Düşler, Tutkular ve Suçlar
Zorlu bir dünyanın insanın üzerinde yarattığı bedensel ve ruhsal deformasyon meselesi Bernardo Bertolucci’nin maharetli ellerinde zihne çakılıp kalan bir şiire dönüşmüş. Bugünün genç sinemaseverleri için Bernardo Bertolucci, başta “Stealing Beauty” olmak üzere büyük yapımlarla adı anılan bir isim. Ancak yönetmenin dününe baktığımızda farklı tablolarla karşılaşmak mümkündür. Bu tablolardan biri de “The Dreamers” adlı ürünüdür. Yapım, masum bir adamın bir sabah uyanması ve kendini anlaşılmaz komplolar zincirinde bulması misalidir. Nitekim bu temaya özellikle Godard üstadın gayet layıkıyla evirip çevirdiği bu ünlü entrika yumağı “The Dreamers” adlı yapımda çıkış noktası görevini görmektedir. Alışılmadık bir mizah duygusuna sahip olan film, Bertolucci’nin anlatmak istediği fakat bir türlü ağzından bakla çıkmadığı yapımdır. Başrollerini Michael Pitt, Louis Garrel ve Eva Green üçlüsü paylaşmaktadır. ‘Sinema yeteneği’ dediğimiz şeyin büyük bir kısmını kurgu konusunda verilen yaratıcı ve doğru kararlar oluşturur. İşte Bertolucci de bu üçlüyle aynı ilacın reçetesini yazmaya çalışmıştır.
Yapımın hikayesi uzaktan davulun sesi hoş gelir misali basittir, pürüzsüzdür fakat ziyadesiyle dikkat çekicidir. Bertolucci bu filmde 1950’lerin ortası 1960’ların sonu olan birtakım siyasi olayları kısmen ensest olan bir ilişki üzerinden yürütmeye çalışmıştır. Bu durum filme ketçaba bandırılmış keçiboynuzu tadı verir zira seyircinin ilk bakışta onca cinsel öge karşısında asıl konuya odaklanması oldukça güçtür. Peki, Bertolucci bunu bilmiyor muydu? Muhtemelen haberi vardır zira yönetmenimiz sağ gösterip soldan vurması oldukça ünlüdür. Bahsi geçen dönemlerin siyasi başlıkları seyircinin kültürel yelpazesi çerçevesinde büyük önem arz eder. Yönetmen olayları kademeli olarak ince ince işler. Sinemasever olarak ilk dikkat çeken olay “la cinematheque française” film kütüphanesinin kapatılması olmuştur. Bu kütüphaneyi “Henri Langlois” kurmuştur. Kütüphane o dönemde yaşayanlar adına mihenk taşı görevini üstleniyor. Nitekim Sartre, Beauvoir, Truffaut, Godard, Rohmer gibi isimler buranın müdavimi idi. Fransa’nın “yeni akım”ı bugün hala varlığını büyük ölçüde hissettiriyorsa bunu kati surette bu kütüphaneye borçludur. Filmdeki geçişler öyle seridir ki bir an kendinizi herhangi bir kanalda herhangi bir magazin programını izlerken bulmanız kaçınılmaz. Yönetmen soluğu “sinematek” ile alamamıştır. Ardından 68’ darbelerini gözler önüne sermeye çalışmıştır. Filmin en sarkastik yönü bu külliyatlı olaylar cereyan ederken püriten bir ilişkiyi gözler önüne sermesi olmuştur. Temasının büyük bir kısmını kaplayan Matthew, Isabelle ve Theo, filmin temel kompozisyon kurallarını belirliyor. Özellikle geniş resimleri planlarken sinema, hareketli görüntülerden oluşan bir sanat olarak, ister istemez açık kompozisyon tekniğine daha yakındır. Bahsi açılan üçlünün gerek “Louvre müzesi”nde gösterdikleri performansla gerek filme yayılan tüm sinema söyleşileriyle filmin resmini oluşturan zemin ve obje arasında ne kadar çok çatışma varsa, hareket hissini o denli yoğun yapıyor. Bu husus filmin kompozisyon çerçevesinde tavan yaptığı en kallavi kısım.
Karakter klişelerini yerle bir eden yaratıcı yönetmen Bertolucci yazılı metni, perdeye yansıtmak için biraz beklemesi gerekmiş. Yönetmenimiz yapımda birde sıkı bir teknik uygulamış. Sinema dünyasına, özellikle Fransız sinemasına bomba gibi düşen yapımların en çarpıcı sahnelerini bu filmle pekiştirerek yer yer dönemin kültlerine de göz kırpmış. Bu tekniği kullanırken oldukça başarılı olan Bertolucci, direkt biçimde ‘gerçek yönetmen sineması nasıl olur’u çekmiş. Çerçeveye bu denli egemen olabilmek … Elindeki malzemeyi bütün tamamlayıcılara hükmederek, müthiş bir zamanlama ve hakimiyetle yansıtmak perdeye… Sanat yönetiminden diyaloglara, sekanslardan son jeneriklere dek, filmin her anına nefesini yaymak… Detaylarda, bakışlarda, bize gösterilen her şeyde karşımıza çıkan buluşlar, kanıtlar, öykü ve mesele. İzlerken, sizi kavrayıp içinizde ne varsa onu uyandıran bir film bu. Her ne kadar ele alınan konuların çeşitliliği vermek istenilen mesajı kısmen çürütmeye çalışsa da Bertolucci altına imzasını atmış bir kere. Mazinin ritmini oluşturan kült yapımlara selam çakmak, izlerken kulaklarım da bayram etsin diyorsanız her iki istek adına ideal bir tercih yapmış olursunuz.
Burcu Meltem Tohum
15 yazı · Heterojen yanıyla ün salmış bir şehir olan İstanbul’da doğdu. 1993 yılında ‘merhaba’ çaktığı şehrin Anadolu yakasında sinema ile tanışması pek uzun sürmedi. 1998 yıllarında dedesinin sinema atölyesinin vazgeçilmez konuğu oldu. Beyazperde serüvenine atıldığı ilk yıllarda bağımsız filmlere düşkünlüğü patlak verdi. Ailesi tarafından da sık sık filmlerle beslenen kendi sinema dünyasına hiçbir zaman dublajı sokmadı. Bu yönünü fark eden yakınları onu dil üzerine eğitim alması için çeşitli kurumlara yönlendirdi. Eğitiminin bir kısmını tamamladığında ise film altyazı projeleri için bir şirkette gönüllü olarak tercümanlık yaptı. Lise yıllarında devam ettirdiği tercümanlık macerasını üniversite döneminde çeşitli sinema projelerindeki çalışmalar takip etti. Edebiyat ile sinemanın her zaman birbirinden ayrılmaz bir ikili olduğunu düşünerek başladığı edebiyat ve dil üzerine olan eğitimde bir zamanların bağımsız film düşkünlüğü şekil değiştirerek koltuğunu İtalyan, İspanyol ve Fransız sinemasına bıraktı.
Yazarın diğer yazılarını gör →

