En İyi 10 Martin Scorsese Filmi
Sinema dünyasının kilometre taşlarından biri olmayı başarmış yönetmen Martin Scorsese’nin imzasını taşıyan her çalışma, yönetmenin kendini sinemaya adadığının ve bu sektöre her daim canlılık getirdiğinin en büyük göstergesi. Scorsese’yi ve filmlerini bu kadar önemli kılan bir diğer unsur ise yönetmenin, biz sinemaseverleri yerinden oynatacak enerjiyi hiçbir zaman kaybetmemiş olması. Scorsese hala ilgi çeken yapımları hayata geçiriyor; hala takıntılarıyla, suçlarıyla, çılgınlıklarıyla insanlığın karanlık yönlerini kusursuz bir şekilde beyazperde ile buluşturuyor. Pek çok yapımda hem yönetmen hem de senarist kimliğiyle öne çıkan ve Amerikan yeni dalga akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Scorsese’nin en iyi 10 filmini mercek altına aldık.
Katkıda Bulunanlar: Batu Anadolu, Utku Ögetürk, Serdar Durdu, Özge Yağmur, Gizem Çalışır, Tolga Demir, Funda Özgür, Büşra Şavlı, Okan Toprak, Emre Serbes
En İyi 10 Martin Scorsese Filmi
10 – Hugo (2011)

Martin Scorsese’nin yakın dönem filmografisinde yer alan Hugo, belki de yönetmenin en çok tartışılan filmlerinden biri olabilir. Vizyona girdiği zamanlarda, izleyicileri kesin bir şekilde ikiye böldüğünü net olarak hatırlıyorum. Scorsese’nin sinematik dehasının göstergesi olarak gösterilebilecek olan Hugo, karmaşık kurgusunun ve göndermelerinin çok üstünde bir değere sahip. Mekan kullanımındaki ustalığını, kullandığı pastel renklerin görkemiyle birleştiren Scorsese; derin bir hikaye anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda kıymetli bir saygı duruşunda da bulunuyor. Hugo’nun öksüz bir çocuk baş karakterinin başından geçenleri anlatmaktan daha önemli olan derdi ise başlı başına sinema. Sinemanın büyüleyici atmosferini en basit haliyle gösteren ama bunun yanı sıra sinema tarihinin en değerli isimlerinden birini de bütün dünyaya tekrar takdim eden Scorsese, filmini iki kısma ayırmış diyebiliriz. İlk kısım Hugo ekseninde ilerlerken ve daha maceraperest bir havada seyrederken, filmin ikinci kısmı ise biyografik ve kendine has epik bir anlatımla sürüyor. Başta karakter çözümlemeleri için kendisine zemin hazırlayan Scorsese, sonunda George Melies’i bizlere takdim ediyor.
En İyi Görüntü Yönetmeni dahil tam 5 dalda Oscar ödülünü kucaklayan ve yılının en başarılı filmlerinden biri olan Hugo, Martin Scorsese’nin filmografisinde de anlatım dili ve teknikleriyle özel bir yere sahiptir. Hugo’nun naif ve masalsı anlatımını muhteşem bir sinematografiyle destekleyen Scorsese, kariyerinin de en özel filmlerinden birini ortaya koyuyor.
9 – The Aviator (2004)

The Aviator’ın; Taxi Driver, Raging Bull, Goodfellas gibi birbirinden başarılı filmleriyle dahi Oscar ödülüyle onurlandırılmamış yönetmen Scorsese’nin Akademi’nin radarına girme çabasının ürünü olduğunu söylemek çok da iddialı bir tespit olmayacaktır. Dünyanın en varlıklı ve en ilginç adamı ünvanlarıyla nitelenen Howard Hughes’in hayat hikayesini anlattığı bu film, Leonardo DiCaprio’dan Cate Blanchett’e dev kadrosuyla dikkat çektiği kadar obsesif kompulsif bozukluğundan muzdarip milyarderin takıntılarının ve Hollywood yıldızlarıyla ilişkilerinin ulaştığı boyuta estetik dokunuşlarıyla da öne çıkıyor. Heykelcik söz konusu olduğunda Scorsese ile aynı kaderi paylaşan DiCaprio’nun önemli performanslarından birini sergilediği The Aviator’un en önemli özelliği; Howard Hughes’in aynı zamanda yönetmenin favori filmlerinden biri olan Hell’s Angels (1930)’ın yönetmeni olması; yani bir hayranlıktan doğup saygı duruşu niteliği taşıması diyebiliriz. Katherine Hepburn’ü canlandıran Cate Blanchett ve Ava Gardner’ı canlandıran Kate Beckinsale’in varlığıyla birlikte Scorsese, Hughes’in özel hayatına aleni ve tartışmaya müsait bir müdahalede bulunurken; filmin her noktasına işlemiş olduğu obsessif özellikleri vurgulayan kişisel kompleks ve takıntıları hayranlık uyandıracak bir sinematografiyle sunuyor ve bize de üç saatlik bir seyir keyfi vadediyor. Bu keyif kimileri için uzun süresi nedeniyle ızdıraba dönüşse de Hughes’in gençlik yıllarına yöneltmiş olduğu kamerasıyla Scorsese, sadece 1930’ların atmosferini yakalamayı başarmış olmasıyla bile ilgiyi hak ediyor. Kaldı ki, Hughes’in babasının matkap ucu fabrikasından kalan servetini, II. Dünya Savaşı’nda savaşacak uçakları üreten teknoloji ve uzay araştırmaları yapan bir şirkete dönüştürmesi; havacılık kariyerinin yanı sıra Hell’s Angels ile başlayan film yapımcılığı ve film yönetmenliği kariyeri ve Hollywood’da yaşadığı sansasyonel ilişkiler, karakterin kamuya mal olmuş aşk hayatı, uçma tutkusu ve ruhsal hastalığını yansıtan tüm detaylarla kurmuş olduğu bütünlükle hayranlık uyandıracak bir film duruyor karşımızda. Teknik dallarda kazanmış olduğu 5 Akademi ödülünün yanı sıra BAFTA ve Altın Küre’de En İyi Film ödüllerini elde etmesi DiCaprio ve Scorsese ikilisinin ikinci filmi olan The Aviator’u izlemek için yeterli sebepler aslında; ama ‘filmin görkemini yansıtacak bir replik de iyi olabilirdi’ diyenleri de es geçmeyelim.
– Son dakika haberine inanamayacaksın! Howard Hughes TWA’i satın almış!
+ Onun dünya turunda olduğunu sanıyordum.
– Uçarken halletmiş. Telsizle.
8 – The Departed (2006)

The Departed, Martin Scorsese’nin kendisinden görmeye alışkın olduğumuz bir suç filmi olduğu kadar yönetmenin teknik açıdan bir miktar farklılaştığı bir yapım diyebiliriz. 2002 yılında vizyona girmiş Hong Kong yapımı Infernal Affairs’ın uyarlaması olan The Departed, Boston’ın arka sokaklarında hüküm süren mafya ile bu oluşumu alaşağı etmeye çalışan polis teşkilatının oynadığı derin istihbarat oyunlarına odaklanıyor. Scorsese’nin 2000’lerdeki fetiş oyuncusu olan Leonardo DiCaprio ile art arda çektiği üçüncü yapım olan The Departed’ın kadrosu tabii ki sadece yıldız oyuncu ile sınırlı değil. Mark Wahlberg, Matt Damon, Alec Baldwin, Vera Farmiga, Martin Sheen ve Jack Nicholson gibi işinde usta isimlerden oluşan kadrosu ile öne çıkan yapım, Scorsese’nin suç filmlerinde genel olarak gördüğümüz İtalyan mafyasına değil de, İrlanda kültürü ile bezeli Boston muhitlerini örümcek ağı gibi örmüş bir mafya oluşmunu ele alıyor bu kez. Bu oluşumun lideri olarak da Jack Nicholson’ın canlandırdığı Frank Costello’yu görmekteyiz. Bahsi edilen değişikliklere göre filmi ele alışında da ufak tefek farklılıklara giden Scorsese, çok daha hareketli, fazla kesmelerin olduğu bir film ortaya çıkartırken; filmin en gerilimli anlarında sakin kamerası ile tekinsiz atmosferi izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Scorsese’nin bu tercihleri, “Kim kimin köstebeği?” temasının doğası gereği çetrefilli bir hikâye metnine sahip olan filmin izleyicinin algısı ile oynama isteğine hizmet ediyor.
Son derece doğru seçilmiş soundtrackleri, Scorsese’nin geçmiş suç filmlerinden izler taşıyan ama hikâyeye temel oluşturacak biçimde de farklılaşan yönetmenliği ve yıldız oyuncu kadrosunun başarılı performansları ile The Departed, Scorsese’nin en iyi filmlerinden biri olmasa da gayet temiz bir suç-gerilim filmi olmayı başarıyor. Taxi Driver, Raging Bull, Goodfellas gibi başyapıtları ile Scorsese’ye En İyi Yönetmen Oscar’ını vermeyen Akademi’nin bu payeyi yönetmene The Departed filmi ile vermesi de tarih sayfalarında ilginç bir ironi olarak yer alacak.
7 – Shutter Island (2010)

Dennis Lehane’in aynı isimli romanından uyarlanan Shutter Island’a, polisiye ve psikolojik gerilim türlerinin hakkını vermek için tekrar bir araya gelen Martin Scorsese ve Leonardo DiCaprio’nun ortak başarısı demek mümkün. 1954’te İkinci Dünya Savaşı veteranı olan polis şefi Teddy Daniels (DiCaprio) ve yeni partneri Chuck’ın (Mark Ruffalo), güvenlik önlemleri en üst seviyede tutulan akıl hastanesi ve cezaevi görevi gören Shutter Island’dan esrarengiz bir şekilde kaçan kadın katili araştırmak için çıktığı yolda, bir yandan gizemi çözmeye çalışırken diğer yandan gerçekliğin yavaşça kırıldığını görürüz. 1950li yılların atmosferini ve türün gerilimini film noir elementleriyle destekleyen Scorsese, Hitchcock-vari bir tansiyon ile gerilimi sürekli yukarıda tutup büyük bir final ile filmin evreninin kurulu olduğu akıl hastanesi ve ‘delilik’ kavramını başrole taşır. DiCaprio’nun kendi payına düşeni hakkıyla verdiği yer de, filmin büyük dönüşünün gerçekleştiği bölümde, derin bir psikolojik alt yapısı ile zaten çok boyutlu ve çizilen gerçek karakterine hayat verdiği noktadır. Toplum ve devlet incelemesini delilik ve akıl hastanesi metaforuyla incelemenin yeni bir yöntem olduğunu söyleyemeyiz belki; ama Scorsese’nin elindeki çok katmanlı kurulmuş güçlü hikayesini, kendi auteur yönetmen dokunuşu ve sinemanın gücü ile daha da yoğun kılarak ve alt metni izleyici için gerçek bir deneyime dönüştürerek, kurulu evrenin içinde yer aldığı bağlamdan kendine döndürebileceği bir sorgulamaya dönüştürebilmesinin öneminin altını çizmemiz gerekir.
6 – Casino (1995)

Martin Scorsese sinemasının beylik filmlerinden olan Casino, kumarhaneler cenneti Las Vegas’ın parıltılı dünyasının perde arkasını anlatır. Şatafatı ve görkemiyle insanları büyüleyen Las Vegas, esasında mafyatik ilişkilerin hükmünü sürdürdüğü, zincirleri birbirine sıkı sıkıya bağlı bir sistemin ürünüdür. Büyüleyici şatafat, yasa dışı bir dünyanın gösterisidir; bu dünyanın içinde herkes kirlenmiştir aslında. Filmin anlatıcıları olan Sam Rothstein (Robert De Niro) ve Nicky Santoro (Joe Pesci) de bu durumu teyit ederler. Çarkın perde arkasındaki patronlar para istemektedir, bunun ne şekilde gerçekleştiği çok önemli değildir. Önemli olan görkemli dünyanın büyüsüne kapılan müşterilerin parasının kumarhanenin kasasına akmasının sağlanmasıdır. Sam ve Nicky gibi aracıların görevi çarkın işleyişini sorunsuz şekilde sağlamaktır. Tabii bu esnada onlar da sistemin nimetlerinden faydalanırlar.
Scorsese, betimleyici bir dille yaklaşır bu dünyaya, onu ne aklar ne de karalar; her şeyi olanca çıplaklığıyla verir. Suç dünyasını ve karanlık ilişkileri anlatmakta yetkin olan yönetmen, yabancısı olmadığı dünyayı kendinden emin bir dille peliküle aktarır. Uzun bir süreye yayılan film, kumarhane dünyasını anlatırken bir taraftan da Sam’in kişisel hikâyesini aktarır. İyi bir kumarbaz olan ve başından beri bu âlemin içinde yaşayan Sam, öyküsüyle bir simge olduğu kadar bir ibret vesikasıdır.
Scorsese’nin bu önemli filmi, gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır. Uyarlama metin, senarist ve yazar Nicholas Pileggi’nin aynı adlı kitabından yazarın kendisi ve Scorsese tarafından senaryolaştırılmıştır. Böylelikle Casino, Scorsese filmografisini karakterize eden bir yapım olarak sinema tarihi içindeki yerini almıştır.
5 – The Last Temptation of Christ (1988)

Türkçe’ye “Günaha Son Çağrı” adıyla çevrilen ve Nikos Kazantzakis’in yazdığı aynı adlı kitaptan uyarlama olan filmde, hayal sekansları ve peygamberliğin mucizeleri aynı potada eriyor, peygamberlik gibi dev bir misyonun altında, zaafları olan bir adam ezilip duruyor. İzleyiciye “Gerçek Mesih böyle bir adam olabilir mi?” sorusunu sorduruyor.
Martin Scorsese’nin yönettiği 1988 yapımı The Last Temptation of Christ, döneminde ve döneminin çok ötesinde oldukça tepki toplayan, Hristiyanları olduğu kadar Müslümanları da ayağa kaldıran bir filmdi. Nedir bu filmi tepki paratoneri haline getiren şey? Film, alışılmışın dışında bir İsa Peygamber portresi çiziyor. Henüz peygamberliğini kucaklamayan, insanlığın iyiliği için kendini feda etmemiş olan İsa’nın arzularını, zaaflarını, korkularını, insani yönlerini gösteriyor. İnsandır, aklı çelinebilir, ona yasak kılınan şeyleri yapmayı arzulayabilir diyor. Peygamberliği ve getirdiği zorlu yolcuğu isteyip istemediğini, insani bir hayat yaşamak ve bir aile kurmak için bundan vazgeçip geçmeyeceğini sorguluyor. Günahkâr olmanın çok kolay olduğunu, peygamberlerin bile günahkâr olabileceğini, bunların arasında ince bir çizginin var olduğunu dile getiriyor. Kahramanlar her zaman gönüllüler arasından seçilmiyor, kahramanlar zorunluluktan da doğabiliyor; ama insanlar kahramanlarını sorgulamayı sevmediklerinden buna tüm güçleriyle itiraz ediyorlar.
Efsane bir soundtrack albümü olan filmde Willem Dafoe İsa’yı, Harvey Keitel ise Yahuda’ı canlandırıyor. Dafoe öğretilerden farklı olarak kafası karışık, çarmıha gerilmek istemeyen, neden seçildiğini, ne yapacağını bilmeyen, sürekli tanrıdan yardım isteyen bir İsa çizmiş olsa da on numara oyunculuğu, ses tonu ve mimikleriyle, İsa’nın üzüntüsünü, korkularını, zaaflarını çok iyi veriyor. İnsanın havari olası, vaftiz olası, günah çıkarası, şifa isteyesi geliyor.
Filmde sadece İsa Peygamber değil; Tanrı, Şeytan, Melek, Yahuda da çok farklı işleniyor. Kadın imgeleri de oldukça enteresan şekilde tasvir ediliyor. Film, günümüze göre eski model kaldığı için şimdi izlemek isteyenlere sıkıcı gelebilir. Onlara önerim, izlemeden önce kitabı okumaları ya da İsa’nın hayatı hakkında bilgiye sahip olmalarıdır.
4 – The Wolf of Wall Street (2013)

2011’de çektiği Hugo’nun hemen ardından The Wolf of Wall Street için çalışmalara başlayan Martin Scorsese 180 dakika uzunluğundaki filmi 2013’e yetiştirdi. Yönetmenin gerçek bir hikayeden yola çıkarak sinemaya aktardığı otobiyografi; kariyerine bir komisyoncu olarak başlayan, ilerleyen yıllarda Wall Street’in en ünlü brokerlarından biri konumuna yükselerek kendi şirketini kuran ve kurduğu şirketle birçok yatırımcıyı dolandıran Jordan Belfort’un hikayesini konu alır.
Scorsese’nin filmografisinde ayrı bir yerde bulunan ve usta yönetmenin belki de en sıra dışı ve cesur işi olarak tanımlayabileceğimiz The Wolf of Wall Street, gücünü enerjisinden alan bir film. Her ne kadar suç dünyasına odaklanıyor olsa da Jordan Belfort’un partiler ve esrar ile dolu hayatı, seks bağımlılığı filmi bambaşka bir noktaya taşıyor. Muazzam sinematografisine ek olarak, halihazırda dikkat çekici bir hayat hikayesini peliküle aktarırken elindeki sahneleri son derece başarılı bir sırayla kurgulayan Scorsese, filmin süresini uzun tutmasına rağmen seyircinin bir dakika bile sıkılmasına izin vermiyor – Söylenenlere göre filmin orijinal taslağı tam olarak 2742 dakikaymış. Tüm bu sinemasal detayların yanı sıra, Jordan Belfort’u canlandıran Leonardo DiCaprio’nun ve Donnie Azoof’u canlandıran Jonah Hill’in kariyer performanslarını sergilemeleri ise filmin değerini arttıran diğer önemli faktörlerden.
5 dalda Oscar adayı olmasına rağmen tek bir ödül bile kazanamayan The Wolf of Wall Street‘in değeri şu an tam olarak anlaşılmasa da ilerleyen yıllarda Akademi’nin hakkını yediği filmler arasında yer alacaktır.
3 – Goodfellas (1990)

Gangster filmleri denince akla ilk olarak The Godfather serisinin gelmesi gayet doğal. Coppola’nın üç filmlik destanının; aynı zamanda mafyanın sahip olduğu değerleri kutsallaştırdığı, onları aile zeminine oturttuğu, her aksiyonu yücelttiği ve ahlaki açıdan doğrulaştırdığı iddia edilebilir. Martin Scorsese’nin, Nicholas Pileggi’nin çok satan Wiseguy romanından uyarladığı –ve yazarın aynı zamanda senarist kimliğiyle karşımıza çıktığı- Goodfellas ise tüm bu mafya kodlarına “dur bakalım” demeyi başarıyor. Gerçek bir hikayeye dayanan film; İtalyan kökenli Lucchese ailesinin bir kolu olan Vario ekibinde yer alan Henry Hill’in mafyaya girişini, yükselişini ve kaçınılmaz çöküşünü anlatırken Scorsese’nin dinamik kurgusu ve hikaye anlatımı, türe adeta yeni bir soluk kazandırıyor.
“Gangster olmak, ABD Başkanı olmaktan daha iyi” diyen bir karaktere sahip olan film, açılışından itibaren mafyada yer almanın nasıl da bir erkeğin en büyük hayali ve kazanımı olduğunu anlatmaya başlıyor. Bu özendirme duygusunun yanı sıra Scorsese bir yandan da, tüm mafya klişeleriyle –lakaplar, aile değerleri ve erkeklik- birer kara komedi unsuruna dönüşecek şekilde dalgasını geçiyor. Öyle ki karakterin kontrolünü kaybetmesi ile özendirilen tüm değerlerin altının nasıl oyulduğuna şahit oluyoruz. Beceriksiz, omerta –sessizlik- koduna ihanet edecek derecede konuşmadan duramayan anti-kahramanları ile mafyanın sert yüzünü de yansıtan Goodfellas, gücünün büyük bölümünü de seyirciye seslenen anlatıcısının yarattığı yarı-belgesel yaklaşımdan elde ediyor. Filmin Henry’nin eşi Karen’ı da anlatıcı olarak kullanması, bu erkek egemen dünyaya farklı bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Diyaloglarının büyük kısmı doğaçlamalara dayanan –özellikle de “What do you mean I’m funny?” sahnesi-, mükemmel müzik seçimleri ile döneminin atmosferini yansıtan ve belki de yönetmenden The Wolf of Wall Street’e kadar göremeyeceğimiz akışkan bir anlatıma sahip bir film Goodfellas.
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Joe Pesci), dalında Oscar kazanan; En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Uyarlama Senaryo dallarında ise adaylık kazanan filmin Scorsese’ye Venedik Film Festivali’nden Gümüş Ayı getirdiğini de belirtelim.
2 – Raging Bull (1980)

Sinema eleştirmenleri tarafından tüm zamanların en iyi 100 filminden biri kabul edilen 1980 yapımı Raging Bull; ortasiklet bir boksör olan Jake La Motta’nın hem ring kariyerindeki hem de özel hayatındaki hırslarının tüm hayatına olan etkisine odaklanıyor. Martin Scorsese’nin, siyah beyaz filmlere karşı duyduğu saygıyı belirtmek ve renkli filmlerin dayanıksızlığına yönelik bir eleştiri geliştirmek amacıyla siyah beyaz çektiği Kızgın Boğa’nın, gerçek bir hayat hikayesinden filme alındığını da belirtmek gerek. Mutluluk duygusunun gelip geçiciliğine atıf yapmak adına filmdeki mutluluk anlarını renkli çeken Scorsese, filmin geri kalanını siyah beyaz çekerek hikayeye duyduğu objektif tavrı da ortaya koymuş olur. Scorsese, özellikle açılış sahnesinde muhteşem bir sinematografik anlatım yakalayarak film dili derslerinde mutlaka gösterilmesi gereken bir sahne ortaya koymuştur. Başrollerinde Robert De Niro, Joe Pesci ve Cathy Moriarty gibi efsanevi oyuncuların olduğu film, Robert De Niro’ya En İyi Erkek Oyuncu Oscarı da kazandırmıştır. Yine aynı yıl En İyi Kurgu dalında da Oscar kazanan Kızgın Boğa; sinema tarihinin en kült filmlerinden biridir. Aynı şekilde Robert De Niro ve Joe Pesci arasında geçen kavga sahnesinde Joe Pesci’nin kaburga kemiklerinin kırıldığını da dipnot olarak geçmek gerek. Kariyer hırsının bilinçaltındaki öfkeyi açığa çıkarmadaki yoğun etkisini görmek ve hem hırsları hem de kıskançlıkları yüzünden tüm hayatını tehlikeye atmaktan çekinmeyen Jake La Motta’nın ibretlik hikayesine şahit olmak isterseniz Kızgın Boğa’yı ıskalamayınız.
1 – Taxi Driver (1976)

70’li yılları Amerikan sinemasının altın dönemlerinden biri olarak nitelendiriyorsak, bunda Martin Scorsese’in önemli bir rolü olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Scorsese’in döneminin ruhunu en iyi yansıtan ve ayrıca filmografisinin de kilit filmi olan Taksi Şoförü (Taxi Driver), modern sinemayı halen etkilemeyi sürdüren bir klasik. Vietnam gazisi Travis Bickle’ın geceleri taksi şoförlüğü yapmaya başlamasıyla sokaklardaki pisliği, şehrin ve insanların kokuşmuşluğunu çıplak gözle görmesi zaten kendisini bir gözlemci olarak nitelendiren karakterimizin kaderinin çizilmesi anlamına geliyor. Scorsese, modern şehir hayatının tipik yalnızlarından biri olan Travis’i gördüklerini iç sesiyle anlatmasıyla daha yakından tanıma fırsatı veriyor bize. New York sokaklarında dolaştıkça geçirdiği değişimi adım adım görüyoruz.
Taksi Şoförü karakter odaklı bir film olduğu için okumasının da ana karakterimiz Travis Bickle üzerinden yapılması bir zorunluluk diyebiliriz. Travis, şehrin pisliklerden temizlenmesi gerektiğini düşünse de harekete geçmesini sağlayan 12 yaşındaki fahişe Iris oluyor. Iris’i kurtarması gerektiğine inanıyor ve hayatının amacını buluyor. Sonu ölüm olsa da misyonunu tamamlaması gerektiğine inanıyor. Bir çocuğu kurtarmak şehri kurtarmakla eş değer onun için. Böylece sistemin kölesi olmuş insanlardan kendisini soyutlayarak adaleti kendi elleriyle tecelli ettiren bir anti-kahraman doğuyor. Finaldeki çatışma ve sonrasında Travis Bickle’ın bir kahramana dönüşmesiyle anlamlı bir bütüne ulaşıyor film.
Vietnam Savaşı sonrasının Amerikası’nı bir karakter üzerinden çarpıcı gözlemlerle anlatan Taksi Şoförü’nün klasikleşmesinde Martin Scorsese’in kamera arkasındaki işçiliğinin yanı sıra Robert De Niro ve Jodie Foster’ın unutulmaz oyununun ve Paul Schrader’ın senaryosunun da büyük payı var. Pek çok klasikleşmiş sahnesi olsa da Robert De Niro’nun ayna karşısındaki “You talking to me?” repliğiyle hafızalara kazınan Taksi Şoförü, listemizin de bir numarası.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →