Gazetecilerin İzlemesi Gereken Filmler
Soru şu: “İyi bir gazeteci nasıl olmalıdır?” Ah hayır, hayır şu: “Gazeteci olunur mu, gazeteci doğulur mu?” Etik olmayan ve ortalama insan ömrümüzü olağandışı geçirmemize neden olan çok fazla vakanın tam ortasında “bu soru da ne yani şimdi” diyenler çıkacaktır. Şöyle ki aziz dostum, her meslekte olduğu gibi beyaz gömleği kirletenlere dair, yedinci sanata ucundan kıyısından bulaşmış bir birey olarak elbette ki iki çift kelam edeceğim.
‘Dünyanın her yerinde’ safsatası bir yana gazetecilik ülkemde özellikle zor bir meslektir. Anayasamızın 28. maddesinin birinci fıkrasında belirtildiği üzere; “Basın hürdür, sansür edilemez.” ifadesini ele alalım. Herhangi bir menfaat grubuna bağlanmadan, açık fikirli, dürüst, ön yargılardan uzak ve kişilik haklarına saygılı olmak, gazeteciliğin olmazsa olmaz koşullarındandır. Gazetecilik mesleği ve gazetecilik sektörü demokratik toplumlarda anayasanın öngördüğü üç devlet gücü yanında (yasama-meclis, yürütme-hükümet, yargı-mahkemeler) dördüncü ve denetleyici bir güç olarak anılır. Dünya Basın Özgürlüğü Komitesi (WPFC) başta olmak üzere adını tek tek sayamayacağım kuruluşlar arasındaki uluslararası yüzlerce sözleşmenin kendini tekrar eden söylemleri kulağa oldukça hoş geliyor ve etik sarhoşluğu yaşatıyor değil mi? Hey, uyanın rüyadan! ‘Basın ahlak kuralı’na uymak öyle mi? Tüm düzenin, o küçük kitapçıktaki hükümlerin uygulanmasındaki şeffaflıkla işlediğini gördüğümüzde bu çarka hizmet etmek daha bir tahammül edilemez hal alıyor.
Sanayi Devrimi ile beraber matbaa makinelerinin icat edilmesi gazetelerin tirajlarını oldukça yükseltti. Özellikle politik söylemleriyle değerlendirildiğinde gazeteler, kitleleri etkilemek ve yönlendirmek için önemli roller oynadı. Tarihi süreç ele alındığında gazetecilik, kendi içinde kategorilere ayrıldı ve son olarak teknolojik boyutlarda kat ettiği yolla beraber “yurttaş gazeteciliği” kavramı oluştu. Bu kavramla birlikte bireylerin de aktif olarak yer aldığı iletişim ağında adil olma, objektiflik, gerçekçilik ve doğru olma gibi kavramları barındıran ‘etik’ kavramı, duruma paralel olarak şekil değiştirdi. Bir diğer anlamla yıkılmaz denen kural yıkıldı. Gazeteci toplumun gözü, kulağı, dili olmaktan fazlasını vadetmek zorunda kaldı. Haliyle zaten zor bir meslekleri olan gazetecilerin topluma karşı sorumlulukları arttı. Araştırmacı gazeteciliğin Uğur Mumcu’yla birlikte yitip gittiği bahtsız ülkemde devlete değil kamuya çalışan, halkın duymadıklarını duyan, görmediklerini gören, söyleyemediklerini söyleyen gazetecilere hasret kaldık. Tarafsızlığa bambaşka anlamlar yüklediler, gördüklerini yansıtmaktansa kafalarında kurdukları dünyayı bize gerçekmiş gibi pazarladılar. Nabza göre şerbet verildi ve bu yolda nice kalemler satıldı. Hayatının baharında neler gördü bu gözler!
Tam bu noktada, birbirinden bağımsız düşünülemeyecek “gazetecilik” ve “sinema” arasındaki bağlantıya da değinmek istiyorum. Sinema diğer sanatlardan da beslendiği gibi insanî olandan da payını her zaman almıştır. Gazetecilik mesleğiyse toplumla iç içe, hatta bireylerle çoğunlukla karşılıklı etkileşim halindedir. Bu bağ, birçok filmin odak noktası olmaya yeter de artar bile… En nihayetinde bu dosyamızda bir gazeteci adayının kendine rol model alabileceği idealist gazetecileri anlatan filmlere yer verdiğim gibi, ele alınan karakterin nasıl iradesine yenilip etik kavramını alaşağı ettiğini gösteren filmleri de ekledim. Böylelikle birey, kendi iradesiyle tarafını seçmeli, nerede durduğunu ya da duracağını bilmeli diye düşünüyorum.
Ülkemin ilk kadın gazetecilerinden birinin oğlu olup, 14 yaşından itibaren sektörün içinde pişen bir ismin bile basın ahlakından soyutlanıp iradesine yenik düşebildiği çelişkiler havuzunda gazeteciliğin hakkını vermek gerçekten zor (bkz: Kabataş Olayı)… Ama biz bu iradesizliğe, karaktersizliğe daha fazla maruz kalmak istiyor muyuz? Hayır! Bu bağlamda her gazeteci adayının izlemesi gerektiğini düşündüğüm, İletişim Fakülteleri’nde mutlaka izletilmesi gereken filmleri derledim. Varın, kendi cevabınızı kendiniz verin. Kendi etik kurallarınızı kendiniz belirleyin.
Ace in The Hole (1951)
Chuck Tatum şansı yaver gitmiş olsa da bencil, inatçı, sorumsuz bir muhabirdir. Önceden çalıştığı iş yerlerinden aşırı alkol tüketimi ve asparagas haberlerinden dolayı atılmış, en nihayetinde New York City’deki camiadan New Mexico’ya sürülmüştür. Bir yıldır Albuquerque Sun-Bulletin adlı tirajı oldukça düşük, yerel bir gazetede çalışmaktadır. Çıngıraklı yılan avı gibi önemsiz bir yerel haber için işe çıktığında Leo Minosa’yla karşılaşır. Yerel bir dükkân sahibi olan Minosa, Kızılderililerden kalma tarihi eserleri ararken göçük altında kalmıştır. Küçük bir boşluktan kendisine ulaşılabilir ama yardım almadan kurtulabilmesi imkânsızdır. Olay yerinden geçen Tatum, sürgünle akıllanmamış olacak ki bu meseleyi basit bir kaza olmaktan çıkarıp günün olayı haline getirmeyi amaçlar. Haberi, kasabanın gazetesinde “Lanetli Kazı”, “Diri Diri Gömülen Adam” manşetiyle verir. Haber, önce eyalete sonra tüm ülkeye yayılır. Elbette aşılan bu eşik, ihlal edilen etik kuralları gün yüzüne çıkacaktır.
1950’lerin en başarılı Amerikan filmlerinden birisi kabul edilen Ace in The Hole’de, insan doğasının en kötü halinin sergilendiği Tatum karakteriyle basın ahlakının ihlal edilmesinin bir insan hayatına mal olabilecek kadar önem taşıdığını rahatlıkla görebiliriz. Gazeteci, hırsından soyutlanmadığı sürece tehlikenin ölümcül dehlizlerde gezebileceği aşikâr… Manşet uğruna kişilik haklarının ihlal ediliyor olmasıyla etik kuralının yok sayılması, gelinen noktada bir gazetecinin neden irade sahibi olması gerektiğinin de altını çiziyor. Kirk Douglas’ın etkileyici performansı ve Billy Wilder’ın sinematografisiyle mutlaka görülmesi gereken filmlerden…
Network (1976)
12 Angry Men, Serpico ve Equus gibi sistem karşıtı filmleriyle tanıdığımız yönetmen Sidney Lumet’in sert bir medya eleştirisi taşıyan filmi Network, yapım yılındaki etkisini koruyor görünüyor. Diğer Lumet karakterleri gibi haber sunucusu Howard Beale de mevcut düzene meydan okur. Tecrübeli sunucu işten atılınca şiddetli bir sinir krizi geçirir ve canlı yayında intihar edeceğini açıklar. Bu esnada reytingler beklenmedik bir şekilde artınca kanal onu tekrar işe alır ve “haber dalgasının çılgın peygamberi” lakabıyla pazarlar. Howard kriz geçirirken kanalın bu durumu dâhi avantaja çevirmesi saplantılı bir yaklaşımdan beslenir ve bu seyirci için medya dünyasını sorgulamak adına kaçırılmayacak bir fırsata dönüşür.
Lumet’in, daha fazla para kazanmak için televizyoncuların insanları nasıl hiçe saydığını film boyunca gözümüze sokması bir yana, sömürülen bir gazeteciyi ele alan yönetmen yan karakterlerini de televizyonun boyunduruğu altına sokmayarak alternatif bir bakış açısı sunuyor. Böylelikle diğer politik filmlerinde de olduğu gibi seyircisini düşünmeye sevk ediyor.
All The President’s Men (1976)
Alan J. Pakula’nın paranoya üçlemesinin son halkası olan All The President’s Men (diğer ikisi: Klute – The Parallax View) 70’lerin en kayda değer politik gerilim filmlerinden biridir. Watergate Skandalı’nı ele alan film, medyanın gücünü olumlu yönde kullandığında nelere yol açabileceğine dair verilebilecek en güzel cevap olarak karşımıza çıkar.
Başkan Nixon, Amerikan tarihinde istifaya zorlanmış ilk ve şimdilik tek başkandır. Washington Post gazetesinin gözü pek iki muhabiri Carl Bernstein ve Bob Woodward’ın dedektif inceliğindeki araştırmacı gazetecilikleri sayesinde tarihe Watergate Skandalı olarak geçecek vaka ortaya çıkar. 17 Haziran 1972 günü, Nixon’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’den birkaç kişi, seçimi kazanması muhtemel olan Demokratların merkezine sızıp dinleme cihazı yerleştirir. İki gazetecinin yakın takibi, olayın sorumlusunun Cumhuriyetçi Parti’nin en tepesindeki isim olduğunu gözler önüne serer.
All The President’s Men, etik kavramından ziyade araştırmacı gazeteciliğin önemine vurgu yapar. Ve gazetecilik mesleğinin dördüncü bir kuvvet olarak, bilhassa politikada nasıl etkili bir güç olabileceğini gösterir. Aradan geçen yıllara rağmen gerek konusu, gerek sinematografisiyle filmin güncelliğini ve evrenselliğini koruduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
War Photographer (2001)
‘Eğer bir savaş fotoğrafçısıysanız yaşadığınız hayat size değil, kadrajınızdan gördüklerinize aittir.’
2002 yılında En İyi Belgesel Oscarı’nı alan filmin yönetmen koltuğunda Christian Frei oturuyor. Savaş fotoğrafçısı James Nachtwey’in kendisini canlandırdığı belgeselde, savaş alanlarındaki yaşam mücadelesini bir foto muhabirin cephesinden izliyoruz. İyi bir gazeteci insanların gözü, kulağı, söyleyemedikleri olmalıdır ya hani, bu eşiğe en yakın duranlar savaş muhabirleridir. O kadar yakındırlar ki, bu tehlike unsuru hayatlarını ikinci plana atmalarına neden olur. Ne özel bir hayatları vardır, ne sağlam bir psikolojileri ne de hayatta kalma garantileri… Onlar birilerinin umudu ve savaşın tam ortasında yaşayan çocukların oyun arkadaşları oluverirler. Nachtwey, dünyaca ünlü bir foto muhabir ve oldukça idealist biri… Savaştan nefret ediyor ve her seferinde olayın tam göbeğine girip geniş açı bir lensle gerçekçiliği hat safhada tutarak “medeniyeti” tokatlıyor. Belgesel, fotoğraf makinesine bir mikro kamera entegre ederek seyirciyi savaşın, açlığın, sefaletin tam ortasına bırakıyor. Seyirciye ise sadece algılarını açıp Nachtwey’in çektiği kareleri izlemek ve savaşların tekrarlanmaması için çözümler üretmek kalıyor.
Tüm yaşadıklarını yüzüne baktığımızda okuyabileceğimiz Nachtwey’in şu sözü mesleği özetliyor aslında: “Bir kişi orada olup bitenler hakkında dünyaya haber vermek amacıyla savaşın kalbine gitme riskini alıyorsa, barış pazarlığına girişmiş demektir.”
Veronica Guerin (2003)
1990’ların ortasında Dublin, uyuşturucu satıcılarının kontrolüne geçmiş bir savaş bölgesini andırmaktadır. Bu insanların en büyük korkuları, uyuşturucu çetelerini yok etmeyi hedefleyen cesur gazeteci Veronica Guerin’dir.
Guerin için; İrlanda’nın Abdi İpekçisi, Uğur Mumcusu, Ahmet Taner Kışlalısı desek yeridir. Mesleğe olan tutkusu, yanlış giden bir şeyleri değiştirebileceğine dair inancı, güçlü kalemi ve trajik sonuyla oldukça aşina olduğumuz bir hayat sürdürüyor. Guerin, İrlanda’nın “onur kırıcı yayın yapmama” yasasına karşı yeraltı dünyası ile ilgili haberler yazarken rumuz kullanmak zorunda kalırdı. Bir sonraki hamlesinin uyuşturucu tacirleri hakkında olması rahatsız ettiği kesim tarafından ölüm tehditleri almasına yol açar. İdealist ve işini iyi yapan bir gazeteci olmanın en büyük sorunlarından biri de budur aslında. Hayatta kalmak ve hedefe ulaşmak arasındaki ince çizgide cambazlık yapar gazeteci. Ve ne yazık ki, canı pahasına gerçekleştirir hedeflerini. Tıpkı Veronica Guerin gibi… Ölümüyle birlikte uyuşturucu çetelerine tepki çığ gibi büyümüştü. İrlanda yasası revize edildi, tacirlere cezai yaptırımlar uygulandı ve en nihayetinde Dublin’de suç oranları büyük ölçüde azaldı.
Shattered Glass (2003)
New Republic isimli dünyaca ünlü bir gazetede yazarlık yapan Stephan Glass, bu gazetedeki en genç yazardır ve hayatı başarılarla doludur. Fakat yazdığı bir yazı başına dert olur ve bir dizi olayın ardından mesleki hayatında düşüşe geçer.
Ülkemizde “Asılsız Haber” adıyla gösterime giren Shattered Glass filminin konusu size de aşikâr gelmiş olmalı… Evet, sözde Kabataş Olayı’ndan ve “gazeteci” İsmet Berkan’ın iki yıl içerisinde beliren söylemlerinden dem vuracağım. Etik, basın ahlâkı, objektiflik, gerçekçilik, adil olma gibi gazeteciliğin en temel ilkelerini ihlal eden bir gazeteci, mesleğe adadığı yıllara rağmen ne kadar gazetecidir? Filmden bir replikle cevaplayalım bu soruyu: “Asparagas haber yapmayı alışkanlık edinen biri, iyi bir roman yazarı olabilir ama asla iyi bir gazeteci değildir.” Kurgu ve gerçeklik arasındaki çizginin ne kadar ince ve ne kadar önemli olduğunu tasavvur edebiliyor musunuz? Aslında tasavvur etmeye ve bunu düşünmeye Gezi Direnişi döneminde, medyanın tavrıyla birlikte başladık. Bu gibi talihsiz durumların pozitif sonuçlar doğurması oldukça ironik…
En nihayetinde ‘Basın ahlâkı nasıl çiğnenir?’e verilmiş güzel bir cevap olan bu film ve odağına aldığı konu, bizdeki basın-yayın kokuşmuşluğunu konu edinen bağımsız bir filme hasretimizi körüklüyor. Dilerim, en yakın zamanda ya sert bir medya eleştirisine dönüşen bir film çeker ya da sorunu kökten çözer, basın kuruluşlarımızı iyileştiririz.
Good Night and Good Luck (2005)
1950’ler Amerika’sında radyo-televizyon gazeteciliğinin ilk günlerinde geçen bir hikâyeyi konu eden Good Night and Good Luck; televizyon haberciliğinin öncülerinden Edward R. Murrow, Senatör Joseph McCarthy ve Amerikan Karşıtı Eylemler Senato Komitesi arasındaki çekişmeyi, kronolojik bir perspektif içerisinde ele alıyor. Gerçekleri yazma ve kamuoyunu aydınlatma arzusuyla CBS’in haber merkezinde sivrilen Murrow, kendini işine adamış haber şefi prodüktörü Fred Friendly ve Joe Wershba komünist avı yıllarında hedef haline gelir. McCarthy tarafından yayılan yalanları sorgulamak üzere baskı kurmaları için şirket ve sponsorlara başkaldırırlar. Senatör, ana haber sunucusunu komünist olarak suçladığında halkın çoğunluğunda düşmanlık duyguları gelişmeye başlamıştır bile. Bir gazeteci, eğer başarabilir de tarafsız kalabilirse tarafların hedefi haline gelmiştir tarih boyunca. Bu misilleme ortamında, McCarthy’nin yalanları ve Kasımpaşalı tavrı açığa çıkıp da zatıâlileri saf dışı bırakıldığında CBS elemanları görevlerine devam ettikleri için azimlerinin karşılığını görürler. Yine de sistemin çarkları şaşmaz bir şekilde dönmektedir elbette. Sistem, Murrow ve ekibini programlarını geç bir zaman dilimine alarak sindirmeye çalışır. Ama idealist gazeteciler hedeften hiçbir koşulda vazgeçmez ve işin aslı budur.
Özetle film, televizyon gazeteciliğinin en etkin olduğu dönemleri ele almasıyla ve McCarthy döneminin korku ortamını yayıncıların gözünden yansıtmasıyla öne çıkıyor. Hakkı verilmiş gazeteciliğin ince zekâ ve çelik gibi sinirler isteyen bir iş olduğunu bir kez daha anlıyoruz.
Die vierte Macht (2012)
We are the Night ve The Wave filmleriyle adını duyuran Alman yönetmen Dennis Gansel, bu kez Rusya’da geçen bir casus-aksiyon filmine imza atıyor. Filmin kahramanı Paul Jensen, iş için Berlin’den Moskova’ya taşınır ve deneyimleri sayesinde popüler bir gazetenin magazin sayfalarının editörü olur. Moda gösterileri, partiler ve şöhretlerle dolu debdebeli hayata alışmışken, Katja adında bir aktiviste âşık olur ve bununla birlikte Rusya’nın siyasal gündemine aşina olmaya başlar. Ne var ki, muhalif bir muhabirin öldürülmesine tanık olduğunda başı hem teröristler, hem gizli servis hem de Rusya’nın meşhur adalet sistemiyle belaya girecektir.
Gizli servis ve eylemlerine paralel olarak Paul, kendini 1998 yılı Almanyasında, bir apartmanın bombalanmasında yatan asıl sebeplerin dehlizine düşmüş vaziyette bulur. Gazeteci kimliği ve idealleri Paul’ün araştırmacı yanını harekete geçirir.
A Thousand Times Good Night (2013)
Dünyada olup bitenleri duyurmak isteyen bir tarafınız varken aynı zamanda çok sevdiğiniz, vazgeçemeyeceğiniz bir aileniz var. Hemen hemen her gazetecinin ömrü boyunca peşini bırakmayan bir ikilem bu… Hele de bir kadın foto muhabiriyseniz ideallerinizi yaşıyor olmak sizin için muazzam bir lükse dönüşüyor.
Rebecca işi gereği hayatı boyunca dünyanın en tehlikeli yerlerinde bulunmuştur. Savaş fotoğrafçısı olarak çalışmakta ve bu nedenle özel hayatını daima ikinci plana atmaktadır. Ancak son zamanlarda ailesinin Rebecca’nın içinde bulunduğu durumlara karşı endişe duymaya başlaması kadın gazeteci karakterimizi bir seçim yapmaya zorlar. A Thousand Times Good Night, bir gazetecinin tutkusunu yansıtabildiği gibi psikolojik bunalımlarının sürüklediği dehlizlere de bir dalış vadediyor.
Filmle beraber bir savaş fotoğrafçısının ne kadar sıklıkla ölümle yüzleşebildiğini, kendi etik değerlerini maddi manevi tüm engellere rağmen nasıl koruyabildiğini izlemek ve örnek almak ise bize düşüyor.
Nightcrawler (2014)
Lou Bloom kariyer peşinde, genç ve hırslı bir adamdır. Hayatta “amaca giden her yol mubahtır” düsturunu benimseyen bu hırslı adam, geceleri şehirde yaşanan suç olaylarını tüm açıklığı ile kamerasına kaydetmeye başlar. Şehrin önde gelen televizyon kanallarından birinde gece muhabiri olarak işe girmesi de uzun sürmez. Kurgu ve gerçeklik arasındaki o ince çizgiye dair söylem oluşturan film, yine reyting ve para uğruna insanoğlunun neler yapabileceğine dair bambaşka bir hikâye anlatıyor.
Nightcrawler, “etik” kavramını alışılagelen filmlerden biraz daha farklı ele alıyor. Her meslek içinde karşılaşabileceğimiz hırs olgusuna, söz konusu mesleğin tutkuyla yapılması unsuru da eklenince saplantılı, ürkünç bir senaryoyu layıkıyla besliyor. Lou Bloom’un hırsı bir noktadan sonra medya üzerinden işlenen toplumsal şiddet eleştirisini o kadar güzel kotarıyor ki karakterin tercih ettiği meslek gazetecilik olunca ve bu bağlamda tersyüz ettiği kurallara baktığımızda o kaçınılmaz soru geliyor: Gazeteci olmak mı, insan olmak mı?
Bonus:
The Newsroom (2012-2014)
Aaron Sorkin’in kaleme aldığı dizi, neyin ahlaki olarak doğru olduğunu öngören, neyin haber değeri taşıyıp taşımadığına karar verebilen ve her şeyin en iyisini bilen Amerikan kimliği tasviriyle çok tartışıldı ve tartışılmaya devam edecek muhtemelen.
The Newsroom’un bu listeye girmesinin sebeplerini sıralayacak olursam; ACN kadrosunun her bir elemanıyla gazeteciliği tutkuyla yaşayan karakterlerden oluşmasını en başa koyarım. Kendi içinde, alenen medya sistemini eleştiren ve alternatif çözüm yolları üreterek hikâyelerini bu şekilde besleyen dizi, Amerika’nın iç ve dış politikasının yakın tarihteki vakalarını elitist bir tavırla da olsa kıskanılası bir özgürlükle ele alıyor. Eksikleri yok değil fakat pürüzleriyle de olsa böylesi bir medyayı hayal etmek henüz Amerika için bile erken.
Reyting kaygısı olmadan, kitle yayıncılığı yapmadan, sadece gazetecilik için gazetecilik yapmak! Ne güzel ütopya öyle değil mi? Sorkin de bu hayalin içerisinde çok bekletmiyor zaten seyircisini ve tam bu noktada medya kuruluşu ve çalışanlar arasında çatışma yaratarak ironik bir medya eleştirisi sunuyor. Özetle propagandist yanı bir tarafa dizi, özellikle beyin fırtınası yaptıracak diyaloglarıyla özeleştiri sunabilecek yeterlikte… Amerikan politikası eşliğinde medyanın etkisi üzerine kafa yormayı seven herkesin mutlak surette ilgisini çekecektir.
Özge Yağmur
130 yazı · Lisans eğitimi devam ederken kazandığı gönüllü deneyimlerle dijital ajans dünyasının bir parçası oldu. Profesyonel hayatından arta kalan zamanda fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →










