· 10 dk okuma

34. İstanbul Film Festivali Değerlendirmesi

34. İstanbul Film Festivali Değerlendirmesi

Utku Ögetürk

FilmLoverss kurulduğu günden bu yana her yıl düzenli olarak İstanbul Film Festivali’nin ardından gönlümce bir şeyler karalar; organizasyon, filmler ve etkinlikler hakkında naçizane birkaç kelam ederim. Ne yazık ki bu sene, bilgisayarın başına oturduğum ilk andan itibaren elim klavyenin tuşlarına gitmedi. Yazdım… Sildim… Yine yazdım… ve yine sildim… Nitekim, iyisiyle kötüsüyle film izlemek için çıktığım 16 günlük bu serüvenin sonunda izlediğim değil izleyemediğim, izlememin engellendiği filmler hakkında bir şeyler yazmam gerektiği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldım.

Festival devam ederken Batu’yla birlikte, bu konuya dair fikirlerimizi paylaştığımız bir yazı yayınlamıştık. O gün de belirttiğimiz gibi yaşamımızın her alanında nefes dahi almamızı engelleyecek yasaklarla karşı karşıya kalıyoruz. Filmlere getirilen anlamsız yaş sınırları, gösterime girmesi yasaklananlar derken özgürce film seyredebildiğimiz tek platform olan festivaller, bu baskıcı rejim sonrasında oto sansür mekanizmalarını oluşturmak zorunda bırakılıyor. Bakanlığın bugüne kadar uygulama gereği duymadığı “Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik”in 15. maddesini Kuzey – Bakur için kullanmış olmasının altında yatan gerçeğin seçim politikası olduğunu anlamak çok da zor olmasa gerek. Zira, filmlerin iptal edilme kararının hemen ardından Bakanlık tarafından yapılan açıklamada yer alan politik söylemler bunun en önemli göstergesi. Seçim öncesi milliyetçi bir politika benimseyen ve Cumhurbaşkanı’nın bizzat kendi ağzından yaptığı “Kürtler daha ne istiyor?” vb. açıklamalarla bu politikasını belli eden Adalet ve Kalkınma Partisi küçük düşünmeye devam ederek Kuzey-Bakur filmini de siyasi bir araç olarak kullanmıştır. Açıkçası, bana öyle geliyor ki Adalet ve Kalkınma Partisi, Nazi Almanya’sını örnek almaya devam ediyor. Kendi propagandalarını yapabilmek için her saniyesi yalan kokan ve Auschwitz tanıtımlarını andıran filmlere destek olurken, karşı düşünceye sahip her türlü sanat eserini bakanlıkları aracılığıyla yasaklamaya, sansürlemeye devam ediyor. Ne yazık ki, sansür meselesi bizden önce de vardı, şimdi de var, bizden sonra da olacaktır. Ne olursa olsun el birliğiyle her alanda hak ve özgürlüklerimizi elimizden almamaları için tüm bu baskılara karşı koymamız gerekiyor.

Sansür meselesinin gölgesinde geçen festivalin programı da ne yazık ki çok güçlü değildi. Festival’in Nisan ayında gerçekleşiyor olması uzun süredir dile getirdiğimiz bir sorun olsa da değişmesi mümkün gözükmüyor. Özellikle Cannes’dan tam 11 ay sonra düzenlenen İstanbul Film Festivali tüm bu takvimin en sonunda yer alıyor ve festival programı genel olarak Berlin Film Festivali’nde gösterilen filmlerden oluşuyor. Bu sene de genellikle Berlin’de gösterilen filmlerin ağırlıklı olduğu programda izlediğim filmlerin en iyisi Victoria oldu. 140 dakika süren ve tek plandan oluşan film, muazzam bir deneyimdi. Yasaklı yönetmen Cafer Penahi’nin Altın Ayı ödüllü son filmi Taxi ise, festivalin kendi adıma öne çıkan filmlerinden bir diğeriydi. Lakin, bu sene filmlerden ziyade ekip olarak gerçekleştirdiğimiz röportajlar bizler için çok daha değerliydi. Özellikle, Bahman Ghobadi ve Christian Petzold gibi iki büyük sinemacıdan aldığımız yanıtlar bizler için bir röportaj konusu değil başlı başına bir sinema dersiydi.

1- Victoria

2- Yüzündeki Sır – Phoenix

3- Taksi – Taxi

4- Ghadi

5- Çöpük – Trash

 

Batu Anadolu

Bu yıl festivale damga vuran sansür meselesini düşünürken aklıma birkaç yıl önce yaşadığımız başka bir kısıtlama geldi. Kültürel faaliyetlerde sponsorluk esaslarını belirleyen bir yasa aracılığı ile mekanlarda alkol tüketiminin kısıtlanması, özellikle İstanbul’daki konser alanlarının bir bir yok olması ile beraber ilerlemişti. Orada yasaklanan şey faaliyet değildi belki ama, bu şehirde nefes almak gittikçe zorlaşıyordu. İşin sinema boyutunda da işler pek yolunda gitmiyor. Şehrin ayakta kalan 2-3 tarihi sineması, festivaller ile birlikte ayakta durabiliyorlar ve haksızlığa ve hukuksuzluğa karşı yürüyüşlerimiz başka hukuksuzluklar ile durduruluyor. Ve gün geldi; artık faaliyetin mekanı değil, kendisi bir hedef. Kuzey (Bakur) filmine uygulanan sansür birçok tartışmayı beraberinde getirdi ama amacım bana ayrılan bu alanda her şeyi yeniden sorgulamak değil. Önemli olan; fevri, günü kurtaran çözümler ve eylemlere yönelmek yerine sağlam durmamız ve tartışabilmemiz.  Sansür, bu ülkede her zaman var oldu; kimi zaman sinsice, kimi zaman ise pervasızca. Her ikisinin arkasında da bizim yerimize düşünebileceğine inanan, aynı ve tanıdık yüzler var. Bundan dolayı memlekette sansür yok diyen de, sansürü yeni keşfetmiş gibi ortalığı ateşe veren de aynı gemideler.

Bu yıl yine Berlin Film Festivali ağırlıklı bir programla yola çıkan İstanbul Film Festivali’nde bence en heyecan verici filmler NTV Belgesel Kuşağı’nda yer alıyordu. Bölüme sponsor olan güzide kanalımızın aksine hem içerik hem de biçim açısından oldukça cesur yaklaşımlara olan sahip bu filmler, belgeseldeki yeni yönelimleri daha belirgin kıldılar. Sinemadaki dijitalleşme ve post-modernist yaklaşımlar, anlatım özelliklerine sirayet ederken yer yer gerilla sinemasına yönelimler göze çarptı. Ayrıca festivalde bolca “ilk film” izleme şansına sahip oldum. Biraz da bu filmlerde yola çıkarak diyebilirim ki; ülkemizde sıkça bahsedilen “senaryo” sorunu, dünyada da geçerliliğini koruyor. Nasıl Hollywood sinemasının bitmek tükenmek bilmeyen yeniden çevrimlerinden şikayet ediyorsak, dünya sinemasında da git gide biçimsel tercihlerin, anlatımın önüne geçtiğinden söz edebiliriz sanki. Yaptığım genelleme belki abartılı gelecektir ama ilk filmlere ek olarak; Wim Wenders, Michael Winterbottom gibi yönetmenlerin dahi, yeni arayışlarında hikayeyi geri planda tuttuklarını ve bu tercihin sinemalarını olumsuz etkilediğini düşünüyorum. Önümüzdeki yıllarda klasik anlatı sinemasının yerine daha çok bireysel deneyime dayalı ve görsel gücü yüksek, klasik sinema akımlarına bağlı olsa da bir ölçüde modernist yaklaşımlara sahip filmlere daha sık rastlayacağız gibi görünüyor.

Festivalde izlediğim en iyi filmlerin başında Inherent Vice geliyor. P.T. Anderson’ın filmi bolca tartışıldı ve izleyenleri ikiye böldü. Anderson’ın filminin zaman geçtikçe daha çok sevilmese de, sinefiller tarafından bolca eğilip büküleceğini ve arşivlik bir film olacağını düşünüyorum. Bahsettiğim belgesel filmlerden B-Movie, Citizenfour ve National Gallery ise birbirlerinden oldukça farklı tarzlara sahip olsalar da belgeseli, kurmacaya yaklaştıran ortak paydaya sahiplerdi. Frederick Wiseman’ın “her belgesel dramatik anlatıma sahiptir” sözü, hiç bu kadar doğru olmamıştır. Son olarak Yuri Bykov’un klasik anlatı sinemasına yakın filmi Enayi; toplumsal çürümeyi sadece yukarıdan indirgemeci bir bakışla ele almayarak takdiri hak ediyor. Çünkü Marx’ın dediği gibi; “İnsanın varlığını belirleyen bilinci değil; toplumsal varlığıdır.” Nasıl ki bu filmde Dima karakteri; kendisini tarihsel devinimin dışında bir birey olarak konumlandıramamışsa, bizim de sıfır noktamız bu gerçeği kabullenmekten geçiyor.

1- Gizli Kusur (Inherent Vice)

2- B Filmi: Batı Berlin’de Şehvet ve Müzik (B-Movie: Lust & Sound in West-Berlin)

3- Citizenfour

4- Ulusal Müze (National Gallery)

5- Enayi (The Fool)

Gizem Çalışır

Her sene olduğu gibi, bu sene de büyük bir sabırsızlıkla beklediğimiz İstanbul Film Festivali serüvenimize heyecanla başladık. 200’e yakın filmden oluşan muhteşem film seçkisi için yaptığımız listeler yazıldı, çizildi; olmadı tekrar yapıldı. Kendi adıma koca festival kataloğunun her bir sayfasını ezberledim desem yeridir. Festival oldukça keyifli ve koşuşturmacalı bir biçimde başlamışken sinemamızın başına gelen utanç verici olay ise hem huzurlarımızı kaçırdı hem de heveslerimizi –ne yazık ki- kursaklarımızda bıraktı. Elbette ki Kültür Bakanlığı’nın kararıyla gösterimi yasaklanan ‘Bakur’ filminin başına gelenlerden bahsediyorum.Öncelikle, kendi adıma oldukça akıl dışı ve utanç verici bulduğum bu sansür kararını kınadığımı belirtmeliyim. Düşünce özgürlüğüne en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde, özellikle özgürlük alanı en uçsuz bucaksız olması gereken sanatı hedef alarak yapılan bu tür eylemlerin –ki bu sansür kararının politik sebeplerle alındığı da açık ve net biçimde ortadadır- birlik ve beraberliğimizi asla bozmaması gerektiğini düşünen taraftayım. Fakat, Bakur filmine getirilen sansürün hemen ardından, filmi koruyan ve film ekibinin alacağı her tür kararın arkasında olduğunu belirten festival yönetimine karşı geliştirilen tepkileri de yersiz bulduğumu belirtmeliyim. Her şeye rağmen filmin gösterimini gerçekleştirmeyen festival yönetimini korkaklıkla suçlayan heyecanlı arkadaşlarımıza da bazen realist olmayı denemelerini, aşırı romantizmden kaçınmaları gerektiğini öneriyorum. Çünkü aksi, farkında olsun ya da olmasınlar, bindiği dalı kesmek oluyor. Festivale tepki olarak alınan tüm kararların, filmleri festivalden çekmelerin; bizleri bölmek isteyen kişilerin ekmeğine yağ sürmekten ve otosansür uygulamaktan başka bir anlamı yoktur. Bu sebeple sanata karşı uygulanan her tür sansürün üstesinden ancak ve ancak birlik olunarak gelinebileceğini yinelemek isterim.

Tüm bu yaşanan tatsız olaylara rağmen filmlerden konuşacak olursak; öncelikle oldukça kaliteli ve keyifli filmlere denk geldiğim için kendimi şanslı hissettiğimi belirtmeliyim.  Festival boyunca izlediğim filmler arasından benim yıldızım olmaya aday birçok film var. Festivalin galalar bölümünde yer alan Gizli Kusur (Inherent Vice)’un çok özel bir film olduğunu ve üzerine konuşulacak çok şey olduğunu düşünüyorum. NTV Belgesel Kuşağı’nın yıldızı olan B Filmi: Batı Berlin’de Şehvet ve Müzik’i izlemeyen herkese ısrarla öneriyorum. Gözden kaçmış olabileceğini düşündüğüm Bataklık ve Kuş İnsanlar filmleri bende çok güçlü duygular uyandırdı. Meleğin Yüzü ve Ryan Gosling imzalı Kayıp Nehir ise izlediğim filmler arasında beklenti seviyemin çok altında kalan iki film oldu.

1- Bataklık (Marshland)

2- Gizli Kusur (Inherent Vice)

3- B Filmi: Batı Berlin’de Şehvet ve Müzik (B-Movie: Lust & Sound in West-Berlin)

4- Kuş İnsanlar (Bird People)

5- Aşkın Dili (Gemma Bovery)

Kerem Duymuş

Herkes için farklı amaçlara yönelik bir fırsat olarak görülen festivalin benim nezdimdeki önemi, daha sonra izleme fırsatı bulamayacağım filmleri görebilmem. Burada bahsettiğim, daha sonra işten güçten vakit ayıramama gibi bir durum değil. Gerçekten de bazı filmler ne vizyona giriyor, ne filmin DVD’si çıkıyor ne de malum ortamlara düşüyor. Bir anlamda sinemanın kara deliği içine sürüklenip yok oluyorlar. İşte benim için festivalin önemi bu, belki de hayatımda bir kez izleme fırsatı elime geçen filmleri doyasıya izleyebilmemi sağlamasıdır. Sanırım o yüzden birçok kişinin büyük bir heyecanla bekleyip, biletlerini tükettiği filmler hiç ilgimi çekmiyor. Ve tesadüfe bakın ki gittiğim filmlerde de salon hiçbir zaman dolu olmuyor. Yalnız olmanın dayanılmaz hafifliği…

Özellikle Yeni Bir Bakış ve NTV Belgesel Kuşağı  kategorileri yukarıda bahsettiğim meseleyle doğrudan ilişkili olarak festivalde esas olarak ilgimi çeken filmlerin toplandığı bölümlerdi.  Ama bu bölümlerdeki birçok filmi izleyemedim elbette ki. Çünkü böylesine kısa bir zaman çerçevesinde ne bu filmleri hepsi izlenebilir ne de izlenilebilenlerin tam olarak hakkı verilebilir. Sanırım tam da şu anda “festivalin ardından” başlığı altında söylenebilecek en absürt şeyi söyleyeceğim. Şu anki yapısal haliyle, festivaller düzenlenmemeli.

Geçtiğimiz sene Frankfurt Kitap Fuarı ile ilgili Almanya’da ilginç bir tartışma olmuştu. Birkaç yazar ve düşünür, fuarların neden düzenlenmemesi gerektiğine dair ortak bir bildiri yazdılar. Elbette tahmin edeceğiniz üzere bir sürü kişi çok sert bir şekilde onları eleştirdi hatta bazıları olaya duygusal yaklaşıp fuarın hayatındaki yeri ve önemi üzerinden onları spekülasyonla suçladılar. Peki ne yazıyordu bu ortak bildiride ve film festivalleriyle ne ilgisi var? Özetle bahsettikleri şuydu: Yılın belli döneminde tüm kitapları bir yere toplayarak bunu insanları sunmak, eserleri metalaştırmak; dahası değerlerini yok saymaktır. Çünkü bu fuarların önemleri getirilen kitap sayısıyla, insanların bu fuarlara bakış açısı da aldıkları kitap sayısıyla belirleniyor. Modernist tüketim sistemi üzerine inşa edilmiş bu fuar (bizim konumuzda festival) anlayışı yerine tüm yıla yayılmış ve merkezsizleşmiş ya da çok merkezli hale gelmiş bir sistemi öneriyorlar. Elbette bu çok merkezlideki amaç, ufak ama fazla fuar açmak değildi. Amaç kitap satışının temel erek olmadığı akışkan bir modeldi, bir anlamda sahaflara benzer bir sistem. Elbette henüz kitap fuarı özelinde yaptıkları bu çağrı değil Türkiye’de, Avrupa’nın birçok yerinde henüz karşılığını bulmadı. Hele ki bu konuyu film festivalleri hususunda henüz dile getiren de yok.

O yüzden diyorum ki, şu sıralar festivalle bir şekilde ilişkiye girenlerin temel tartışması olan sansür meselesine kafa yorarken bir yandan da bu bahsettiğim meselenin özüne dair de bir şeyler düşünelim ve söyleyelim. Çünkü bu sansür tartışması ne ilk ne de son. Bakur filmine gelene kadar her yıl ne filmlere sansür uygulanıyor. Olayın siyasi, tarihi, politik ve toplumsal çok katmanlı yapısı arasında yolumuz kaybetmişken çok daha kolay ve anlaşılır olan festivallerin yeniden yapılandırılması mevzusunu görmezden gelmek için hiçbir sebep göremiyorum.

Her neyse, madem festivali bir şekilde takip ettik ve bazı filmleri izlemeyi başardık biz de herkes gibi en iyi beş film listemizi paylaşalım. Listedeki filmlerden Hasret dışında hemen hepsi bir şekilde zaten beklentimin olduğu filmlerdi. Gerek daha önceki festivallerden aldıkları ödüller gerekse deneysele kayan yaklaşımlarıyla daha fragmanını izlerken bile heyecanlanmıştım. Hasret filmiyse kesinlikle festivalin, en azından benim açımdan en en şok edici filmiydi. Öylesine yaratıcıydı ki böylesine iyi bir film olduğunu bekleyemezdim bile.

1- Hasret (Yearning)

2- Şeytan – Lucifer

3- Taksi – Taxi

4- Vahşi Yaşam (Vie sauvage)

5- Tanrılarla Konuşmalar (Words with Gods)

 

Nuri Şimşek

Ülkenin en önemli film festivallerinden biri olan İstanbul film Festivali, yapısı itibariyle daha bağımsız ve özgür bir konuma sahip olsa da sistem tarafından sansürlenmekten kurtulamadı. Altın Portakal ile başlayan sansür durumu hız kesmeden devam ediyor ve sinemamız ciddi yaralar alıyor bu durumdan. Anlık tepkiler ve reaksiyonlar ise sansürün engellenmesinden çok, sinema aşkıyla yanıp tutuşan kişilerin hevesini kırmaktan başka işe yaramıyor.

Sansür gölgesinde devam etse de gayet kaliteli filmlerin seyirciyle buluştuğunu belirtebiliriz festivalde. İş yoğunluğumdan dolayı çok fazla film yakalama şansım olmasa da izlediğim işlerde gerçekten oldukça tatmin edici yapımlara denk gelmem kendi adıma oldukça sevindiriciydi. The Riot Club, düşündürdükleriyle takdirimi kazanırken ’71 ve Çöplük ise konuları ve konularını işleyişleriyle yüksek bir sinemasal zevk yaşattılar. Festivalin en büyük sürprizi ise Ölü Kar 2: Kızıllar Ölülere Karşı oldu. Böyle bir zombi filmine hasrettik, bünyeye ilaç gibi geldi. Dagur Kari’nin Bakir Dev’i beklentileri tam anlamıyla karşılamazken, Studio Ghibli’nin son filmi Marnie Oradayken ise büyük hayal kırıklığına sebep oldu.

1- Ölü Kar 2: Kızıllar Ölülere Karşı (Dod Sno 2)

2- ‘71

3- Çöplük (Trash)

4- Taşkınlar Kulübü (The Riot Club)

5- Onur (Pride)


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →