· 8 dk okuma

23. Uluslararası Adana Film Festivali Günlükleri

23. Uluslararası Adana Film Festivali Günlükleri

Bu yıl 19-25 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Türkiye’nin en önemli sinema etkinliklerinden, 23. Uluslararası Adana Film Festivali dün akşam düzenlenen açılış töreniyle başladı.

Geçtiğimiz yıl ülkemizde yaşanan sarsıcı olaylar sebebiyle iptal edilen Adana Film Festivali‘nin 23.sü dün akşam Adana Hiltonsa Otel’inde gerçekleşen açılış töreniyle başladı. Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen festivalin açılış töreninde, hayat verdiği unutulmaz karakterlerle tanıdığımız Ayla Algan’a, Yeşilçam’ın usta oyuncusu Murat Soydan’a ve birçok unutulmaz öyküyü kaleme alan usta yazar Osman Şahin’e onur ödülleri verildi. Törende geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Türkiye sinemasının en önemli oyuncularından biri olan Tarık Akan unutulmadı. Duruşuyla, oyunculuğuyla, özverisiyle, karakteriyle anılan oyuncuya bu yılki En İyi Erkek Oyuncu ödülü verilecek.

Festivalde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nın finalistlerinden Erhan Tuncer’in ilk filmi Ağustos Böcekleri ve Karıncalar, Mehmet Can Mertoğlu’nun 69. Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftası’nda, Yılın En Yenilikçi Yönetmen Ödülü’nü alan Albüm’ü ile Reha Erdem’in 73.Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü alan Koca Dünya filmi festivalde gösterilecek filmlerden bazıları. Yarışmalarda ödül alan isimler 24 Eylül Cumartesi akşamı Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi’nde yapılacak ödül töreninde Ceyda Düvenci ve Cem Davran’ın sunuculuğunu yapacağı gecede açıklanacak.

Festivalde bulunduğum süre içerisinde takip edebildiğim filmlerle ilgili yorumlarımı bu başlık altında sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Captain Fantastic

CFday25-580.jpg

Captain Fantastic‘in posterini gördüğüm anda Wes Andersonvari bir film izleyeceğimi düşünüyordum ve haliyle çok heyecanlıydım. Bir de Viggo Mortensen ile mi? Tadından yenmez! Matt Ross‘un senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği Captain Fantastic’in belki Wes Anderson filmleriyle alakası hiç yoktu ancak film kendine has soru ve cevaplarıyla aklımdan uzun süre çıkmadı. Filmde birbirinden güzel altı çocuğuyla birlikte şehirden ve tüm teknolojiden uzak; kitaplarla, doğayla iç içe yaşayan idealist bir babanın hikayesine hatta tabiri caizse mücadelesine tanık oluyoruz. İlk çocuğu doğduktan sonra eşiyle birlikte doğanın tam göbeğinde yaşamaya karar veren Ben, çocuklarını mevcut kapitalist düzenden mümkün olduğunca uzak tutuyor hatta onları bu düzene düşman ediyor. Ancak hepimiz için çok doğru ve bir o kadar hayal olan bu dünya film ilerledikçe sandığımız kadar da doğru gelmemeye başlıyor. Baba Ben ve büyük oğlu arasında geçen bir diyalog aslında her şeyi özetliyor. Üniversiteye gitse öğrenecek bir şeyi kalmamış, üstüne üstlük 6 dil bilen büyük oğul Bo aslında insanlarla nasıl ve ne şekilde iletişim kuracağını bilemiyor! Burada sosyal zeka işin içine giriyor ve işler sandığımızdan daha çok karışıyor.

Bu sıralar kimi ülkelerde tartışılan vegan – vejetaryen ailelerin çocuklarını bu ideolojiye zorlamaları ve ardından gelen çocuk istismarı tartışmaları tam da bu filmle tekrar alevleniyor. Ben, çocuklarını her şeyden uzak tutmaya çalışırken aslında onlara kötülük mü ediyor? Cevabı filmi izleyenlere kalmış. Marksizm, din, edebiyat ve bol bol Noam Chomsky’li Captain Fantastic kaçırılmaması gerekenlerden.

Frantz

frantz-filmloverss1

Festivalin kuşkusuz heyecanla beklediğim filmlerinden biri usta yönetmen François Ozon‘un Frantz filmiydi. 1. Dünya Savaşı’nda kaybettiği nişanlısının mezarını her gün ziyaret eden Anna, bir gün nişanlısının mezarını bir başkasının da ziyaret ettiğini farkeder. Bu gizemli erkeğin kim olduğunu ögrenmesi uzun sürmez ve olaylar gelişmeye başlar. Fransa’nın Woody Allen’ı olarak tanımlanan başarılı yönetmen François Ozon, son filmi için neden Ernst Lubitsch‘in Broken Lullaby filminin adaptasyonunu çekmeyi tercih etti bilemiyorum ancak filmin az biraz yetersiz kaldığını söylemek malesef yanlış olmayacaktır. Film belki de Ozon’un sinematografisindeki en zayıf filmlerden. Öteki taraftan ise savaşın iki ayrı ülke insanında bıraktığı derin yaraları ve acıları çok iyi işleyen Ozon, romantizm ile birleşmiş bir anti savaş filmi çekmiş diyebiliriz. Artıları eksileri olan filmde belki en güzel yönlerden biri, bir kadının gözünden anlatılışı. Bana göre Ozon kadınlarla çalıştığında çok daha iyi sonuçlar elde ediyor. Anna karakterine hayat veren Alman oyuncu Paula Beer henüz 21 yaşında ve filmde resmen parıldıyor.

Siz de François Ozon ne çekse izlerim diyenlerdenseniz doğru yerdesiniz!

 Ma vie de Courgette

kabakciginhayati-filmloverss

Bir çocuk romanından esinlenerek yazılan ve çekilen Ma vie de Courgette Türkçe adıyla Kabakçığın Hayatı, festivalin belki de açık ara en iyilerinden. Oyun hamurundan yapılmış gibi duran kocaman kafalı, renkli çocukların yer aldığı bu sevimli stop motion film, kimsesizler yurdunda geçiyor. Hikayesine kısaca değinecek olursam: 9 yaşındaki Icare -kendisine “Kabak” denmesini tercih ediyor- alkolik annesinin ani ölümüyle birlikte kimsesiz çocukların yer aldığı bir yurda yerleştirilir. Buraya geldiği için çok mutsuz olan ve annesinin ölümünden kendini sorumlu tutan Kabak, zamanla diğer çocuklarla arkadaşlığı ve sevginin önemini öğrenir.

Naif ve bir o kadar da basit bir dille anlatılan Ma vie de Courgette 66 dakika boyunca çocukların gözünden dünyaya bakmamızı sağlıyor. Çocuklardan ilham almış olan bu film ile Kabak’ın ve diğer çocukların nasıl hissettiğini burnumuzun direği sızlayarak izliyoruz. İtiraf etmem gerekirse filmden gözlerim dolu dolu çıktım. Gerçek olmayan animasyonlara alıştığımız aşikar ancak kimi zaman Ma vie de Courgette gibi bir animasyon her şeyden daha gerçek olabiliyor. Bu filmi kaçırmayın!

Babamın Kanatları

babaminkanatlari-filmloverss

Kıvanç Sezer’in ilk uzun metraj film yönetmenlik denemesi olan Babamın Kanatları, Adana’da bu yıl izlediğim ilk yerli film oldu. Kansere yakalandığını öğrenen yaşlı bir işçi ile onun yeğeninin ve diğer işçilerin inşaat çevresindeki öykülerine odaklanan Babamın Kanatları, sosyal gerçekçi sinemanın en güzel örneklerinden. Ülkemizdeki güncel işçi sınıfı anlatımını mükemmele yakın betimleyen yönetmen; filmin içerisine iş kazası, kapitalizm, sosyo-ekonomik farklılıkları da ekliyor ve ortaya eli yüzü düzgün bir işçi hikayesi çıkıyor. Özellikle yan karakterlerin çok iyi yazıldıği filmde muhafazakar bir kadınla Kürt kökenli Yusuf’un aşkı da çok naif bir dille filmde kendine yer buluyor. Bu yan hikaye ile yönetmen Yeni Türkiye için birkaç gönderme yapmış gibi.

Başrolü üstlenen usta oyuncu Menderes Samancılar’ın En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü evine götüreceğinden şüphem yok. Filmin belki de en etkileyici yönü dramatize edilerek ve duygu sömürüsü yapılarak anlatılabilecek bir hikayenin asla bu şekilde ilerlememesi ve bu açıdan kendini değerli kılması. Öte yandan muazzam müzikleriyle göz dolduran Babamın Kanatları alt kültür portresi çizen ve işçi sınıfını anlatan çok başarılı bir film.

Rüya

ruya-filmloverssjpg

Usta yönetmen Derviş Zaim’in Rüya filmi festivalin belki de en çok beklenen filmiydi. Beklediğimize değdi mi ondan pek emin değilim. Yönetmen yeni filminde büyük bir inşaat şirketini filminin merkezine alıyor. Film, çalıştırdığı mimar ve inşaat mühendisleri üzerinden zengin olmuş bir müteahhit ile onun çağdaş sanatla ilgilenen mimar yeğeni Sine üzerinden anlatıyor tüm derdini. Yönetmenin bu filmde dokunmak istediği hikaye Ashab-ı Kehf ve Yedi Uyurlar Efsanesi. Her filminde geleneksel bir sanatı kullanan yönetmen, her filminde izleyiciye yeni bir şeyler katma isteğinde. Yeni şeyler öğretme isteğini her zaman doğru ve kararında kullanan yönetmen bu seferki hikayesinde malesef biraz fazla zorlamış. Anlatmak istenen hikayenin güzelliği konusunda hemfikirim ancak anlatılış şekli açısından aynı şeyleri söylemem mümkün değil. En önemlisi tekrarlanan sahneler izleyici etkilemek yerine kafa karışıklığına sebep oluyor. Atmosferine kendimi bir türlü kaptıramadığım film, renk ve görsellik açısından ise yetersiz. Oyuncu yönetimi konusunda eksik kalan yönetmen amatör oyunculuklar izlememize sebep oluyor. Rüya filmini bir kenara koyduğumuzda elbette yönetmenin sürekli yeni bir şeyler deneme çabası takdire şayan.

Albüm

album-filmloverss

Festival favorimi heyecanla açıklıyorum: AlbümMehmet Can Mertoğlu‘nun ilk uzun metrajlı filmi Albüm hatırlayacaksınız bu yıl Cannes Film Festivali‘nde Eleştirmenlerin Haftası bölümünde Yenilikçilik Ödülü’ne layık görülmüştü. Henüz filmin haberleri basında dolaşırken merakla beklemeye başladığım bu filmi Adana’da izleme şansını nihayet buldum. Evlat edinen bir çiftin evlatlık edindiklerini etrafındakilerden gizlemeye çabalamasını konu alan, toplumdaki ön yargıları ve bürokrasiyi sorgulayan neredeyse mükemmele yakın bir film. 26 yaşındaki genç yönetmen Mehmet Can Mertoğlu kendisi gibi taptaze bir sinema dili kullanıyor ve bu dili kullanırken gerçekçi diyaloglardan yardım alıyor. Çocuğu olmayan kadın ve erkeğin her zaman eksik olduğuna inanılan toplumumuzdaki bu gerçeği yüzümüze vuran yönetmen, sıkça kullandığı uzun süreli sabit planların hakkıyla üstesinden geliyor diyebilirim. Şebnem Bozoklu ve Murat Kılıç’ın başrolleri paylaştığı filmde bu iki oyuncu dikkat çekici performanslarıyla filmin çıtasını yükseltiyor. Oldukça orijinal bir noktadan yola çıkan Albüm benim bu yıl yerli sinemada favorim!

Dar Elbise

darelbise-filmloverssjpg

Festivalin en tepki çeken filmiyle karşı karşıyayız! Iraklı yönetmen Hiner Saleem’in İstanbul’da çektiği ve Türk oyuncularla birlikte çalıştığı Dar Elbise, festival kapsamında izleyici ile buluştu ve izleyiciden malesef olumsuz tepkiler aldı. Beğenmeyen izleyici kitlesi arasında kendimin de yer aldığı filmin baştan sona elle tutulur tek bir yanı yok! Sadece ülkemizde değil tüm dünyada en önemli toplumsal konu olan kadına şiddet, taciz, baskı gibi duyarlı bir konuya değinmek isteyen yönetmen, bu konuyu çok yanlış bir şekilde anlatıyor. Duyarlı olayım derken zorlama bir senaryo ve oyunculuklarla batırılan Dar Elbise duyar filminden çok yapay bir dünyayı gözler önüne seriyor. Yönetmenin belki de yaptığı en büyük hata ortadoğu zihniyetini ülkemizde uygulamaya çalışması. Kadınların dünyasına açılan bir pencere olayım derken tökezleyen filmin ne başlangıç noktası var ne de sonucu. Feminist film gibi görünüp aslında feministliği içerisinde barındırmayan Dar Elbise şiddet gören kadınlara ’Teslim Ol’ mesajını veriyor. Üstüne üstlük üzerine düşünülmeden yazılan ve derinliği olmayan karakterler adeta kötü bir rüya gibi. Bu rüyadan uyandık iyi oldu!

Koca Dünya

koca-dunya-filmloverss

Festivalin sonuna doğru yaklaşırken yerli filmlerde favoriler de belli olmaya başladı. En merak edilen filmlerden biri olan Reha Erdem‘in Koca Dünya‘sı nihayet izleyici ile buluştu. Tıklım tıklım bir salonda izleme şansı bulduğum filmin etkisinden bir süre kurtulamadım. Bir önceki filmi Şarkı Söyleyen Kadınlar ile olumsuz eleştiriler alan yönetmen, bu filminde kendini tek kelime ile aşmış diyebilirim. Tabloyu andıran sahneler, masalsı ögeler, kulaklardan asla gitmeyen müzikler… Türkiye sinemasının kat kat üstünde bir film ortaya çıkaran Reha Erdem, bu hüzünlü hikayede koskoca dünyada çocuklara yer yok mu? sorusunu soruyor. Bana Hansel ve Gratel hikayesini andıran filmde başrol Ecem Uzun adeta parlıyor. Basit ve sade bir dille doğayı ve insanı anlatan Koca Dünya festivalden bana kalırsa eli boş dönmeyecek.

I, Daniel Blake

i-daniel-blake-filmloverss

Festivalde son izlediğim film işçi sınıfı sinemacısı Ken Loach‘un I, Daniel Blake‘i oldu. I, Daniel Blake yaşadığımız yeni dünya düzenini, modern barbarlığı çok gerçekçi bir dille anlatan güçlü bir film. Aslında ülkemiz haberlerinde hatta yanı başımızda duyduğumuz yalın bir hikayeden yola çıkılmış gibi duran Ken Loach zoru başarıyor ve basit bir hikayeden çarpıcı bir film ortaya çıkarıyor. Film ile birlikte modern dünya insanının bürokratik ikiyüzlülüğe ve kapitalizme karşı verdiği mücadeleye yakından şahit oluyoruz. Kimi sahnelerde Ken Loach’tan beklemediğimiz melodramları izlemiş olsak da midemizda bir sancıyla filmden çıktığımız bir gerçek. Hatırlarsanız I, Daniel Blake Cannes‘da Altın Palmiye ödülünü almıştı ve sosyalist yönetmen ödül konuşmasında ‘Başka bir dünya mümkün‘ demişti. Dünya gerçeklerini yüzümüze tokat gibi vuran Ken Loach’u saygıyla selamlıyorum.

Ekin Limoncu

Ekin Limoncu

206 yazı · 1990 yılının nisan ayında Malatya'da dünyaya geldi. Babasıyla ritüel haline getirdikleri haftasonu film izleme kaçamakları sayesinde ´sinema´ ile tanıştı. Sinemanın büyülü atmosferine kendini küçük yaşta kaptıran Ekin sinemadan bir daha asla kopamadı. Eğitimini Marmara Üniversitesi Sinema Televizyon bölümünde tamamladı. Ilk izledigi filmi hala hatırlıyor, 26 yıllık hayatında hiçbir şey onu sinema kadar heyecanlandıramıyor. Fotoğraf gerçektir, sinema ise saniyede 24 kere gerçektir diye bir tanımda bulunmuştur Jean-Luc Godard, haklıdır.

Yazarın diğer yazılarını gör →