Alejandro Amenabar: Sinema Bir Kabustur
Benim filmlerim cevaplar değil, sorular üzerinedir.
İspanya sineması uluslararası arenaya birçok önemli yönetmen sunarken bu yönetmenler de sıklıkla uluslararası oyuncularla ekiplerle ve stüdyolarla çalışmışlardır. Bu durumun en önemli sonuçlarından biri; salt bir ülke sinemasına bağlı kalmak, onun geleneğini sürdürmek yerine daha çok evrensel meseleler üzerine ve farklı coğrafyalarda filmler yapan isimlerin artış göstermesidir. Bu evrensellik zaman zaman özünü kaybetmek, sinema endüstrisinin basit bir parçası olmak gibi sonuçlara neden olabilir. İspanya sinemasının son yıllarda en çok söz edilen yönetmenlerinden biri olan Alejandro Amenabar da çıkış yaptığı 90’ların sonlarından tartışılmaya başlandığı 2010’lu yıllara kadar, bu iki farklı uçta salınıp duran yönetmenlerden biridir.
31 Mart 1972’de Şili’de dünyaya gelen Alejandro Amenabar, Şilili bir baba ve İspanyol bir annenin ikinci oğludur. Doğumundan henüz bir yıl sonra Pinochet’nin demir yumruğu, ailenin İspanya’ya göç etmesine neden olur. Hayatının ilk yıllarını karavanda geçiren Amenabar, daha sonrasında Madrid’in banliyölerinde ilk gençliğini yaşar. Kitap okumak ve hikayeler yazmak gibi tutkularının yanına bir de sinema eklenir. Televizyondan nefret ederek büyür. Annesine göre okuduğu hiçbir şeyi unutmayan bir çocuktur. Bir yandan da gitar ve klavye çalarak besteler yapmaktadır.
Depolarda ve bahçıvan olarak çalışarak ilk kamerasını alan Amenabar, sinema eğitimi görmeye başlasa da okulu sürdürmekte başarısız olur. Fakat üniversitede tanıştığı Mateo Gil ve Eduardo Noriega gibi isimler, onu bir an önce yönetmenlik yapmaya sevk eder. 1991-94 yılları arasında çektiği üç kısa filmle –La Cabeza, Himenóptero ve Luna- adını duyurmaya başlar. 1996 yılında çektiği ilk uzun metraj filmi Thesis ile başarılı bir ilk filme imza atmayı başarır. Bir yıl sonra yönettiği ve Mateo Gil ile birlikte yazdığı Open Your Eyes ise dünya çapında şöhretin kapılarını açar. Tom Cruise’un dikkatini çeken Amenabar’ın bu filmi, Cameron Crowe tarafından Vanilla Sky ismiyle yeniden çekilirken yönetmen de başrolünde Nicole Kidman’ın yer aldığı The Others’a imza atar. Bu deneyimden sonra ülkesine dönen Amenabar, 2004 tarihli The Sea Inside ile Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nı kazanır. Uzun metraj filmlere beş yıl ara veren yönetmen, 2009’da Agora ile dönse de ne eleştirmenlerden ne de izleyicilerden geçer not alamaz. Bu filmden altı yıl sonra yönettiği Regression da benzer biçimde soğuk karşılanacaktır.
Daha çok korku türü ile anılsa da Amenabar’ın farklı türlere el atmaktan kaçınmadığı söylenebilir. Korku türüne yaptığı katkı; özellikle ana karakterlere ve kurbanlara atfedilen rolleri ters yüz etmesi, izleyiciyi diken üstünde tutan ve sıklıkla tahminlerini alt üst eden senaryolara imza atmasıdır. Fakat tüm filmlerinde kendisine yer bulan temalar rüya ve din kavramlarıdır. Bir Katolik olarak büyüyen, küçüklüğünde Katolik okulunda eğitim alan Amenabar’ın filmlerinde inanç konusu sıklıkla sorgulanır; hatta bazı filmlerinde bu bakış açısı oldukça sertleşir. İlk filmlerini çektiğinde kendisini agnostik olarak tanımlayan yönetmen sonraları ateist ve eşcinsel olduğunu ilan eder; bu açıklamaları da bir bakıma neden kilise ile ters düştüğünü ortaya koymaktadır. Yönetmenin diğer tema’sı olarak “rüya”lar da sıklıkla gerçekliğin sorgulanmasını içerir. Korku filmlerinde bile gerçekçilik damarından kopmak istemeyen Amenabar, türe ait fantezi ögelerini rüyalar ile yumuşatır. Böylece gerçekliğin manipüle edilmesi ve algı yönetimi gibi konuları ustaca filmlerine yedirerek farklı anlatılar sunmayı başarır. Filmlerinin müziklerine kendisinin imza atması da bu anlatılar ile müziklerin birbirine uyumlu şekilde ilerlemelerini sağlar.
Thesis (1996)

Amenabar üniversitenin son yılında “Senaryo yazarlığı” dersini almaya başlar fakat Castro isimli bir profesör tarafından bırakılır. Bunun üzerine o da Castro karakterinin de yer aldığı ve üniversitede geçen bir korku filminin senaryosunu yazmaya başlar. Himenóptero’nun senaryosunu yazdığı dönemde arkadaşlık kurduğu yapımcı José Luis Cuerda’nın desteğiyle bu senaryo bir filme dönüşür. Thesis, bir film okuluna devam eden Angela’nın filmlerde şiddet üzerine tez yazdığı esnada keşfettiği bir film üzerinden yaşananları anlatır. Bu filmde bir kadın işkence görmekte ve korkunç biçimde öldürülmektedir. Angela yaptığı araştırmalar sonucunda katilin kendi okulunda olduğunu keşfeder. Bu süreçte onun yanında bulunan Bosco ve Chema, baş şüpheliler haline gelirler.
Amenabar’ın ilk filmi, gerçekçi yapıya sahip bir korku filmidir. Şiddeti bizzat göstermek yerine özellikle başarılı ses kurgusu ile izleyiciyi gerer. Bakmamaları gereken şeylere bakmak zorunda olan karakterlerin bulunduğu bir filme göre çok az şey göstererek şiddetin ve ölümün çekiciliğine yönelik eleştirel bir hikaye anlatılır. Her ne kadar Amenabar reddetse de bu ilk filmin ahlaki yaklaşımı, eleştiri oklarını medyaya da yöneltir. Televizyonla birlikte şiddet içerikli filmler de izleyicinin voyöristik konumuna katkıda bulunur. Filmin bir diğer önemli yaklaşımı ise baş role kadın karakter koyarak, kurban edilen kadın imgesini bozmasıdır. Angela tam anlamıyla bir kahraman değildir fakat izleyicinin özdeşleşme yaşayabileceği bir karakterdir, onun sağduyusudur. Giyimi ve tarzıyla biraz Ellen Ripley’i yani erkeksi bir kadın karakteri andırsa da klişeleri yıkan bir yapıya sahiptir.
Film, merkezindeki korkuya ek olarak sinema üzerine de birkaç kelam eder. Örneğin; Castro, öğrencilerine geleneksel İspanya sinemasının kalıplarının dışına çıkmalarını ve Hollywood’u örnek almalarını söyler; “izleyiciye istediğini verin” der. Castro’nun bu yaklaşımı; Hollywood’un şiddete ve cinselliğe yatırım yapan bir endüstri olması üzerine bir eleştiri olarak okunabileceği gibi Amenabar’ın sonraki kariyeri düşünüldüğünde evrensel temalara yönelmeye cesaretlendirme gibi de okunabilir. Zaten en sevdiği yönetmenler Steven Spielberg, James Cameron ve Stanley Kubrick olan Amenabar da bir bakıma yolunu çizmiş gibidir.
Berlin Film Festivali’nde gösterilen Thesis, En İyi Film ile En İyi Yönetmen dahil yedi dalda Goya Ödülü kazanmayı başarır.
Open Your Eyes (1997)
Sundance Film Festivali’nde gösterilen Open Your Eyes, yönetmenin karanlık atmosferi daha keskinleştirirken felsefi ve psikolojik yaklaşımlarının da daha güçlü hissedildiği filmlerinden biridir. Bilimkurgu türü içerisinde de değerlendirebileceğimiz filmin çıkış noktası ise yönetmenin gripli bir şekilde yatarken gördüğü kabuslardır. Filmin başkarakteri, Cesar isimli zengin bir gençtir. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden Cesar, onlardan kalan restoranlar zinciri mirasını daha da genişletir ve bir playboy hayatı yaşamaya başlar. Birlikte olduğu kadınlardan Nuria, Cesar’a aşık olsa da karşılık göremez çünkü Cesar, yeni tanıştığı Sofia’ya aşık olmuştur. Bunun üzerine Nuria, Cesar ile arabadayken bilerek kaza yapar ve Cesar’ın hayatı tamamen değişir.
Open Your Eyes, Amenabar sinemasının Hitchcock ile kesişmesi gibidir; özellikle Vertigo ile güçlü ortaklıkları bulunur. Cesar’ın kaza sonrası yüzünün deforme olması, gerçek ile hayali olan şeyleri karıştırması ve Sofia ile Nuria arasında ayrım yapamaması, onu deliliğin sınırlarına sürükler. Bu noktada aynalar, tematik olarak güçlü biçimde kullanılırlar. Cesar’ın uyanamadığı bir kabusu andıran film, hızlı kurgusu ve diyalogları ile izleyiciyi de sürekli olarak içinde yer aldığı gerçekliği sorgulamaya iter. Özel efektlere oldukça az başvurularak yaratılan doğal mizansenler de bu rüya durumunu silikleştirir. Hitchcock ve Bunuel’i hatırlatan bu yaklaşım, ironik biçimde yönetmenin hem dünya sinemasına hem de ülke sineması ile olan bağlantısının gücünü göstermektedir. Senaryoda dikkat çeken bir diğer nokta ise hikayedeki Tanrı ve inanç vurgusudur. Babasını küçük yaşta kaybeden ve Tanrı’ya inanmayan Cesar’ın hayatındaki baba figürünün eksikliği, bir psikiyatrist tarafından giderilmeye çalışılır. Fakat bu noktada bile hikayenin gidişatı, bu baba figüründen kurtulmayı ve özgürleşmeyi içerir. Psikiyatrist üzerinden ebeveyn imgesinin yansıması olan Tanrı imgesi de reddedilir.
Open Your Eyes’ı Sundance’da izleyen Tom Cruise, film biter bitmez haklarını satın alır ve 2001 tarihli Vanilla Sky’ın başrolünü üstlenir. Orijinal filmde yer alan Penelope Cruz, bu yeniden çevrimde de Sofia rolünü oynar. Vanilla Sky; Open Your Eyes kadar beğenilmese de Amenabar, bu yeniden çevrim hakkında olumlu düşüncelere sahiptir: “Cameron Crowe’un filme ve mizansenlere yeni bakış açıları getirmesinden onur duydum. Vanilla Sky gerçek bir orijinal ruha sahip; cesur ve yenilikçi bir film. Benim için iki film kardeş gibiler; benzer dertleri var ama kişilikleri tamamen farklı: Biri opera, diğeri ise rock’n roll gibi!”
The Others (2001)
Open Your Eyes’ın uluslararası başarısı ve Tom Cruise’un da el uzatmasıyla Amenabar, kendisini Hollywood’da bulur. Üçüncü uzun metrajı, başrolünde Nicole Kidman’ın yer aldığı bir korku filmi olan The Others olur. Filmde; İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Grace isimli bir kadın, iki çocuğu ile birlikte Jersey’de bir malikanede yaşamaktadır. Savaşa giden babanın yokluğunda Grace, nadir görünen bir hastalık sonucu gün ışığına çıkamayan çocuklarına bakmakla yükümlüdür. Bu zor durumda Grace’e güç veren şey inancı ve İncil’dir. Fakat bir süre sonra eve gelen iki hizmetçi, tüm düzeni yıkmaya başlarlar.
The Others ile Amenabar, bir kez daha gerçekçi bir korku filmine imza atar. Senaryonun temelinde bir hayalet öyküsü yer alsa da gerçeküstü ögeler, karanlık atmosfer ile birleşerek görünmeyenin korkusunu yaratırlar. Thesis filminde gösterilmeyen şiddet gibi burada da Amenabar, ayakları yere sağlam basan bir anlatı kurar. Ölüm, kader gibi temalar ahlakçı olmayan bir anlayışla sunulsa da yönetmenin agnostik kişiliğinin yansımaları hissedilir. Grace’in kutsal olana sığındıkça bizzat kendisini köşeye sıkıştırması, izleyiciyi de çözümsüz bırakır. Olağanüstü olanı reddeden karakter, olağanüstü olanla karşı karşıya kaldığında ne yapar sorusu, ustaca bir dönüm noktası ile kotarılır.
Filmin senaryosu kadar görsel dili de güçlüdür; önemli karşıtlıklar arasında gerilim kurulur. Çocukların hastalığından dolayı kapılar her zaman kilitlidir, perdeler ancak çocuklar ortada yokken açılabilir. Yani zorunlu biçimde karakterler kendilerini eve, yani en büyük korkularına hapsetmek durumunda kalırlar. Gün ışığının aydınlatamadığı evde gizemin aydınlatılması da imkansız gibidir. Çocukların hastalığı gibi Grace’ın iyice fanatikleşen inancı benzer çözümsüzlükler yaratır.
ABD ve İspanya’da önemli bir gişe yapan The Others, bir kez daha En İyi Film ile En İyi Yönetmen dahil 8 dalda Goya Ödülü kazanır. Belki de en önemlisi; Amenabar, uluslararası bir yönetmen olarak rüştünü ispat eder.
The Sea Inside (2004)

Alejandro Amenabar’ın 2004 tarihli filmi The Sea Inside, geçirdiği felç nedeniyle 25 yıl yatağa bağlı kalan ve ötanazi hakkı ile ölmek isteyen Ramon Sampedro’nun gerçek hayatını anlatır. Ramon Sampedro’yu canlandıran Javier Bardem’in geçirdiği dönüşüm ile övülen film, ötanazi meselesine olan yaklaşımı ile bir kez daha inanç meselesini konu alır.
Film hem şimdiki zamanı, hem de geriye dönüşler ile geçmişi ele alarak Ramon’un hayatından farklı dönemleri anlatır. Dramatik yapıyı güçlendiren ve karakterin motivasyonunu destekleyen bu anlatımla birlikte Ramon’un felç geçirdikten sonra iki kadınla olan yakınlaşması da ötanazi konusuna farklı bir bakış sunar. Ramon’un avukatı Julia ve bakıcısı Rosa ile yakınlaşmaları, onun ölme isteğinin gölgesinde yaşanır. Yani Ramon’a aşık olan kadınlar, ancak onun ölmesini sağladıkları sürece değerli olabileceklerdir. Geleneksel aşk filmi yaklaşımını yıkan bu yapı, bir kez daha izleyiciyi bir ikileme sürükler. Diğer taraftan Ramon’un 25 yıl boyunca ailesinin fedakarlıkları sayesinde hayatta kalması da ayrı bir ikileme yol açar; kutsal aileye karşı bireyin tercihi yüceltilir. Bir diğer hedef ise ötanaziye karşı çıkan Katolik Kilisesi’dir. Tanrı’nın verdiği canı ancak onun alabileceğine olan inanç nedeniyle Ramon’un tercihi hem dini hem de siyasi bir malzemeye dönüşür. Amerika’da on beş yıl boyunca makineye bağlı yaşayan Terri Schiavo’nun bir seçim malzemesine dönüştürüldüğü dünyada Ramon’un tercihleri de “vefasızlık” gibi bir kıskaç içinde ele alınır. Halbuki kendi bedeni içine hapsedilmiş bir bireyin, çeşitli duyguları herkes gibi yaşaması da oldukça zor olacaktır. Bu bakımdan filmin anti-Hristiyanlık propagandası yaptığına yönelik tepkiler, The Sea Inside filmi düşünüldüğünde temelsiz kalır.
Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nı kazanan The Sea Inside, Amenabar’a bir kez daha En İyi Film ile En İyi Yönetmen dahil 14 dalda Goya Ödülü de getirir. Kariyerinin zirvesine çıkan yönetmenin bir sonraki filmi ise ancak beş yıl sonra gelir.
Agora (2009)
2008’de adı Mists of Time olarak açıklanan Amenabar’ın yeni filmi, sonrasında Agora ismiyle gösterime girer. Başrollerinde Rachel Weisz, Oscar Isaac ve Max Minghella gibi oyuncuların yer aldığı Agora, 50 milyon euro’luk bütçesiyle İspanya sinema tarihinin en pahalı prodüksiyonudur.
Film; Roma İmparatorluğu döneminde Mısır’da geçer. Astronomi, matematik ve felsefe dersleri veren kadın filozof Hypatia’nın merkezinde olduğu hikayede Hypatia’nın öğrencisi ve sonrasında vali olan Orestes ile yükselişe geçen Hristiyanların lideri Cyril arasındaki gerginlik, hem Hypatia’yı hem de tüm bölgeyi etkisine alacak bir çatışma doğurur. Amenabar bu filmde alışık olduğumuz kılıçlı-sandaletli epik film anlatısını korurken diğer yandan da Hypatia’nın öğretileri aracılığıyla dönemin bilimsel gelişmelerine ışık tutar. Dönemin medeniyeti, zaten filme da adını veren Agora kavramının ışığında tartışmaya sunulur. Fakat epik filmin başat özelliklerinden olan iyi-kötü ya da siyah-beyaz ayrımı aracılığıyla Hristiyanlık bir kez daha masaya yatırılır. Amenabar, bu konudaki eleştirilerle ilgili olarak kendisinin karşı olduğu şeyin herhangi bir inanca yönelik fanatizm olduğunu öne sürse de özellikle tarihi gerçeklerin filmde çarpıtılarak verilmesi, hikayenin belirli bir amaca uygun çizildiğini göstermektedir. Örneğin; filmde önemli bir yeri olan Tarihi İskenderiye Kütüphanesi’nin aslında Hypatia’nın yaşadığı dönemden çok önce yıkılmış ve geriye kalan yapının daha çok bir tapınak olarak kullanılan Serapeum olması, filmdeki Hypatia-bilim ve Hristiyanlar-cehalet ayrımını netleştirmek için çarpıtılmıştır. Elbette bu yaklaşım, hiçbir şekilde o dönemki fanatiklerin, kanaat önderleri eliyle beslendikleri gerçeğini değiştirmez. Fakat filmin yapmak istediği şey Hypatia’yı kahramanlaştırmak ve sonraları sanatın mitolojiden yola çıkarak yarattığı imajı korumaktır. Bu da filmin tarih ve kurmaca dengesinde gidip gelmesine, Amenabar’dan alışılmadık biçimde çok büyük sözler söyleyip çok keskin çıkarımlar yapmaya çalışan bir anlatıya dönüşmesine neden olur.
İnsanın tüm düşünsel tarihinin aslında evrende bir noktadan ibaret olduğunu ortaya koyan Amenabar, yine de tüm eleştirilere karşın Agora ile bilindik bir türe karşı farklı bir yaklaşım getirmeyi başarır. Agora, En İyi Senaryo ve Sinematografi dahil 4 dalda Goya Ödülü kazanır.
Regression (2015)
2013 yılında Nancys Rubias’ın “Me Encanta” klibini Otomatik Portakal’dan esinlenerek çeken Amenabar, 2015’e bir kısa ve bir uzun metrajla girer. İngilizce bilmeyen bir çocuğun İngiliz bir kızla konuşma çabasını anlatan romantik komedi kısa film Vale ile başrollerini Ethan Hawke ile Emma Watson’ın paylaştığı Regression.
Regression, yapım sürecinden itibaren yönetmenin korku filmi köklerine dönüşü nedeniyle heyecan uyandırır. 1990’ların Minnesota’sında geçen film, kızına cinsel tacizde bulunan bir adamın tutuklanması ile başlar. Olayı araştıran dedektif Bruce Kenner, bir psikologun yardımıyla yaşananları çözmeye çalışırken tacizde bulunan babanın bilinçaltına regresyon seansları ile ulaşmaya çalışır. Dava ilerledikçe Bruce’un başına gelenler, olayların arkasında satanist bir kültün yer aldığına yönelik inancı güçlendirir.
Regression her ne kadar hikayesi ve temaları ile kağıt üzerinde heyecan verici görünse de Amenabar’ın Rosemary’nin Bebeği ya da The Omen gibi klasik korku filmlerini andıran atmosferinin perdede etkileyici durduğunu söylemek pek doğru olmaz. Amenabar bu filminde de mümkün olduğunca gerçekçi bir atmosfer kurar, karakter psikolojisi üzerinden bir gerilim yaratır fakat burada eksik olan şey, yönetmenin yaratıcılığıdır. Agora’da epik film anlayışını bilimsel yaklaşımla birleştirmeye çalışan Amenabar, bu filminde de korku türü ile psikoloji biliminin yollarını kesiştirir; bilimsel veriler üzerinden kurmaca bir anlatı yaratır. Fakat uzun vadede, filmin dönüm noktası da göz önüne alındığında Regression’un korkular hakkında psikolojik bir film mi yoksa psikoloji hakkında bir korku filmi mi olduğu sorusu yanıtsız kalır. Ayrıca önceki filmlerin aksine Regression’da Amenabar, din ile bilimi uzlaştırmaya çalışır; olayların çözümünde iki farklı bakış açısı birbirine paralel biçimde ilerler.
Yine de Regression, yönetmenin teknik tercihleri bakımından olumlu yönlere de sahiptir. 70’lerin korku filmlerinin estetiğini yansıtan görüntü çalışması, etkileyici rüya sahneleri ve regresyon seanslarında kullanılan kişisel bakış açısı (POV) çekimleri ile bir kez daha rüya ile gerçek arasındaki muğlak hale gelir. Sonuç olarak filmin vardığı nokta, Amenabar’ın ilk filmi Thesis’i hatırlatır: Tehlike en yakınımızdadır ve bakmamamız gereken/inanmamamız gereken bir şey varsa mutlaka ona bakarız/inanırız.
Batu Anadolu
198 yazı · 1986'da doğdu. Challenger faciası, Çernobil patlaması, Olof Palme suikastı ve Cliff Burton'un ölümü, aynı yıl yaşanan diğer felaketlerdir.
Yazarın diğer yazılarını gör →



