· 3 dk okuma

Into the Wild

Into the Wild

Son derece hızlı gelişen büyülü bir hikayenin içindeyiz şimdi. O kadar hızlı gelişiyor ki felsefeciler, kuramcılar bile tanımını yapamıyor, hikayeyi şöyle oturup uzun uzun anlatamıyorlar bizlere. Zira yapılan her tanım, hayatımıza giren her kavram neredeyse söze dökülmeden eskiyor, başka bir şeye dönüşüveriyor. İnsanoğlu hiç durmadan yayılan bir türdür. Tarih öncesinde ve tarih boyunca bulunduğu her yeri kendisine tabi kılma konusunda büyük ısrar göstermiş. Yok olmamak için çaba göstermesi de, insanoğlunun geliştirdiği modernliğin önemli veçhelerinden biri. Sean Penn, bu çerçevede belli bir politik ve sosyal damar üzerinden ilerleyen, mizah dozu yüksek, yaşama dair geçişleri – çatışmaları bu yapımla sinefillerin seyir defterine sıkı bir kalemle işlemiş durumda. Öyle ki filmin daha en başında bir George Gordon Byron imzası taşıyan şiirin satırlarıyla seyircisini teklifsiz merhamet ve samimi bir yemek sofrasına çağırıyor. “Into the wild” üniversiteyi henüz bitirmiş bir gencin sınırsız tutkularının peşine düşme hikayesidir. Yapım Penn’in kısmen katkılarıyla Jon Krakauer’ın 1996 yılında yayınlanan, Christopher McCandless’ın maceraları üzerine kitabından uyarlanmıştır. Bu yapımla Penn’in bilinmeyen yönlerini keşfedebilirsiniz. Nitekim gerek görsel gerek yapıma eşlik eden tınılar olsun başarılı bir iş çıkardığını ortaya koyuyor.

into-the-wild

Yapım, “En İyi Kurgu” ve “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” (Hal Holbrook) dalında Oscar’a aday gösterilmiştir. ABD yapımı, tartışmaya, üzerine uzun uzadıya konuşmaya açık bir film. 1990’larda, McCandless’in (Emile Hirsch) Alaska’ya olan maceralarında yaşanan olayları fon alan öykünün merkezinde, şehir yaşamıyla doğa yaşamını mukayese eden henüz 23 yaşında bir kişinin trajik bir hikayesi yer alır. McCandless’in yozlaşmış toplumdan kaçışı bölümler halinde anlatılır. Bunlar doğuş, olgunluk çağı gibi başlıklar altında toplanmıştır. McCandless’in her anlattığı bölüm bir nevi bu yapımı izleyen seyircinin içinde, bir yerlerde anılarına sesleniştir. Liseden mezun olmuşuzdur, dünya ne de eşi benzeri olan bir yerdir. İnsanlar, aile, her geçen gün geçtiğimiz sokaklar ne anlamsızlaşmıştır. Daima elindekinin fazlasını isteyen insanların ise gün geçtikçe artması cabası. Tüm bunların yanında üniversiteye başlamışızdır, bir dört yıl daha bu acımazsız dünyanın ev sahipliğine müteşekkir kalmış gibi rol yapıp, onun himayesinden kurtulmak için sıraya çoktan girmişizdir. Üniversite biter. Dünya cephemizden bu zamana kadarki en çarpıcı sillesini yer. Artık çıkmışızdır yola. Karınca modernliğin karşısında düşünümsel modernliğin çarpışmasıdır bu. Film tüm bunları yaparken aşırı iyimser bir üslupla iletiyor mesajlarını. Naif bir liberallikle … Finale doğru yapımın hem gerçekçi hem de mantıksal yönü fazlasıyla ağır basar ve Hirsch’ün bedeninde can bulan McCandless’in omuzlarına yüklediği dünyanın yükünü hafiften hissetmeye başlarız. McCandless’in finalde mideye attığı son şey ise onun kendi bacağına sıktığı bir kurşundan başka bir şey değildir. Öbür taraftan film bazı önemli güncel meseleleri de derinden kavrıyor.

into-the-wild (2)

Emile Hirsch hem karakterine hem olan bitene ne kadar hakim olduğunu gösteren bir özgüvenle oynuyor. McCandless karakterinin dizginleri onun ellerinde. Yapımda Emile Hirsch dışındaki oyuncuların sıklıkla değil daha çok belirli aralıklarla ekrana gelmesi ise film için kesinlikle herhangi bir dezavantaj oluşturmamıştır. Aksine yapıma ayrı bir renk katmakla mükellef olmuşlardır. Yönetmenin imajlar üzerine nasıl bir tını döşeyeceğine dair Tanrı vergisi bir yeteneği vardır. “Bugün çok iyi vakit geçiriyoruz. Yarını düşünmeye gerek yok!” kıvamında yapım üzerine melankolik varoluşçuluğun izlerini sürebiliriz. McCandless’in kendince ürettiği bu felsefi düşünsel yapı onun dünya görüşünün sinemasındaki temel harcıdır. Üstelik buna filmin her karesinde rastlamak mümkün. Zira öylesine ayrıksı bir görüşü filmde bu denli ince zerk etmek, ona uygun atmosferi aynı üslupta kurmak her baba yiğidin harcı değil.

 


Burcu Meltem Tohum

Burcu Meltem Tohum

15 yazı · Heterojen yanıyla ün salmış bir şehir olan İstanbul’da doğdu. 1993 yılında ‘merhaba’ çaktığı şehrin Anadolu yakasında sinema ile tanışması pek uzun sürmedi. 1998 yıllarında dedesinin sinema atölyesinin vazgeçilmez konuğu oldu. Beyazperde serüvenine atıldığı ilk yıllarda bağımsız filmlere düşkünlüğü patlak verdi. Ailesi tarafından da sık sık filmlerle beslenen kendi sinema dünyasına hiçbir zaman dublajı sokmadı. Bu yönünü fark eden yakınları onu dil üzerine eğitim alması için çeşitli kurumlara yönlendirdi. Eğitiminin bir kısmını tamamladığında ise film altyazı projeleri için bir şirkette gönüllü olarak tercümanlık yaptı. Lise yıllarında devam ettirdiği tercümanlık macerasını üniversite döneminde çeşitli sinema projelerindeki çalışmalar takip etti. Edebiyat ile sinemanın her zaman birbirinden ayrılmaz bir ikili olduğunu düşünerek başladığı edebiyat ve dil üzerine olan eğitimde bir zamanların bağımsız film düşkünlüğü şekil değiştirerek koltuğunu İtalyan, İspanyol ve Fransız sinemasına bıraktı.

Yazarın diğer yazılarını gör →