile birlikte galaksiler arası bir maceraya atılırlar. Altı dalda Oscar’a aday olan bu efsanevi animasyon törenden Yılın En İyi Animasyon dalında Oscar Ödülü ile ayrılmıştır.
Moon (2009)

Duncan Jones’un ilk yönetmenlik deneyimi olan Moon, bilimkurgu türüne ustalıkla yön veren gösterişli bir yapım. Herkesçe bilinen gerçekleri, muazzam bir patlamayı, sonsuzluğu ya da bir noktadan sonra bezdiren hızlı geçişleri içermeyen film, bilimkurgu hayranlarını memnun edecek bir biçimde yapay zekaya odaklanırken soyutlanmanın bir süre sonra psikoza dönüşüp dönüşmeyeceğini biyoetik çerçeveden ele alıyor. Nathan Parker tarafından senaryolaştırılan Jones’un kendi hikayesi, mantık kavramının altını başarıyla dolduruyor ve böylelikle ortaya oldukça basit görünen ama bir o kadar da zeka ürünü Moon çıkıyor. Filmin ‘akıl ve düşünme yetisi’ üzerine kurulması ve uzay konseptli yapımlarda sıklıkla gördüğümüz geleneklerin yanına bile yaklaşmaması dahası Jones’un olaylar arasındaki bağlantıları sinemaseverlerin kuracağı biçimde şekillendirmesi, Moon’un bir bilimkurgu filmi için izlenebilecek en iyi yol olduğunu kanıtlıyor.
Gravity (2013)

Y tu Mamá También ve Children of Men gibi filmlerin arkasındaki isim olan Alfonso Cuarón’un inanılmaz teknik bir başarı ile kotardığı Gravity için pek çok olumsuz eleştiri getirebilirsiniz. Bilimsel doğruluk anlamındaki noksanlıklarından, karakter motivasyonlarının tam olarak yedirilemediği senaryosuna; didik didik edildiğinde eksikliklerine ulaşabileceğiniz bir film Gravity. Fakat Gravity’nin 2014 yapımı Interstellar’dan farkı burada devreye giriyor: Film ikinci planda bir hikaye anlatırken odağını hikayeden ziyade teknik bir mükemmeliyet ile kotardığı uzay tecrübesine çeviriyor. 13 dakika uzunluğuna varan tek planları, görsel metaforları ve inanılmaz sinematografisi ile Gravity niyetini filmin en başından beri belli ediyor. Gravity’nin kendi eksiklerinin farkında oluşu, izleyicinin filmi bir uzay tecrübesi olarak görmesine vesile olan diğer bir etmen oluyor.
Interstellar (2014)

Christopher Nolan’ın En İyi Görsel Efekt dalında Oscar Ödülünü kazanan ve Matthew McConaughey’nin başrolünde yer aldığı filmi Interstellar, dünyada yaşamın imkânsızlaşmaya başlamasıyla bir grup astronotun bir solucan deliğinin içinden geçerek yaşanabilecek bir gezegen aramak için yıldızlararası bir yolculuğa çıkmasını konu alıyor. Ödüllü görsel efektlerine eşlik eden Hans Zimmer imzalı şahane müzikleri ile seyircisini görkemli bir uzay yolculuğuna çıkaran film pek çok tartışmaya da konu oldu. Bir Nolan filmi olarak beklentileri yeteri kadar karşılamamış ve epik finaliyle hayal kırıklığı yaratmış olması filmin başyapıt olarak değerlendirilmesinin önüne geçmeye engel olamamıştır.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →