Bu Hafta Sinemada From the Land of the Moon İzlemek İçin 10 Sebep!
Yönetmen koltuğunda Nicole Garcia’nın oturduğu, Milena Agus’un aynı adlı kitabının serbest bir uyarlaması olan From the Land of the Moon – Mal de Pieres‘de etrafı ve ailesi tarafından ‘normal’ karşılanmayan, 30 yaşına geldiği için evlenmesi üzerine yapılan baskılar yüzünden aşksız bir evlilik yapmaya zorlanan özgür ruhlu bir kadının hikayesini ele alıyor. Cannes Film Festivali’nde prömiyerini gerçekleştiren ve filmin başrolünde yer alan Marion Cotillard’ın performansıyla övgüler toplayan filmin oyuncu kadrosunda Cotillard’a Louis Garrel ve Alex Brendemühl ile eşlik ediyor. 9 Aralık’ta izleyiciyle buluşacak olan; II. Dünya Savaşı sonrasında geçen tutku dolu bir aşk hikayesini konu alan ve bizi o atmosferle buluşturacak olan From the Land of the Moon ile beyazperdede buluşmadan önce; ‘neden bu film için sinema kapısını aralamalıyız’ sorusunun cevabını arayanlara 10 sebep listesini hazırladık. Şimdiden iyi seyirler!
Bu Hafta Sinemada From the Land of the Moon İzlemek İçin 10 Sebep!
Nicole Garcia

2016 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü için yarışacak olan Mal De Pierres adlı filmin, yönetmen koltuğuna “Un Week-end Sur Deux”, “Le Fils Prefere”, “Vendome Meydanı”, “L’adversaire”, “Selon Charlie”, “Un Balcon Sur La Mer” ve “Un Beau Dimanche” filmlerinden tanıdığımız Fransız usta sinemacı Nicole Garcia oturuyor. Garcia, Milena Agus’ın romandan esinlenerek kendi hayatının bir yansıması olduğunu iddia ettiği From the Land of the Moon’un hem senaryosunun yazımına katkı sağlayan kişi hem de kamera arkasına geçen. Jacques Fieschi ile Garcia’nın birlikte kaleme aldığı serbest bir uyarlama olan film; Gabrielle adında bir kadın karakteri hikayesinin merkezine alan ve onun ekseninde gerçekleşen olayları ele alır.
Marion Cotillard

Yarattığı karakterlerle hafızalarımıza kazınan yetenekli oyuncu Marion Cotillard, ilk kez babasının yönettiği bir oyunda tiyatro sahnesinde yer almasıyla oyunculuk kariyerine adım atmış ve 90’lı yılların sonunda Taxi serisinin ilk filmiyle beyazperdede adından bahsettirmeye başlamıştı. Fransız sinemasının en sevilen romantik filmlerinden biri olan Jeux D’enfants’ın başrolünde karşımıza çıkan Cotillard; müzik dünyasının efsane isimlerinden biri olan Edith Piaf’ı canlandırdığı ve Akademi tarafından ödüllendirildiği La Mome ile sinema tarihine adını yazdırdı. Sadece Fransa’da değil, uluslararası bir tanınırlık kazanan ve Woody Allen, Christopher Nolan, Dardanne Kardeşler gibi başarılı yönetmenlerle birlikte çalışan Cotillard; bu yıl ise vizyona adeta damgasını vurdu. Yarattığı karakterlerle büyüleyen Cotillard; kendini tanımaya çalışan, aykırı bir karakter olan Gabrielle’ya hayat veriyor. Filmin yönetmeni Garcia, Gabrielle karakteri için şunları dile getiriyor; “Kitapta 50’lerin dünyasında onun tutkulu doğasını saklı tutan tipik itaatkar bir kadın olan Gabrielle, Cotillard’ın tasviri ile nevrotik ve hatta depresif olarak ortaya çıkıyor.”
Gabrielle’nin Hayatındaki İki Farklı Erkek: José ve André

Gizemli, sabırlı ve sevgi dolu iki karakter; biri savaştan dönen ve böbrek hastalığı nedeniyle bir hastane odasında kıvranan asker André diğeri ise İspanya’da savaşa maruz kalan, neler yaşadığını Garcia’nın büyük bir gizemle sakladığı sabrına hayran kaldığımız José. 1950’li yıllarda Fransa’nın güneyinden kaçmaya çalışan; hayatında sadece tutku ve sevgi isteyen bu durumu takıntı haline getiren Gabrielle, çoğu kez yanlış anlaşılan melankoli kraliçesidir aslında. Gabrielle’nin hayatında farklı dönemlerde ve farklı şekillerde önemli olan iki adamı; José ile André’yi Alex Brendemühl ile Louis Garrel hayat veriyor. Cotillard’ın olağanüstü performansıyla bizi büyülediği filmde Brendemühl ve Garrel ise yalın ve etkileyici performanslarıyla göz doldurmayı başarıyorlar.
Milena Agus’un Kitabından Serbest Bir Uyarlama

Perché scrivere, The Neighbour, Ali di Babbo, La Contessa di Ricotta ve Sottosopra gibi başarılı kitapları kaleme alan ve birçok ödülle bu başarısını taçlandıran; Genova doğumlu başarılı yazar Milena Agus’un melankoliyi en çok hissetmemizi sağlayan kitaplarından biri olan From the Land of the Moon’dan serbest bir uyarlama olarak beyazperdeye yansıması olarak karşımıza çıkan film, aşk ve kaybetmeyi hikaye anlatımının gücüne dayanarak etkileyici bir hikaye sunuyor. Strega, Campiello ve the Stresa di Narrativa ödüllerini kazandığı romanı Mal de Pierres – From the Land of the Moon, Nicole Garcia’nın serbest bir uyarlaması olarak beyazperdede!
2.Dünya Savaşı Sonrası Fransa ve Özgür Ruhlu Bir Kadın

2. Dünya savaşı sonrasında ülkenin içinde bulunduğu durumu, insanların yaşadığı sorunları ve içine düştükleri ruhsal çöküntüyü çok fazla ayrıntıya girmeden, yüzeysel olarak ve ucu açık bir şekilde konu alınan Gabrielle’nin hikayesi; From the Land of the Moon, içine sığamayan Gabrielle’nin ekseninde aslında kadına, evliliğe bakış açısına, kadın-erkek ve anne-kız ilişkisine odaklanıyor. 1950’lerde görmeye pek alışık olmadığımız, tutkularının peşinde giden özgür ruhlu bir kadın profili çizen Gabrielle, Fransa’nın şirin bir kırsal bölgesinde evli öğretmenine olan saplantısı ve cinsel arzularının peşinde bir kadın olarak açar filmi. Sonrasında bir açıdan da ailesinin zoruyla José ile evlenen ama aradığı hayatı Fransa’dan uzak başka bir yerde de bulamayan Gabrielle, kendisiyle olan sorunlarını ve arayışını İsviçre’de bir kaplıcada devam ettirir ve bu kez ise Fransız bir teğmen André’ye tutulur.
Müziğin Melankolik Atmosfere Büyüleyici Yansıması

Aşktan, umuttan ziyade hayal kırıklığı, şehvet ve tutku kavramlarını hissettiğimiz ve film boyunca bu kavramlarla boğuşan karakterlerle tanıştığımız film enstrüman tercihini de piyanodan yana kullanıyor. Biraz mesafeli bir duruşu olan ve oldukça etkileyici bir tınısı olan piyano solosu; filmde ilk kez Gabrielle’nin amatörce çalmaya çalışmasını José tarafından dikkatle izlendiğini görüyoruz. Sonrasında ise filmin piyanoya verdiği rol bitmiyor. Gabrielle’nin büyük bir aşkla bağlandığı André’den dinlediğimiz Pyotr Ilyich Tchaikovsky’nin Barcarole de juin parçasıyla devam eden müziğin büyüsü; Gabrielle’nin oğlu Marc ile yeniden bizimle buluşuyor. Filmin atmosferi ve izleyiciye geçirmek istediği duyguları yansıtırken muazzam bir köprü olan müzik, sinematografinin güzelliğiyle enfes bir seyirlik sunuyor.
Şiirsel Anlatım

“Zaman alışmayı öğretebilir ama unutmayı asla…”
Mektup, roman, şiir… edebiyatın aslında birçok dalı hislerin en etkili bir şekilde yansımasına sebep olan araçların başında gelir. Duyguların kağıda dökülmesi ve kelimelerde hayat bulması; mektuplaşmak, şimdiki hayatımızda pek aşina olmadığımız bir şey olsa da filmin geçtiği dönemde en önemli iletişim aracı şüphesiz. Uzun bir sekansla Gabrielle’nin André’ye mektuplar yazmasını, uzun uzun kendini ve ona olan aşkını anlatmasını ve sonrasında ise mektuplarına karşılık gelmesini beklemesini, postacının peşinden koşmasını ve beklerken içine düştüğü çaresizliği şiirsel bir dille ele alan film; nostaljinin ve romantizmi hissetmemizi sağlıyor.
Tutku ve Aşk!

Film açılış sahnesiyle birlikte bizi Cotillard’ın hayat verdiği Gabrielle ile bir yolculuğa çıkarır; onun gözünden görmeye çalıştığımız Fransa’nın güneyi ve diğer insanların hayata ve Gabrielle’ya bakış açısını izleriz. Aslında bu yolculukta iki önemli noktayla bütünleşir hikaye; Gabrielle’nın arayışta olduğu aşk ve tutku kavramlarını anlamamızı sağlarken kendimizi bu keşife ortak olarak buluruz. Bu arayışta beklenmedik bir anda Gabrielle’nın karşısına çıkan José ise bize bu duyguların farklı bir yansımasını ortaya koyar; sevgi ve sabır.
Sinematografi / Pastel Renkler

Sinematografi kuşkusuz bir filmin en önemli unsurlarından biri. Kullanılan kamera açısı, renkler ve ışık… bir çok etmenle bir araya gelen ve ortaya çıkan görünümü sinemanın sanatsal boyutunu bize en çok hatırlatan özelliktir belki de. Kitapta İtalyan kasabasında geçen hikayeyi, Fransa’nın güneyinde bir kırsalda anlatmayı tercih eden Nicole Garcia; bizi birçok sahnede doğanın yalınlığıyla, el değmemişliğiyle buluşturmayı başarıyor. Fransa’nın güneyinden İsviçre’ye; oradan İspanya’ya sonrasında yeniden Fransa’ya yaptığımız bu yolculukta, Gabrielle’nin kendisini anlamak için çıktığı yolculuğun farklı bir yorumu olarak resmediliyor demek yanlış olmaz aslında. Fransa’nı kırsalında kendi derinliklerinde yatan istekleri arayan ve bu arayışta oldukça hırçınlaşan Gabrielle’nin, İspanya’nın sahil kasabasında büründüğü sakinlik buna örnek olabilir; farklı atmosferler ve iki farklı Gabrielle.
Etkileyici Bir Fragman!

Oscar’lı oyuncu Marion Cotillard’ın başrolde yer aldığı ve performansıyla övgü dolu sözleri toplayan; 2016 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan From the Land of the Moon, II. Dünya Savaşı sonrasında geçen tutku dolu bir aşk hikayesini konu alıyor. Arzusunun ve tutkusunun peşinden koşan Gabrielle, ailesinin baskısına dayanamamış ve bir çiftçi olan José’yle evlenmiştir. Gabrielle’nin ilgisizliğine rağmen José karısına aşık, dürüst ve çalışkan bir adamdır. Ancak bu evlilik içinde kendini bir mahkum gibi hisseden Gabrielle, bu adanmışlığa hiçbir zaman karşılık veremeyeceğinin farkındadır. Bir gün tutkularını ona yeniden hatırlatacak ve ayağını yerden kesecek olan André ile tanışır ve biz de Gabrielle’nin bambaşka bir kişiliğini görüyoruz. André ile Gabrielle; beraber kaçmak için sözleşirler, fakat onları çevreleyen dünyanın buna izin vermeye niyeti yoktur. Mektupların gölgesinde yaşamını sürdüren ve bu çarka hapsolmuş Gabrielle, aşkı, umudu ve melankoliden sıyrılamayan hayatı…
Yönetmen koltuğunda hem oyuncu kimliğiyle hem de yönetmenlik kariyeriyle tanıdığımız Nicole Garcia’nın oturduğu, Cannes’ın ardından Fransa’da ve birçok ülkede izleyiciyle buluşan film; m3 dağıtımıyla Fabula Films tarafından 9 Aralık’ta da ülkemizde vizyonda!
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →