· 10 dk okuma

En iyi 10 Alman Edebiyatı Uyarlaması

En iyi 10 Alman Edebiyatı Uyarlaması

Alman Edebiyatı dediğimizde, gözümüzde diğer ülkelerin aksine belirli bir döneme veya tarza damga vurmuş birçok yazardan bahsetmek pek mümkün değil. Çünkü Alman Edebiyatı ve sanatçıları çok farklı ve aynı zamanda geniş dönem ve tarzlara yayılmış durumdalar. Bu da Alman Edebiyatı ile ilgili bir genel bakış atmayı zorlaştıran bir etmen.

Sanatçıların belli bir tarzda toplanmamış olması, kişihasel olarak tek başlarına değerlendirmeyi gerektirmesi sebebiyle sinema sektörünün de bu edebiyata yaklaşımı tamamen yönetmen ve yapımcıların kendi spesifik zevkleri üzerinden ilerlemiş. Hal böyle olunca Alman Edebiyatı’nın sinemadaki yansımalarının fazlasıyla yetersiz ve de zayıf olmasına şaşırmamak gerek. Öyle ki Thomas Bernhard, Christa Wolf gibi ünlü yazarların eserlerinin elle tutulur bir uyarlamasının yapılmamış olmaması gerçekten üzücü bir durum.

Bir de dosyayı hazırlarken karşılaştığım ironik bir detayı da anlatmadan geçemeyeceğim. Filmlerle ilgili araştırma yaparken Wim Wenders’in 1987 yapımı filmi Der Himmel über Berlin filminin hikayesini ünlü Avusturyalı yazar Peter Handke’nin yazdığını öğrendim ve listeme ekledim. Fakat daha sonra uyarlanan eseri incelemek için ikinci araştırmama başladığımda Handke’nin bu filme uyarlanan bir eseri olmadığını fark ettim. Film, yazarın bir kitabından uyarlanmamış, Handke hikayeyi bizzat film için yazmıştı. Özellikle başta belirttiğimiz sinemanın edebiyat uyarlamaları konusundaki eksikliğinden sonra yazarın bu tutumunu öğrenmek gerçekten ilginçti.

Sonuç olarak dosyamızda başarılı yazarların eserlerini başarılı bir şekilde uyarlayan filmleri toplamayı başardık. Ama incelerken de fark edeceğiniz üzere, fazlasıyla bilinmeyen ve de bulunması zor olan filmler dosyamızda ağırlıklı bir yer tuttu. Bunu dosyaya başlamadan önce söyleme gerekliliğini hissetmemin sebebi siz değerli okuyucularımızın dosyadaki muhtemelen daha önce izlemediğiniz filmlere karşı çekinceli bir tavırla yaklaşmanızdan korkmam. Sizleri temin ederim ki bahsi geçen filmlerin hepsi izlenmeyi sonunda kadar hak eden oldukça başarılı filmler.

Ana (1982) – Rainer Maria Rilke (Şiirleri Üzerine)

Portekizli yönetmenler Margarida Cordeiro ve António Reis ikilisinin sadece birlikte çektikleri ve yalnızca üç filmden oluşan kariyerlerindeki ikinci film olan Ana, Rilke’nin eserlerinde işlediği doğa-insan, modernizm-insan temalarını yerel bir anlatımla birleştiren samimi ve naif bir film.

1875-1926 tarihleri arasında yaşayan Alman lirik şiirinin önemli temsilcilerinden olan Rainer Maria Rilke şiirlerinde genel olarak; ekonomik ve toplumsal bunalımları, kapitalist yaşamın getirdiği mekanikleşmeyi, cansızlaşmayı ve insanların doğayla, birbirleriyle olan yabancılaşmalarını işlemiştir.  Malte Laurids Brigge’nin Notları romanı dışında birçok şiir kitabı vardır.

Eksiksiz ve oldukça minimalist bir kırsal portresi çizen film özellikle de doğal ışıklandırma ve bölgedeki amatör oyuncularla çalışma gibi konularla natüralizmin doruklarında dolaştıran bir yapıya sahip. Ön planda akan hikayenin gerisinde sürekli hareket halindeki köy insanını anlatırken, onların sessizliklerine, doğanın içinde kaybolup gidişlerine ve sonu görünen yolda artık hiçbir şey istememelerine de değinir yönetmen. Filmde Rilke’nin lirizmi doğadır ve insan bu coşku karşısında varoluşunun şaşkınlığıyla oradan oraya dolanan aciz bir varlıktır.

Die verlorene Ehre der Katharina Blum (1975) – Heinrich Böll (Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru)

Alman Edebiyatı uyarlamaları konusunda tam anlamıyla bir otorite olan Volker Schlöndorff’un birçok filmde aktris olarak yer alan Margarethe von Trotta ile birlikte çektikleri Die verlorene Ehre der Katharina Blum (Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru), medya-hükümet ilişkisini oldukça dingin ama yer yer beklenmedik, karakterlerin kişilik patlamalarıyla, oldukça çarpıcı bir şekilde anlatan bir yapım.

Heinrich Böll’ün 1973’te kaleme aldığı kitap kendi halindeki bir hizmetçinin, partide tanıştığı bir adamla olan ilişkisinde dolayı itham altında kalması olayını anlatıyor. Baader – Meinhof’a göndermelerde bulunan kitabın esas önemi, bilginin değeri sorusu üzerinden masum birinin suçlu olarak gösterilmesinin mümkünlüğünü oldukça naif bir karakter üzerinden anlatmasında yatıyor.

Filmin en şahsına münhasır yanı, inanılmaz sadeliği ve aynı zamanda inanılmaz çarpıcılığı. Bu ikisini aynı anda yapabilmek gerçekten kolay iş değil. Zaten bu konuda yönetmenin elindeki en iyi koz da Katharina Blum’u muhteşem bir şekilde canlandıran Angela Winkler. Bunun yanı sıra polis teşkilatı üzerinden mizahi yaklaşımı ve etkileyici finaliyle birlikte barındırdığı söylem de Die verlorene Ehre der Katharina Blum’un uyarlandığı eserin alt metninin oldukça iyi irdelendiğinin ve başarıyla uygulandığının bir göstergesi.

Falsche Bewegung (1975) – Johann Wolfgang von Goethe (Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları)

Wim Wenders’in filmografisinde derin varoluş problemleri ile uğraştığı döneme denk gelen Falsche Bewegung (Yanlış Davranış), yönetmenin kişisel arayışının yanında o dönem büyük bir kültürel ve tarihi boşlukta olan toplumun içinde bulunduğu amaçsızlığı da gözler önüne seriyor.

Goethe’nin ilk romanı Genç Werther’in Acıları’ndan sonra 1795’de yazdığı ikinci romanı olan Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları, içinde yaşadığı burjuva-vari yaşamı terk ederek kendini gerçekleştirme yolculuğuna çıkan yazar Wilhelm’in sanatı ve varoluşu arasında gidip gelen çatışmaları anlatıyor. Birçok kişi, kitabın başkahramanının Goethe’nin içinde bulunduğu bir yaratıcılık bunalımı döneminden izler taşıdığını bu sebeple de Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları’nın biyografik bir özellik gösterdiğini düşünmektedir.

Falsche Bewegung Goethe’nin bir uyarlaması ama burada özellikle uyarlayan kişi de oldukça önemli ki o kişi de aynı zamanda Alman Edebiyatı’nın önemlisi isimlerinden biri olan Peter Handke. Wenders’in yol üçlemesi olarak adlandırılan film serisinin ikinci filmi olan Falsche Bewegung, daha en başta kuramsal olarak sinemaya olan yaklaşımındaki yenilikçi tarzıyla oldukça geniş bir söylem gücüne sahip bir yapım olmasıyla dikkat çekiyor. Burada yönetmenin gedikli oyuncusu Rüdiger Vogler’in de filme olan katkısını belirtmek gerek elbette.

 Des Teufels General (1955) – Carl Zuckmayer (Şeytanın Generali) (Tiyatro oyunu)

Alman yönetmen Helmut Käutner’in yönettiği Des Teufels General (Şeytanın Generali), özellikle çekildiği dönemin teknik imkanlarının oldukça ötesindeki yenilikçi yaklaşımıyla dikkat çeken bir film. Ayrıca bir tiyatro oyunundan uyarlanıyor oluşunun getirdiği teatral handikapları da başarıyla lehine çevirmeyi başaran bir eser.

Özellikle yapıtlarındaki anti-militarist öğelerle tanınan ve bu sebeple Nazi iktidarıyla başı derde girip ABD’ye kaçan ünlü Alman oyun yazarı Carl Zuckmayer, bu eserini 1946’da ABD’de yazmış. Eserin bir yıl sonra revize edilmiş bir versiyonu, 1967’de ise yeniden revize edilmiş üçüncü bir versiyonunu yayınlanmış. Nazi iktidarı ve savaş dönemindeki bir hava generalinin yönetimle olan çatışmalarını konu alan oyun özellikle tarihi karakterlere dair imgesel göndermeleriyle biliniyor.

Savaş sonrası destansı Universum Film AG’ci daha bilinen adıyla UFA stüdyoları dağılmış ve sinema sektörü tamamen çökmüş olan Almanya’da ekonomik olarak da imkansızlıkların zirve yaptığı bir dönemde Des Teufels General’in çekilmiş olması filmin zaten daha ortaya çıkabilmiş olmasıyla bile dikkatleri üzerine çekmesini sağlıyor. Bir de buna ünlü karizmatik aktör Curd Jürgens’in oyunculuğu ve yönetmen Helmut Käutner’in yaratıcılığı eklenince ortaya beklenilmedik derecede başarılı bir uyarlama çıkıyor.

 

Es geschah am hellichten Tag (1958) – Friedrich Dürrenmatt (Söz)

Macar yönetmen Ladislao Vajda’nın İngiltere’den İspanya’ya uzanan kariyerinde Almanya’da çektiği sayılı filmden biri olan Es geschah am hellichten Tag (Her Şey Güpegündüz Oldu), aynı zamanda yönetmenin filmografisindeki en önemli yapımlardan da biri.

Film, daha çok tiyatro oyunlarıyla tanınan İsviçre’li yazar Friedrich Dürrenmatt’ın 1958’de yazdığı Söz adlı polisiye romandan uyarlanmış. Roman özellikle öykü içinde öykü ve iç anlatı gibi farklı ve deneysel unsurları bir arada kullanmasının temelinde, tekniğiyle ön plana çıkmış bir eser.

Film hikayeden ziyade kurgusuyla dikkat çeken bir kitaptan uyarlanıyor oluşunu yönetmenin yerinde analizi sayesinde sinemasal anlamda da yenilikler içermesiyle lehine çevirmiş. Hatta yönetmen başarıyı bir adım daha ileriye taşıyıp görsellerdeki etkileyici kamera kullanımıyla sinema tarihine geçen bir eser yaratmayı da bilmiş.

Faust (2011) – Johann Wolfgang von Goethe (Aynı adlı)

Faust ile ilgili çekilmiş birçok film var, bu filmler arasından sanatsal başarısıyla dikkat çekense özellikle iki tane. İlginçtir ki bu ikisinden biri ilk uyarlama diğeri de son uyarlama. Ben her ne kadar son uyarlamayı seçmiş olsam da ilkini de anmadan geçemeyeceğim. İlk dönem Alman Sineması’nın ustalarından Friedrich Wilhelm Murnau’nun 1926’da çektiği ilk uyarlama hem kitabı ele alışı hem de sinema tekniği konusunda çığır açmasıyla kesinlikle bir başyapıt. Bizim inceleyeceğimiz filmse ünlü Rus yönetmen Aleksandr Sokurov’un 2011’de çekmiş olduğu uyarlama.

Goethe’nin tamamını 65 yılda yazdığı Faust, genellikle roman türü olarak anılmasına karşın aslında şiirsel bir teknikle tiyatro oyunu olarak yazılmış. İnsanın varoluş amacını öğrenme arayışı sırasında şeytanla bir anlaşma yapan bir doktorun hikayesini anlatan kitap, daha önce de benzer temayı işleyen eserlerden farklı olarak saf insan eleştirisinin ötesinde kendini gerçekleştirme eylemini yüceltmesiyle klasikleşmiş.

Sokurov’un hem kitabın taşıdığı derinlikli alt metni koruyup hem de yeni birçok şey ekleyerek sinemasal anlamda zirve denebilecek başyapıtı Faust, önceki uyarlamalardan görsel anlatı ve kurgusal derinlikle ayrılıyor. Yönetmen varoluşa dair derin soruların peşinden Heinrich’i (Faust) sürüklerken arka planda da ortaçağ kasaba tasvirlerini kitabın işlediği dönemin kasaba sosyokültürüyle birleştiriyor. Böylece; kuramsal olarak sanatı, yeniden tanımlamaya itecek tarzda ele alarak hem kendi filmografisinde zirveye ulaşıyor hem de sinema tarihine geçecek kült bir eser bırakmış oluyor.

 

Die Blechtrommel (1979) – Günter Grass (Teneke Trampet)

Dosyamızdaki Volker Schlöndorff’ün yönettiği bir diğer sinema tarihine geçen film de Die Blechtrommel (Teneke Trampet). Filmin en önemli özelliği savaş dönemini bir çocuğun gözünden dramdan ziyade kara mizah unsuruyla anlatması.

1999’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Günter Grass’ın 40’lı yıllardaki akıl tutulması diye tabir edilen toplumsal davranışları, büyümeyi reddeden bir çocuğun üzerinden alegorik bir şekilde eleştirdiği kitabı özellikle tarihi gerçeklerle mistik olayları oldukça başarılı bir şekilde birleştirmesiyle dikkat çekiyor.

1979’da Cannes’da Altın Palmiye’yi Coppola’nın Apocalypse Now filmiyle paylaşan yapım, yönetmenin filmografisinde bir zirveyi temsil ediyor aynı zamanda. Başrolde küçük bir çocuğun oynamasının getirdiği tüm olumsuzluklara rağmen ortaya çıkan film kitabın oluşturduğu atmosfere öylesine uygun ki dönemin çılgınlığını hayali bir dünyanın varlığıyla aynı temel üzerinde yükselirken görüyoruz. Ayrıca film barındırdığı tüm derin söylemlere rağmen mizahi yanına bir an bile olsun elinden bırakmamayı da başarıyor.

 Die Marquise von O… (1976) – Heinrich von Kleist (Aynı adlı)

Fransız yeni dalgası yönetmenleri arasında görülmesine karşın Godard ve Truffau ile sürekli olarak zıt görüşlerde olmuş ve kendine has bir anlatı tarzı geliştiren Eric Rohmer’nin 1976’da Cannes’da Carlos Saura’nın Cría cuervos filmiyle birlikte jüri büyük ödülünü aldığı filmi Die Marquise von O… zaman zaman deneysele kayan sıra dışı anlatım yapısı ve teatralliğiyle sinema tarihindeki oldukça farklı yapımlardan biri.

1777’de doğup 1811’de intihar eden ve Alman Edebiyatı’nda romantizmin en önemli temsilci olan Heinrich von Kleist’ın novella (öyküden uzun romandan kısa) tarzında yazdığı kitabı, 1800’lü yılların başlarında İtalya’da geçen bir burjuvazi öyküsünü anlatıyor. Kitabın günümüze dek ulaşmasını sağlayan en temel unsursa döneminin çok ötesinde göstergebilimsel anlatıyı bilinçli bir şekilde kullanıyor olması. Ayrıca bunu yaparken dönemin sosyal yapısına ve kültürüne dair çarpıcı eleştiriler getirmekten de geri durmaması.

Film sinema tarihindeki en sıra dışı uyarlamalardan bir hiç kuşkusuz. Tüm film boyunca hiç hareket etmeyen kamera, duraksamalı ve kesintili kurgu, dönemin atmosferine dair sade ve teatral bir sanat yönetimi ve daha bahsedilebilecek birçok şey. Ayrıca tüm bu deneyselliğine rağmen filmin kendine güvenen anlatısı ve kadrosunda Bruno Ganz gibi ünlü oyuncuları da cabası.

 

Morte a Venezia (1971) – Thomas Mann (Venedik’te Ölüm)

Daha önce de birçok görkemli edebiyat uyarlamaları yapan efsane İtalyan yönetmen Luchino Visconti’nin 1971 yapımı filmi Morte a Venezia (Venedik’te Ölüm), iki saati aşkın süresi boyunca çok az diyalog kullanması ve müzik temeli üzerinde yükselmesiyle sinema tarihindeki istisnai yerine kavuşan bir eser.

1929’da Nobel Edebiyat Ödülü alan Thomas Mann’ın 1912’de yazdığı kitabı, inzivaya çekilmek için Venedik’te bir otele yerleşen yaşlı bir şairin genç ve ütopik derecesinde güzel bir çocuğa duyduğu tutku dolu sevgiyi konu alıyor. Eşcinsellik ve pedofiliye benzer bir hikaye yapısına sahip olmasından dolayı eleştirilen kitap buna rağmen alt metninde barındırdığı saf güzelliğe övgüsüyle hem bu eleştirilerden sıyrılmayı, hem de Venedik’e toplumsal eleştiriler getirerek ve güzelliğin doğasına dair varoluşçu söylem geliştirerek geleceğe uzanmayı başarmıştır.

Filmde yönetmen kitaptan farklı olarak başkarakteri bir şair değil Gustav Mahler’in alterogsu olan bir besteci yaparak filmi Mahler’in eserleri üzerine inşa etmiş. Özellikle zoom tekniğinin alışılageldiğinden daha fazla ve dikkat çekici şekilde kullanıldığı film, yönetmenin görsel ve müzik temelli anlatımıyla dingin ama içten içe coşkulu bir şekilde ilerlemesiyle kendine has tarzını ortaya koyuyor. Ayrıca İngiliz aktör Dirk Bogarde’ın minimal ve çarpıcı performansı da kitaptakine benzer yoğun bir duyusal atmosfer oluşmasını sağlamış.

Der Tod des Flohzirkusdirektors (1972) – Bertolt Brecht (Flea Sirki Müdürünün Ölümü) (Tiyatro Oyunu)

Sinema tarihinde hak ettiği ilgiyi göremeyen usta yönetmenlerden biri olan İsviçreli Thomas Koerfer’in yönettiği etkileyici filmi Der Tod des Flohzirkusdirektors (Flea Sirki Müdürünün Ölümü), dışavurumcu Alman Sineması’na birçok göndermeler barındırmasının yanında yönetmenin filmografisinde de önemli bir yere sahip. 20. yüzyıldaki en etkili Alman edebiyatçılarından, aynı zamanda Epik Tiyatro’nun da kurucusu olan; şair, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni Bertolt Brecht’in yazdığı tiyatro oyunu, toplumsal çöküşe ve varoluşsal arayışlara odaklanıyor.

Film özellikle yönetmenin kendi imkanlarıyla çektiği ilk filmi olmasıyla dikkat çekiyor. Başrolde İsviçreli usta oyuncu François Simon’un bulunduğu yapım, Brecht’in yenilikçi tarzının sinemadaki karşılığını deneysel üslupla yaratması ve metnin orijinalindeki varoluş problemlerine derinlemesine bir bakış atmasıyla her ne kadar pek bilinmiyor olsa da büyük bir başarı göstermesiyle öne çıkıyor.

 


Kerem Duymuş

Kerem Duymuş

177 yazı · Bir gün soğuk ve karlı bir akşamda izlediği Kieslowski filmi onu iflah olmaz bir idealiste çevirdi ve kendini şimdiye kadar ona kimsenin bahsetmediği bambaşka bir dünyada buldu. Hem izleyen hem yapan olarak gece yattığında heyecandan uyuyamamasına sebep olacak sinemaya ulaşmaya çalıştı ve hala çalışıyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →