Kadınların Yol Hikayeleri Üzerine 7 Başarılı Film!
Sinema dünyasının vazgeçilmezlerinden biri olan ve kökleri çok eskilere kadar uzanan yol teması, 20. yüzyılın gelişen koşullarıyla beraber mekan, hız, sinema ve teknolojiyi bir araya getirerek sinemaseverlere yeni bir heyecan sunmaya devam ediyor. It Happened One Night, The Grapes of Wrath, The Wizard of Oz gibi kült klasiklerden; 60’lı yıllara damgasını vuran Easy Rider ve Bonnie and Clyde‘a ve elbette ki George Miller’ın efsanevi serisi Mad Max‘e kadar sinemaseverlere oldukça geniş bir yelpaze sunan yol filmleri her daim etkisini sürdürecek gibi duruyor. Öyle ki, yol filmleri cinsiyet, ırk ve sınıf ayrımı gibi pek çok alt tema ile olay örgüsünü şekillendirerek farklı pencerelerden bakıyor sinemaya. Bu noktada, toplumsal değişimin de katkılarıyla beraber, sistemin ayrılmaz bir parçası haline gelen kadın özgürlüğü hareketi ve bunların ışığında ayrı bir önem kazanan insan hakları elbette ki yol filmlerinin gelişmesine olanak sağladı diyebiliriz. Western filmleri döneminden bu yana çizilen yardıma ve erkeklere muhtaç bir kadın figürü zamanla yerini kadınların yön verdiği, güçlü feminist altyapıya sahip yol filmlerine bırakmaya başladı. Biz de bu vesileyle kadınların yön verdiği dahası kadına şiddet, tecavüz, meşru müdafaa, intihar ve toplumun patriarkal yapısını ve bunların ardında yatan gerçekleri gözler önüne seren yol filmlerini sizler için derledik.
Faster, Pussycat! Kill! Kill! (1965)

Russ Meyer’in yönetmenliğini üstlendiği 1965 yapımı Faster, Pussycat! Kill! Kill!, striptiz kulüplerinde dans eden ve arabalarıyla dolaşmaya çıkıp kendilerini çöllere vuran üç dansçı Varla, Billie ve Rosie’nin etrafında dönüyor. Hız, cinsellik ve şiddet temalarından beslenen film her ne kadar merkezine kadın karakterleri yerleştirse de, vücutlarıyla ön plana çıkan kadın tasvirinden mütevellit filmin feminist bir yapıya bürünemediği düşünülebilir. Ancak erkek hegemonyasını yıkmak adına intikam duygusuna yer verilmeksizin gönüllerince eğlenen, zevk ve para için erkeklere şiddet uygulamayı yeğleyen hatta belki de öldürmeyi göze alan karakterlerin güçlü yapısı dikkatlerden kaçmıyor.
Thelma & Louise (1991)

Ridley Scott’ın bugün bile adından söz ettiren başyapıtlarından biri olan Thelma & Louise, Susan Sarandon ve Geena Davis’in canlandırdığı ikilinin dostluğunun yanında, ataerkil adalete karşı çıkan yapısıyla hala akıllardan çıkmayan bir yapım. Thelma’nın tecavüze uğraması ve Louise’in tecavüzcüyü vurması ile ikilinin başta polis olmak üzere herkesin hedefi haline gelen bir insan avının tam ortasına düşmesi kaçınılmazdı elbette ki. Ancak Callie Khouri’nin ilk senaryo denemesi sayesinde ataerkil sisteme karşın kendilerini belki de tamamen sıradan bireyler olarak tanımlayabilecek iken beklenmedik bir yolculukla hayatlarını ve pek çoklarının hayatını sonsuza kadar değiştiren Thelma ve Louise’in her anlamda yeni bir soluk getirdiği gerçeği yadsınamaz. Filmin özgürlük ve coşku isteğiyle yanıp tutuşmasının yanı sıra Thelma ve Louise ikilisinin rüzgarda uçuşan saçlarıyla sevince boğulması bile filmi izlemek için yeterli bir sebep.
Leaving Normal (1992)

Edward Zwick’in yönetmenliğini üstlendiği Leaving Normal komedi ve dramanın ustaca harmanlandığı yol filmlerinden biri olarak çıkıyor karşımıza. Başrollerinde Christine Lahti ve Meg Tilly’nin yer aldığı filmin hikayesi, ülkenin bir ucundan diğer ucuna uzanan bir yolculuğun başkahramanı olan iki kadının ve yaşadıkları zorlukların etrafında dönüyor. Bazı noktalarda pek çok sinemasevere Thelma & Louise’i hatırlatsa da, kendi içinde bütünlüğü olan ve samimiyetini izleyenlere aktarabilen bir yapım olduğu gerçeği de gözlerden kaçmıyor. Zwick’in alışılmadık karakter portreleri çizmesi ve konunun içinde kaybolmalarından ziyade filme yön veren iki kadın karakteri filmin odağına yerleştirmesi Leaving Normal’ın en dikkat çeken özelliklerinden biri. Ayrıca filmin aile içi şiddeti, çocuk bakımı ve evi çekip çeviren kadınların hikayesini ele alma biçimiyle, 90’ların öne çıkan yapımları arasında yer aldığını söyleyebiliriz.
Boys on the Side (1995)

Herbert Ross’un ölmeden önce çektiği son film olan Boys on the Side, Whoopi Goldberg, Drew Barrymore ve Mary-Louise Parker ile hayat bulan üç arkadaşın çıktığı yolculuğu konu alıyor. Bu bağlamda Boys on the Side kadınların yön verdiği bir film olmasıyla beraber üç arkadaşın arasındaki güçlü bağın da bir yansıması hiç kuşkusuz. Bunların yanı sıra LGBTİ, AIDS, ‘bekar anne’ etiketi ve anne-kız ilişkilerine farklı bir bakış açısı sunan film, erkek hegemonyasından uzaklaşmak adına uzun bir yolculuğa çıkan kadın karakterlerin arasındaki sevgiyi ve gücü çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Kadın dayanışması ile birlikte yeni ufuklara yelken açması bakımından aynı türdeki pek çok film ile benzerlik gösterdiği düşünülen Boys on the Side’ın belli noktalarda orijinalliğini ortaya koyduğunu söyleyebiliriz; özellikle bir arkadaşlığın adım adım dönüştüğü güçlü aile bağı ile.
Death Proof (2007)

70’li yılların slasher ve seri katil filmlerine karşı bir saygı duruşu niteliğinde olan Quentin Tarantino imzalı Death Proof’ta üç arkadaş -Arlene, Shanna ve DJ “Jungle” Julia Lucai- Julia’nın doğum gününü kutlamak adına Texas’a doğru bir yolculuğa çıkar; Kurt Russell’ın canlandırdığı psikopat ve kadın düşmanı bir dublörün filmlerde kullandığı ölüm geçirmez arabasının hedefinde olduklarını bilmeden elbette. Daha sonra Robert Rodriguez’in yönetmenliğini üstlendiği Planet Terror eşliğinde iki film birden özelliğiyle Grindhouse adı altında tekrar gösterilen Death Proof’un 70’lerin Amerikan sinemasına yaptığı göndermeler takdire şayan. İstismar filmleri arasında dikkatleri fazlasıyla üzerine çeken bu yapım, odak noktasındaki kadınları çıplaklıkla tasvir etmemesiyle de farklı bir rota çiziyor diyebiliriz. Filme feminist bir bakış açısıyla yaklaştığımızda aklımıza ilk gelen şey, gerçek dünyada kadınların yaşadıkları şiddete karşı adalet arayışının belli sınırları aşamadığı dahası adalet eğer ki yerini buluyorsa bunun yavaş yavaş gerçekleştiği oluyor. Belki de bu yüzden adaletin inatla ve hızla yerini bulduğu hikayelere ihtiyacımız vardır ki bu da Tarantino’nun dokunuşlarıyla karşımıza çıkıyor. İlk bakışta klasik bir Quentin Tarantino filmi gibi gözükse de, ‘kendi kurallarını kendin koy’ mantığıyla hareket eden, peşlerinden gelen Mike’a boyun eğmek yerine Mike’ın peşine düşmeyi göze alan kadınları merkezine alan Death Proof; patriarka, cinsiyetçilik ve kadına şiddete karşı sağlam bir duruş sergiliyor.
Tracks (2013)

Yönetmen koltuğunda John Curran’ı gördüğümüz Tracks, hem harika hem yürekleri burkan bir yolculuğun yanı sıra güçlü ve inatçı karakterlerin beyazperde ile buluşması olarak nitelendirilebilir. Robyn Davidson’ın kaleme aldığı anılarından yola çıkılarak sinemaya uyarlanan film 70’li yıllara doğru bir yolculuğa çıkarıyor izleyenleri. Filmde Davidson’a hayat veren Mia Wasikowska, insanlara olan inancını yitiren, cinsiyet ve sınıf ayrımının verdiği tahribattan dolayı acı çeken bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Pek çok yol filminde olduğu gibi Robyn (Wasikowska)’in de binlerce kilometre yol alıp, kendini yeniden keşfetmeye çalıştığı ve yoluna tek başına devam etmek istediği için Avustralya macerasına atıldığını hatırlatalım. Sinematografisiyle de alkışları toplayan Tracks, uçsuz bucaksız çöllerin dile gelmiş hali adeta.
Wild (2014)

Jean-Marc Vallée’nin yönetmenliğini üstlendiği Wild, Cheryl Strayed (Reese Witherspoon)’ın geçmişini tekrar gözden geçirmek ve kendini keşfetmek adına Minnesota’dan Pacific Crest Trail’e doğru bir yenilenme yolculuğuna çıkmasını konu alıyor. Strayed’in anılarının yer aldığı Wild: From Lost to Found on the Pacific Crest Trail kitabından uyarlanan Wild, yaklaşık 1000 km’lik bir yolculuğun yanı sıra Strayed’in kendi kefaretini ödemesine odaklanıyor bir nevi. Annesinin ölümünden sonra toparlanamayan Strayed’in eroin ve seks bağımlığına rağmen bir kadın olarak tek başına hem fiziksel hem de ruhsal yönden ayakta kalmaya çalışması Wild’ın halihazırda 2014’ün en iyi feminist filmlerinden biri olarak gösterilmesine de olanak sağladı. Bunlara karşın kitabın birebir uyarlanmaya çalışılmasından dolayı gerek feminizm gerekse özgürlük, varoluşçuluk gibi kavramların filme yedirilmesinde yaşanan birtakım sıkıntılar olduğunu düşünen bir taraf da var. Öyleyse sözü Strayed’in kendi cümleleriyle bitirelim: “Annemin kızı olarak her zaman kontrolü elimde tutmalıyım. Bu bir feminizm hikayesi, gelecek neslin kadınları için daha iyisini yapmayı uman kadınların hikayesi.”
Damla Durmaz
166 yazı · 1989 yılında Denizli’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İlköğretim Matematik Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Halen İstanbul Teknik Üniversitesi Ekonomi bölümünde yüksek lisans yapmakta. Güne müzikle başlar, günü müzikle kapatır. Gece yaşamayı, gündüz uyumayı sever. Sinema ile dünyayı unutur haliyle. Tüm bunlardan artakalan vaktinde ise küreselleşmeye inat azimle akademisyen olmaya çalışır.
Yazarın diğer yazılarını gör →