Büyüme Hikayeleri Konu Alan 25 Muazzam Film
Les quatre cents coups (1959)

Les quatre cents coups (400 Darbe), ne ailesinin yanında ne de okulda kendi gibi hissedebilen Antoine’un, annesini başka bir adamla görmesinden ve ödevini yapmamasına neden olarak annesinin ölümünü göstermesinden sonra yaşadıklarını anlatır. Okulda aşağılanmaktan ve aile figürünün yaydığı korkudan nefret eden Antoine çareyi arkadaşları ile deniz kıyısına kaçmakta bulur.
François Truffaut’nun yönettiği, Fransız Yeni Dalga akımının öncü filmlerinden olan 400 Darbe, sinema tarihinin en hazin ama vurucu büyüme öykülerinden biridir. Truffaut’nun hayatından biyografik ögeler de içeren film, Antoine üzerinden toplumsal düzeni de sert bir şekilde eleştirir.
The Graduate (1967)

Günümüzden geriye doğru bakıldığında, sinema tarihinin klasikleşmiş gençlik filmlerinden biri olan The Graduate; geleceği ile ilgili yoğun kaygılar içerisinde olan 21 yaşındaki Ben Braddock’un, aile yakınları Mrs. Robinson tarafından baştan çıkarılması ile değişen hayatını gözler önüne seriyordu.
The Graduate’in bu kadar izlenen ve sevilen bir film olmasının arkasındaki sır, seyircinin filmde hayatlarından bir parça görmesiydi. Ben, toplumun “hayata atılma” olarak kodladığı bir dönemden geçerken tüm bu beklentilerin odağında olmaktan ötürü yolunu kaybetmiş bir gençtir. Varoluşsal düşüncelerle geçen günler sırasında Ben’in edindiği tecrübeler, hayatının nasıl bir yönde ilerlemesini istediğini keşfetmesine yardımcı olur. The Graduate bu yönüyle sinema tarihinin en akılda kalıcı büyüme hikayelerinden birine imza atmış olur.
Harold and Maude (1971)

Harold and Maude, kendine has sinemasıyla dikkat çeken, pek çok sinemacıyı etkilemiş bir yönetmen olan Hal Ashby’nin en bilinen filmi. Zengin ailesinin kendisine sunduğu hayatı istemeyen, depresif ve ölüm takıntılı bir genç olan Harold, hobi olarak gittiği rastgele bir cenazede tanıştığı bir gencin enerjisine sahip yetmişlik Maude ile arkadaş olur. İkilinin dostluğu geliştikçe Harold hayat ve Maude ile ilgili yeni şeyler öğrenecektir.
Başka bir sinemacının ellerinde (mesela Lars von Trier) olağanüstü depresif bir hikayeye dönüşebilecek olan Harold and Maude, Hal Ashby’nin materyalin kara komedi ögelerini öne çıkarmasıyla bugün bile hatırlanan bir büyüme öyküsüne dönüşüyor.
American Graffiti (1973)

İlk filmi THX 1138 ile dikkatleri çeken George Lucas’ın 60’lar güzellemesi olarak adlandırabileceğimiz filmi “American Graffiti”, sonrasında Spielberg sinemasında da izlerini göreceğimiz eski ve masum Amerika imgesini yeniden üreten filmlerden. Üniversiteye gidecek olan iki arkadaşın, büyüdükleri kasabada arkadaşları ile geçirdikleri bir geceyi anlatan film; insanda nostalji duygusu uyandıran müzik kullanımı, arabalar, kıyafetler ve banliyö yaşamı ile ele aldığı dönemi başarıyla yansıtıyor. Filmin gücünü hala korumasında ise karakterlerini oldukça içten bir biçimde ele alması yatıyor. Gelecek hayalleri birbirinden farklı olan ikilinin, geride bırakmak istedikleri ya da bırakmak zorunda kaldıkları arkadaşları ve sevgililerinin yarattığı çelişkili durumun, izleyiciye kendi üniversiteye giriş deneyimini hatırlatması olası. Başrolünde yer alan Richard Dreyfuss’un yanı sıra Oscarlı yönetmen Ron Howard’ın ve Harrison Ford’un en genç hallerine tanık olduğumuz film, sırf bu özelliğiyle bile tam bir büyüme öyküsü olmayı başarıyor.
Die Blechtrommel (1979)

1999’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Günter Grass’ın 40’lı yıllardaki akıl tutulması diye tabir edilen toplumsal davranışları, büyümeyi reddeden bir çocuğun üzerinden alegorik bir şekilde eleştirdiği Teneke Trampet (Die Blechtrommel) kitabı özellikle tarihi gerçeklerle mistik olayları oldukça başarılı bir şekilde birleştirmesiyle dikkat çekiyor.
1979’da Cannes’da Altın Palmiye’yi Coppola’nın Apocalypse Now filmiyle paylaşan Die Blechtrommel uyarlaması ise, yönetmen Volker Schlöndorff’un filmografisinde bir zirveyi temsil ediyor aynı zamanda. Başrolde küçük bir çocuğun oynamasının getirdiği tüm olumsuzluklara rağmen ortaya çıkan film kitabın oluşturduğu atmosfere öylesine uygun ki dönemin çılgınlığını hayali bir dünyanın varlığıyla aynı temel üzerinde yükselirken görüyoruz. Ayrıca film barındırdığı tüm derin söylemlere rağmen mizahi yanına bir an bile olsun elinden bırakmamayı da başarıyor. (Bu kısım, Kerem Duymuş’un En İyi 10 Alman Edebiyatı Uyarlaması dosyasından alınmıştır.)
The Breakfast Club (1985)

John Hughes’ın yazıp yönettiği The Breakfast Club’da hiçbir ortak yanı bulunmayan dahası ortak paydada buluşmamak için ellerinden geleni yapan beş genci düşünün. En başta bir odaya kapatılan ve birbirleri ile konuşup anlaşmaları için zorlanan bu grup en nihayetinde yeni fikirlere yelken açarlar. Film bu haliyle bir felakete de dönüşebilirdi belki ama Hughes’ın, elindeki bu tanıdık materyali kendi tarzıyla yoğurup filme yedirmesi bambaşka bir tat bırakıyor sinemaseverlerde. Yönetmenin hünerini tamamıyla yansıttığı filmin aynı zamanda heyecanından ve canlılığından bir şey kaybetmiyor olması da yetişkinliğe adım atmaya hazırlan gençlerin hayatına yeni bir ışık tutuyor diyebiliriz.
Stand By Me (1986)

Rob Reiner’ın yönetmenliğini üstlendiği Stand By Me, Stephen King’in kaleme aldığı The Body isimli kitabından beyazperdeye uyarlanıyor. Bir nevi otobiyografik özellikler taşıyan bu filmde, dört çocuğun gece yarısı ölü bir bedenin peşinden çıktığı maceraya tanık oluyoruz. Yetişkin Gordie Lachance karakterine hayat veren Richard Dreyfuss’un anlatımıyla ilerleyen olay örgüsü, uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından geride bırakılan çocukluğun barındırdığı tüm o sevgi, nefret ve hüznün etrafında dönen bir büyüme hikayesi aslında. Öyle ki Rob Reiner’ın kusursuz yönetmenliği ile hayat bulan böylesine derin, samimi ve sımsıcak bir dostluk hikayesi, çocukluğa yapılan bir övgüyken yetişkinlerin kaybettiği o bağın arkasından tutulan mateme dönüşüveriyor bir anda.
Heavenly Creatures (1994)

Yüzüklerin Efendisi sonrasında King Kong ve Hobbit gibi filmlerle yüksek bütçeli fantastik filmlere imza atan Peter Jackson’ın 1994’te çektiği Heavenly Creatures, oldukça dramatik olan hikayesini yine fantastik ögelerle işleyen bir film. Biri içine kapanık ve ailesinden baskı gören, diğeri ise cinsel özgürlüğüne düşkün iki kızın yakınlaşmasını anlatan filmde Jackson,bu ikiliye sınırsız bir dünya yaratıyor. Bir noktadan sonra yer aldıkları toplumdan kaçmak için kendilerine tamamen büyülü bir dünya kuran kızların bu çabası sürekli olarak sekteye uğrarken, hikaye de izleyiciyi içine alan bir gerilime dönüşüyor. Ergenlik döneminde insanın yaşadığı çıkmazları ve kendisine ait bir dünya kurma çabasını, sinemanın olanaklarıyla gerçek kılmayı başaran Jackson’ın yıllar sonra The Lovely Bones ile farklı eleştiriler almasının en büyük nedeni, belki de Heavenly Creatures’ın bu denli başarılı bir film olması.
Virgin Suicides (1999)

Sofia Coppola’nın ilk uzun metraj denemesi olan 1999 yapımı The Virgin Suicides, Jeffrey Eugenides’in aynı isimli romanında uyarlandı. 1970’lerde Detroit’in orta sınıf banliyölerinin birinde beş genç kız kardeşin kısa yaşamlarını konu alan olaylar çerçevesinde ilerleyen film, Amerikan toplumunu ve aşırı muhafazakar aile yapısını irdelerken bir yandan da büyüme çağındaki gençlerin sorunlarını ele alır. Filmde durmaksızın artan depresif ve izole edilmiş davranışlarla şekillenen ölümcül melankoli, cinsiyetinin farkındalığına erişmeye başlayan genç kadınların öfkesi ve garipliği ince bir mizahla ele alınmaktadır.
Ratcatcher (1999)

2011 yılında kotardığı We Need to Talk About Kevin filmi ile tanıdığımız yönetmen Lynne Ramsay’in ilk uzun metraj deneyimi olan Ratcatcher, 70’lerin Glasgow’unda sorunlu bir aile hayatı olan 12 yaşındaki Ryan’ın bunalımlı günlerini anlatıyor.
Anlatıldığında kulağa klasik bir büyüme öyküsü olarak gelebilecek Ryan’ın hikayesi; Lynne Ramsay’in, Ryan’ın sıkıntılı günlerinin altını çizen soluk renk paleti ve aşırı gerçekçi kamerasıyla sürükleyici bir dramaya dönüşüyor. Ramsay, Ratcatcher’da tecrübe ettiklerini We Need to Talk About Kevin’da kusursuza yakın bir biçimde uygulamayı başarmıştı.
Almost Famous (2000)

Bu yıl “Aloha” filmiyle yarattığı büyük hayal kırıklığı kulaktan kulağa dolaşan Cameron Crowe’un yıllar önce kalbimizi çalan filmi Almost Famous, sanırım hiçbir gencin reddedemeyeceği o soruyu soruyor: Favori müzik grubunuzla turlamak ister misiniz? Rolling Stone dergisi için hazırlayacağı bir yazı için hayalleri gerçek olan William Miller, bu yolculuğa çıkmadan önce en önemli tavsiyeyi alıyor: “Asla rock yıldızlarıyla arkadaş olma”. Peki bu tavsiyeye uyuyor mu? Tabii ki hayır! 70’ler rock’n roll sahnesinde karşınıza çıkabilecek her şey –seks, uyuşturucu, dev egolar ve para-, annesinin koruyucu şemsiyesinin altından çıkan William’ın hayatını etkilerken; o dönemi görmeyen yeni nesle de “70’lerde çocuk olmak” fantezisini yaşatıyor.
Y tu Mama Tambien (2001)

Günümüzün teknik anlamda en yetkin yönetmenlerinden biri olarak gösterilen Alfonso Cuaron’un kariyerinde önemli birkaç kırılma noktasından biri de Y tu Mama Tambien filmi. Yönettiği Great Expectations ile beklentileri karşılamayan Cuaron, bir sonraki filmi için özüne, yani Meksika’ya geri dönmüş ve Y tu Mama Tambien’i çekmişti.
İki gencin, kendilerinden yaşça büyük çekici bir kadınla çıktıkları yolculuğu odağına alan filmin benzerlerinden farkı, sadece konu aldığı iki gencin yolculuk boyunca edindikleri tecrübelere odaklanmamasıydı. Kendinden yaşça küçükler ile bir yolculuğa çıkan Ana’nın kendini bulma öyküsüne de değinmesi filmin en önemli artısıydı.
Ghost World (2001)

Daniel Clowes’un çizgi romanından uyarlanan, Terry Zwigoff’un yönetmenliğini yaptığı Ghost World, sancılı geçmekte olan lise hayatlarından sonra beraber eve çıkma hayalleri ile yaşayan Enid ve Rebecca’nın sıradan hayatlarına odaklanıyor. İkilinin bu sıradan hayatı, gazetede gördükleri bir ilana şaka amaçlı cevap vermeleri ile değişir.
Başrollerinde Scarlett Johansson ve Thora Birch’ün yer aldığı film, adeta ruh ikizi gibi gözüken iki karakterinin bir olay sonrası farklılaşan hayatlarını anlatmasıyla benzer büyüme hikayelerinden farklılaşmayı başarıyor.
Pan’s Labyrinth (2006)

Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro’nun ve üç dalda Akademi Ödülü kazanan 2006 yapımı filmi Pan’s Labyrinth, son dönem İspanyol sinemasının en başarılı filmlerinden birisi olarak görülür. İspanya İç Savaşı dönemlerinde 10 yaşındaki Ofelia’nın annesiyle başka bir yere taşınmalarını ve sonrasında bir labirentin içinde yaşayan mitolojik bir canlı olan Pan ile tanışmasını konu alan film bir büyüme hikâyesini sembolik, masalsı, dramatik ve gerçeküstü anlatımıyla ele alır. Ofelia bu labirentin içinde bir amaç uğruna kendisine verilen görevleri yerine getirmeye çalışırken bu süreçte deneyimledikleri ona bambaşka bir kapı açar.
This is England (2006)

Falkland Savaşı’nın gölgesindeki Britanya’da 12 yaşındaki Shaun’ı takip ederek açılır This is England. Falkland Savaşı’nda ölmüş olan babasıyla ilgili şaka yapılınca okulda kavgaya giren ve bu olay sonrasında civardaki genç dazlaklar tarafından koruma altına alınan Shaun, yavaş yavaş grubun lideri konumundaki Woody’yi hiç sahip olmadığı ağabeyi olarak görmeye başlar. Hapisten çıkan aşırı milliyetçi Combo aralarına geri döndüğünde uyguladığı ırkçı uygulamalar ile grubun dağılmasına neden olur.
Yönetmen Shane Meadows’un kendi anılarından esinlenerek yazdığı This is England, küçük Shaun’un gözünden Margaret Thatcher dönemi İngilteresine sert bir bakış atar. Tüm politik materyalinin yanında film, 12 yaşındaki Shaun’un babasına olanları kabullenmesi ve çok daha olgun bir insan olma yolunda ilerlemesiyle finalini yapar.
Persepolis (2007)

Marjane Satrapi’nin aynı ismi taşıyan otobiyografik çizgi romanından 2007 yılında Vincent Paronnaud ile birlikte beyazperdeye uyarladığı Persepolis, İslam Devriminden sonraki yıllarda 1980’lerin Tahran’ında büyüyen dokuz yaşındaki Merjane’yi konu alıyor. Acımasız rejim değişikliğiyle birlikte yaşanan kadınların özgürlüklerinin kısıtlanması ve muhaliflerin susturulması gibi birçok baskıyla yüzleşmek zorunda kalan cüretkar ve asla lafını esirgemeyen Merjane, bu büyüme sürecinde kurduğu hayalleri gerçekleştirmek adına birçok şeyi karşısına alır ve hayatını şekillendirmeye her zaman zor kararlar alarak devam etmek durumunda kalır.
Let the Right One in (2008)

2011 yapımı Tinker Tailor Soldier Spy ile Hollywood’a transfer olan İsveçli yönetmen Tomas Alfredson’u dünyaya tanıtan Let the Right One in, vampir filmlerine yeni bir soluk getirmişti. Okulda arkadaşları tarafından rahatsız edilen Oskar, hakkında çok fazla bir şey bilmediği Eli ile kurduğu arkadaşlık sonucu korkuları ile yüzleşmeye başlar.
Klasik büyüme hikayeleri yapısını ergen bir vampir olan Eli ile başka sulara çeken John Ajvide Lindqvist’in aynı adlı romanından uyarlanan film, hikayesinin yanında sinematografisi ile yükselen bir yapım. Alfredson’un oluşturduğu karanlık atmosfer ile Oskar’ın ilk aşkını ve kendini buluşunu anlatan filmin 2010 yılında Let Me in adında bir de Hollywood uyarlaması yapılmıştı.
Fish Tank (2009)

Mia okuldan atılmış, vurdumduymaz annesi ve adeta büyüyüp de küçülmüş kardeşi ile birlikte yaşayan sorunlu bir ergendir. Amaçsızca geçirdiği günlerine anlam katan, annesinin yakışıklı yeni sevgilisi Conor’ın yüreklendirmesi ile uğraştığı dans olur. Yarışmalara katılmak için dans videosu kaydetmeye çalışan Mia, bir yandan da Conor ile yakınlaşmaya başlar.
2003 yılında yönettiği kısa film Wasp ile Oscar’a uzanan sinemacı Andrea Arnold’un yazıp yönettiği Fish Tank, İngiltere’nin alt sınıfına mensup, umutları olsa da kendini dış dünyaya kapatmış Mia’ya odaklanıyor. Ken Loach tarzı bir anlatı yakalamayı başaran Andrea Arnold’un asıl başarısı, Mia’nın büyüme sancıları sırasındaki tecrübelerini etkileyici bir şekilde bizlere aktarması oluyor.
An Education (2009)

İngiliz gazeteci Lynn Barber’ın aynı isimli anı kitabından uyarlanan 2009 yapımı Lone Scherfig imzalı An Education için başarılı oyuncu Carey Mulligan’ın yıldızını parlatan ve Akademi Ödüllerine aday gösterilmesini sağlayan film desek yanılmış olmayız. 1960’larda Londra’nın banliyölerinden birinde geçen film, 16 yaşındaki Jenny’nin kendi yaşından iki kat daha büyük bir adama âşık olmasıyla başlayan farkındalığını ve büyüme hikâyesini konu alıyor. Jenny’nin David ile yaşadığı ilişkinin şekillendirmeye başladığı yaşamı eğitimini yarıda bırakmasına kadar uzanır. Fakat bu ilişki sonucunda öğrendikleri, gördükleri ve deneyimledikleri ile Jenny yaşamını bambaşka bir yere çekmeye karar verir ve göze aldığı sorumluluklarını kabullenerek yeni bir başlangıç yapar.
Submarine (2010)

Annesinin eski erkek arkadaşının ortaya çıkması ve okulda yaşadığı sorunlar ile uğraşan Oliver, kendisi kadar “anormal” Jordana ile sevgili olduğunda yavaş yavaş hayatı farklı bir bakış açısından görmeye başlar.
Ünlü İngiliz dizisi The IT Crowd ile tanınan oyuncu Richard Ayoade’nin ilk uzun metraj yönetmenlik deneyimi olan Submarine, Joe Dunthorne’un aynı adlı romanından uyarlanmış, garip “İngiliz mizahı” ile bezeli bir gençlik hikayesi anlatıyor. Ayoade’nin komedi unsuru ile Oliver’ın yaşadığı sorunların getirdiği dram ögelerini güzel harmanladığı film, yönetmenin takip edilmesi gereken sinemacılar listesine girmesine vesile olmuştu. Ayoade, Submarine’in başarısı ile bir sonraki filmi, Dostoyevski uyarlaması The Double’ı kotarma şansına erişmişti.
Blackbird (2012)

Ülkemizde, 32. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ve oldukça küçük bir kitlenin izleme şansı bulduğu bir film Blackbird. Festivalin, genellikle ilk filmlerini çeken yönetmenlerin filmlerine yer verdiği “Yeni Bir Bakış” bölümünde görücüye çıkan Blackbird, büyüme hikayesini konu alan filmler arasında farklı bir çizgide yer alıyor.
Sean Randall, “ezik” olarak tabi edilen, okulun fazla göze batmayan öğrencilerinden bir tanesi. Gotik giyimiyle okulun “züppeleri” tarafından itilen kakılan ve dalga geçilen bir çocuk. Ancak, okulun en havalı kızına aşık olunca yaşadığı hayatta büyük değişiklikler oluyor. Sean, okulun havalı çocuklarını öldürmek istediği yazılar ortaya çıkınca ise hapsi boyluyor. Sonrasındaki süreç ise hapishane – mahkeme ve dışarıdaki hayat olarak üç bölüme ayrılıyor.
Özellikle 2000’ler itibariyle bireysel silahlanmayı eleştiren ve şiddet unsurunun bulunduğu aileler veya toplumlarda çocukların büyüme yolunda yaptığı tercihlerin konu alındığı birçok film izledik. Blackbird de bu fikirden yola çıkarak günümüz gençlerinin başına gelebilecekleri son derece başarılı gözlemlemiş bir yönetmenin ellerinden çıkan “belgesel” değeri taşıyan bir uzun metraj.
The Perks of Being a Wallflower (2012)

Üç genç oyuncunun (Ezra Miller, Logan Lerman ve Emma Watson) muazzam performanslar sergilediği The Perks of Being Wallflower, son dönemde vizyona giren gençlik romanı uyarlamalarından bir tanesi. Fakat, farklı olarak bu kez filmin yönetmen koltuğunda da romanın yazarının ta kendisi, Stephen Chbosky oturmuş ve 2000’lerin en başarılı büyüme hikayelerinden birine imza atmıştı.
Liseden üniversiteye geçiş yıllarını merkezine alan, çocuklukta ve ergenlikte yaşanan travmaların birer yetişkin olabilme yolunda ne denli önemli bir yer kapladığını anlatmaya çalışan film; büyüme sürecinin gelgitli hallerini, kimlik sorunlarının yanı sıra arkadaşlık, aile, ilişkiler ve cinsellik konularını da masaya yatırıyor.
Moonrise Kingdom (2012)

2001 yılında çektiği The Royal Tenenbaum ile dikkatleri üzerine çeken, The Life Aquatic with Steve Zissou ve The Darjeeling Limited ile rüştünü ispatlayan Wes Anderson, listemizde yer alan 2012 yapımı Moonrise Kingdom ile Amerikan Bağımsız Sineması’nın en önemli yönetmenlerinden olduğunu kanıtlamıştır.
Anne ve babası bir süre önce vefat eden ve bir çifte evlatlık olarak verilen 12 yaşındaki Sam Shakusky, yaz aylarını Oymakbaşı Ward’un “Khaki İzcileri” isimli izci grubunun Ivanhoe Kampı’nda geçirmektedir. Adanın diğer tarafında ise Suzy Bishop, babası Walt, annesi Laura ve kendisinden küçük üç erkek kardeşiyle birlikte yaşamaktadır. Bu iki çocuk birbirlerine tutulunca filmimiz imkansız bir aşkın çevresinde şekillenir.
Wes Anderson’ın muazzam renk ve kadraj kullanımıyla büyüleyici bir atmosfere sahip olan filmi Moonrise Kingdom mutlaka izlenmeli değil, tekrar tekrar izlenmelidir.
Blue is the Warmest Colour (2013)

Julie Maroh‘un 2010 yılında yayımladığı aynı adlı çizgi romanından Tunus asıllı Fransız yönetmen Abdellatif Kechiche’in beyazperdeye uyarladığı Altın Palmiyeli film Blue is the Warmest Color, lise öğrencisi olan Adéle’in cinsiyetini ve cinselliğini keşfetmeye başlamasını konu alıyor. Adéle’in karşı cinse ilgili olduğunu düşünmesi ve aslında kendisini açıkça ifade edememesi Emma ile tanışmasıyla birer birer kırılmaya başlıyor. Emma ile arkadaşlıktan daha fazla bir ilişki kurduğunu fark eden Adéle’in kurduğu bu ilişkinin büyümesiyle duygusal, cinsel ve sosyal anlamda yaşadığı son derece keskin bir büyüme hikâyesine şahit oluyoruz.
Boyhood (2014)

2014 yılına aldığı olumlu ve olumsuz eleştirilerle damga vuran, Akademi Ödülleri’nde son ana kadar Birdman ile kıyasıya bir çekişmeye giren Boyhood, listede yer alan filmlerle konusu itibariyle benzer özellikler taşısa da yıllarca süren çekim süreci sebebiyle çok özel bir noktada konumlanıyor.
Başrollerinde Ellar Coltrane, Patrica Arquette ve Ethan Hawke’ın yer aldığı Boyhood, Mason’ın bebekliğinden üniversiteye girişine kadar geçen zamanı konu alıyor. Yukarıda bahsettiğimiz ve Boyhood’un türdeşlerinden ayrılan en önemli özelliği olarak gösterdiğimiz Richard Linklater’ın filmi 12 senede çekmiş olması son derece önemli. Bu kadar uzun sürede çekilen bir filmin bu denli akıcı olması dahi Boyhood’un önemini gözler önüne seriyor.
Amerikan eleştirmenler tarafından yere göğe konulamayan, ülkemizde ise bir takım haklı eleştiriler alan filmin hikaye anlatımında bazı sıkıntılar olduğunu görmezden gelemeyiz ancak yönetmenin yansıttığı Amerikan ailesi portresinin son derece gerçekçi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. En önemlisi de bir büyüme hikayesi izlemek istiyorsanız Boyhood’dan daha gerçekçi bir film bulabilme ihtimaliniz çok az.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →