· 3 dk okuma

Kadın Kadındır

Kadın Kadındır

Godard ve yeni akım… İlk bakışta doğal bir eşleşme gibi görünüyor, öyle değil mi? Ne de olsa “teatral” sekansların fink attığı bir sinema filminde nispeten ‘normal’ bir insan kendisi: İnsanüstü güçleri yok, dahası mücadelenin arkasında saf ideallerden ziyade çocukluk travmaları ve intikam duygusu var. Bu saydıklarımızın hepsini hemen hemen her Godard filminde rastlamak mümkündür. Picasso’nun ‘yaratıcılığın baş düşmanı iyi zevktir’ diye bir sözü vardır. Kötü zevkin ya da ‘kötü film’lerin sinema seyircisinin nazarında ve sinema kültüründe ayrı bir yeri vardır gerçi ama yine de ‘iyi zevk’ sinema için de bir tehdit olarak görülebilir hala. Sinema üzerine olan bu tematik bakış açısıyla Godard vasıtası ile çoğu kez karşılaşıyoruz, işin en çekici yanı ise sanırım Godard bu ihaleyi bir tehdit unsuru olarak masaya yatırmaktansa beyazperdede kendine has duruşuyla durumu lehine çevirmeyi başarmıştır. Özellikle yönetmenin bu filmde de sık rastladığımız kendine has olan durumu biraz geniş çerçeveye yaymak gerek zira bir filmi anlamanın en iyi yolu onunla aynı bardaktan su içermişçesine yönetmeni tanımaktan geçer.

UNE_FEMME_EST_UNE_FEMME

Bir filmde çekim ölçeklerinin genelden, detaya doğru sıralanması tercih edilen bir yöntemdir. Seyircinin gerçek hayatında da alışık olduğu algılama biçimi budur. Ama elbette sinemada bunun tam tersi olan tümevarım yöntemi de sıklıkla kullanılır. Seyircide merak uyandırmak istendiğinde, onu tekinsiz bir hisse sürüklemek amaçlandığında tümevarım yöntemi son derece başarılı sonuçlar verir. Bu yöntemde yönetmen, önce mekana dair bir detayı göstererek işe başlar, sonra yavaş yavaş resimlerini büyüterek seyircinin merakını giderir. Godard “une femme est une femme” filminde tümevarım sadece sahneleri planlara ayırırken değil, bir nesne veya özneyi tek başına resmederken de sıklıkla başvurduğu bir yöntemdir. Bu sayede filmi izlediğimiz esnada beynimiz daha önce tanımış olduğu nesne veya özneye ait detayları gördüğünde, hafızasındaki bilgileri kullanarak, onu bütüne tamamlar. Sinema, sahnelerin planlaması aşamasında görsel hafızamızın bu yeteneğinden de sıkça yararlanır. Öyle ki Godard bu yapımda bir kadını tamamen beyazperdeden tiyatro sahnesine taşımıştır. Onu anlamak, ona dokunmak belki de onu ağlatmak… “Evet, evet bir kadını nasıl anlayabiliriz ya da o neden ağlar ki?” sorularını seyircinin zihninde bir alev misali yakmıştır. Bu durumun en can alıcı kısmı ise bunu bir sinema ögesi olarak değil sanki bir tiyatroya gitmişiz de en öndeki koltukta oyuncuların oynadıkları karakterler üzerinde bizi birer pranga havasında yansıtmasıdır. İzlediğimiz kaç filmin sekansında evin içinde bisiklet süren bir adamla tanışabiliriz ki? Ya da birlikte olduğu kadını sokaktan geçen herhangi bir adamla çocuk yapması için teklif götüren bir adam… Hepsi bir yana yapım izlediğimiz ölçüde bir sinema filmidir fakat edebiyattan da uzak değildir. Kimi karelerde karakterlerin okudukları kitap isimleri aracılığıyla birbirleriyle konuşmadan iletişim kurduklarına rastlarız dahası bu kitap isimleri yer yer yönetmenin bu yapımından önceki filmlere de gönderme niteliğindedir.

Kadın Kadındır

Hem müzikal hem de teatral havadan beslenen bu yapımda ‘kırmızı’ renk üstünlüğü vardır. Filmdeki karakterlerden biri olan Angela (Anna Karina) hemen her sekansta gerek kırmızı kazağı gerek kırmızı çorabı ile renk curcunasına ev sahipliği yapmıştır. Bunların yanı sıra daha önce Bergman filmlerinde kırılmaya başlanan ‘dördüncü duvar’ bu yapımda da devamlılığının altına imza atmıştır. Zira sık sık gerek Emile (Jean-Claude Brialy) gerekse yönetmenin diğer vazgeçilmez oyuncusu Elmando (Jean- Paul Belmondo) karakterlerinin sürekli kamera aracılığıyla seyirciyle iletişim kurmak yolundaki emellerine eşlik ediyoruz. Saatlerce süren yatak sohbetleri de cabası ki daha önceden aynı yönetmenin bu filmden bir sene önce çekmiş olduğu “À bout de souffle” adlı yapımından bu sohbetleri aşinayızdır. Şiirsel gerçekçilik, duvarların yıkılması, 1930 yıllarının Fransa’sı… Devamlı sigara içen ve bazı sahnelerde kötülüğünü ve gizemini bu sigara dumanın ardına saklarmış gibi görünen Godard’ın bir şeyler sakladığı çok belli oluyor! 


Burcu Meltem Tohum

Burcu Meltem Tohum

15 yazı · Heterojen yanıyla ün salmış bir şehir olan İstanbul’da doğdu. 1993 yılında ‘merhaba’ çaktığı şehrin Anadolu yakasında sinema ile tanışması pek uzun sürmedi. 1998 yıllarında dedesinin sinema atölyesinin vazgeçilmez konuğu oldu. Beyazperde serüvenine atıldığı ilk yıllarda bağımsız filmlere düşkünlüğü patlak verdi. Ailesi tarafından da sık sık filmlerle beslenen kendi sinema dünyasına hiçbir zaman dublajı sokmadı. Bu yönünü fark eden yakınları onu dil üzerine eğitim alması için çeşitli kurumlara yönlendirdi. Eğitiminin bir kısmını tamamladığında ise film altyazı projeleri için bir şirkette gönüllü olarak tercümanlık yaptı. Lise yıllarında devam ettirdiği tercümanlık macerasını üniversite döneminde çeşitli sinema projelerindeki çalışmalar takip etti. Edebiyat ile sinemanın her zaman birbirinden ayrılmaz bir ikili olduğunu düşünerek başladığı edebiyat ve dil üzerine olan eğitimde bir zamanların bağımsız film düşkünlüğü şekil değiştirerek koltuğunu İtalyan, İspanyol ve Fransız sinemasına bıraktı.

Yazarın diğer yazılarını gör →