· 10 dk okuma

Zombi Severlerin İzlemesi Gereken 15 Film

Zombi Severlerin İzlemesi Gereken 15 Film

Hazırlayan: Nuri Şimşek

Köklü ve derin Haiti geleneklerinin dünyada en çok bilinen miti, vudu ile birlikte ölümden sonra tekrar yaşama dönen yaratıklardır. Günümüzde zombi olarak isimlendirdiğimiz bu yaratıklar, popüler kültürün de özellikle son dönemde sahiplenmesiyle en hareketli günlerini yaşamaktalar. Kitaplar, çizgi romanlar, diziler, filmler ve klipler ile her an her yerde karşımıza çıkabilen zombileri gerçek hayatta da bekleyen pek çok kişinin olduğunu biliyoruz.

Siyah beyaz, sessiz film döneminden 3D teknolojileriyle bezenmiş, yoğun görsel efektli çalışmalara kadar hep işlenilen bir tema olan zombiler, her ele alınışta yeni bir şeyler kazanıyorlar ve değişip, gelişiyorlar. Kimi koşabiliyor, kimi suyun altında ilerleyebiliyor, kimi de düşünebiliyor.

Sinema tarihi içinde öne çıkan ve izlenmesi gerektiğine inandığımız 15 zombi filmini sizler için derledik.

World War Z – 2013

Max Brooks’un Zombi Savaşı isimli kitabından uyarlanan ve Brad Pitt’in yapımcılığını ve başrolünü üstlendiği bu filmde Güney Kore’de ortaya çıkan bir virüs insanları zombileştirmektedir. Birleşmiş Milletler adına zamanında çeşitli araştırmalar yapmış Gerry Lane, ailesini güvenli bir bölgede muhazafa ettirebilmek için göreve dönmesi için yapılan çağrıyı kabul etmek zorunda kalır.

World War Z, bu güne kadar yapılmış en profesyonel zombi filmlerinden biri. Hollywood’un gücünü arkasına alarak yola çıkan film, tüm zamanların en güçlü zombi  figürünü yaratmasıyla da özellikle dikkat çekiyor. Finale doğru temposu düşüp, mantık sınırlarını zorlayıcı noktaları olsa da türü sevenlerin kesinlikle izlemesi gereken bir film.

White Zombie – 1932

Güçlü, bir o kadar da kötü kalpli Haiti vudu ustası Murder Legendre’ın zombiler tarafından çalıştırılan bir şeker kamışı değirmeni vardır. Neil ile Madeleine de evlilik hazırlıkları yapan ve yolları bir şekilde Charles Beaumont’un evine düşen genç bir çifttir. Charles genç Madeleine’e aşık olur ve yardım için çareyi vudu ustasında bulur. Bu aşkın gerçekleşebilmesi için tek yol genç kadının zombiye dönüşmesidir.

Victor Halperin’in yönetmenliğini yaptığı film, abartılı hikayesi ve zayıf oyunculuklarıyla dönemin diğer korku filmlerine nazaran daha yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Büyük bölümü Universal Stüdyolarında çekilen filmi önemli kılan nokta ise uzun metrajlı ilk zombi filmi olarak kabul görmesidir. Kendisinden sonraki zombi filmlerinde model olarak alınan bir tip yaratabilmiş olması White Zombie’nin en güçlü özelliği olsa gerek.

The Serpent and the Rainbow – 1988

Kullanan kişinin bilinç düzeyinde herhangi bir değişikliğe sebep olmadan, bedensel felç sağlayan bir ilacı araştırmak üzere Haiti’ye giden Dennis Allan kendisini batıl inanışlar, kara büyüler ve ruhlarını kaybetmiş zombiler arasında bulur. Gerçek ve gerçeküstü olaylarda neyin doğru olduğuna karar vermesi gereken bilim adamı için bu yolculuk oldukça fantastik bir deneyime dönüşecektir.

Korku filmlerini sevenlerin Elm Sokağı, Çığlık gibi filmlerden hatırlayacağı Wes Craven’in 1988 yılında çektiği The Serpent and the Rainbow, vudu özelinde yapılmış en sağlam ve gerçekçi zombi filmlerinden biri. Bölge halkının geleneklerini, ritüellerini belgesele yakın bir tatta filme aktarabilmiş olan yönetmen, alışılmamış bir zombi deneyimi vadediyor. Antropolog Wade Davis’in vudu ritüelleri ve zombi yaratımıyla ilgili yaptığı bir alan araştırması kitabından uyarlanan film, zombi filmleri arasında oldukça farklı bir noktada bulunuyor.

Dead Snow – 2009

İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ile Rusya arasındaki iletişimi kesmek için Norveç dağlarına gelen bir grup Alman askeri, bölgede terör estirdikten sonra yöre halkı tarafından öldürülürler. Bir grup tıp öğrencisi de geçmişteki bütün bu yaşananlardan habersiz tatillerini geçirmek ve kayak yapmak üzere arkadaşlarına ait aynı bölgedeki bir dağ evine gelirler. Karşılarında 40’lı yıllardan kalma üniformalı yürüyen ölü nazileri gördüklerinde amansız bir mücadele başlayacaktır.

İlk gösterimini Sundance Film Festivali’nde gerçekleştiren ve çeşitli övgüler de toplayan film, zombi külliyatına Norveç’ten gelen farklı bir yorum. Korku-komedi türündeki film, alışık olmadığımız yaratıcı zombi öldürme sahneleriyle takdiri kazanırken, kuzeylilere has mizah anlayışına rağmen evrensel bir güldürme potansiyeline de sahip. Bu tarz filmlerde kopan uzuvlar ve ortaya çıkmış iç organlar görmek istiyorsanız Dead Snow biçilmiş kaftan.

Zombieland – 2009

Post-apokaliptik bir dünyada Columbus ile tanışıyoruz. Kendisi zombi işgali altındaki bir dünyada oldukça korkak ve pısırık bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, geliştirdiği taktiklerle hayatta kalmayı başarabilen birisi. Yolu önce zombisavar Tallahassee ile ardından da Wichita ve Little Rock ile kesişen Columbus kendisini sıradışı maceraların içinde buluyor.

Yönetmenliğini Ruben Fleischer’ın yaptığı Zombieland, bu güne kadar yapılmış en iyi Amerikan zombi komedilerinden biri. ‘Haftanın Zombi Öldürüşü’, ‘Hayatta Kalmak İçin Uyulması Gereken Kurallar’ gibi spesifik ögelerle beslenen ana hikaye sizi ilk andan itibaren içine alırken, Woody Harrelson ve Jesse Eisenberg rollerinde oldukça hoş performanslar çiziyor. Filmin bonusu ise Bill Murray oluyor. Ünlü oyuncunun gerçek kimliğiyle yer aldığı filmde zombi makyajlı halini görmek için bile izlenmesi gereken bir film Zombieland.

Juan of the Dead – 2011

Tüm zamanların en sıra dışı zombi filmlerinden biri de tartışmasız Juan of the Dead’dir. Küba yapımı bu zombi filmini yazan ve yöneten Alejandro Brugues hem ülkedeki sisteme dair yapıcı eleştirilerde bulunup önemli göndermeler yapıyor, hem de komedi unsurunu belli bir seviye üstünde tutmayı başarıyor.

Annesiyle yaşamaya karar veren ve bunun için Miami’ye gitme planları yapan kızıyla iletişimini düzeltmeye çalışan Juan alabildiğine tembel bir adamdır. Kendisi gibi tembel olan arkadaşı Lazaro da oğluyla iletişim sıkıntısı içindedir. Yerli halkın delirdiğini, insanları yemeye başladıklarını ve ölenlerin tekrar canlandığını gören ekibimiz, bu işten kazanç elde edebileceklerini fark ederler ve zombi imha timi kurarlar. Hükümetin rejim muhalifi olarak nitelediği zombilerle mücadele eden ekibimizin kendi aralarındaki diyalogları, yeni öldürme yöntemleri ve Küba filmi külliyat içinde ayrı bir noktaya taşıyor.

[Rec] – 2007

TV muhabiri Angela, kameramanı Pablo ile itfaiyecilerin bir gecesini anlatacakları program için çekim yapmaktadırlar. Gelen bir ihbarın ardından itfaiyecilerle birlikte bir apartmana giren ikilimiz, küçük bir ev kazası geçiren yaşlı bir kadına yardım edeceklerini düşünürken kendilerini dehşet verici olayların içinde bulurlar. Polis apartmana giriş çıkışı kapatmıştır ve içeride kalanlar kendi kaderlerini kendileri çizmek zorundadır.

The Blair Witch Project ile başlayan ve son yıllarda iyice yaygınlaşan el kamerası tekniğiyle çekilen korku filmlerinin en başarılı örneklerinden biri kesinlikle [Rec]. Kapalı bir mekan ve kısıtlı hareket imkanını film kendi lehine o kadar güzel çevirebiliyor ki korku ve gerilim hep üst bir seviyede kalmayı başarıyor. Final kısmıyla iyice zirve yapan film, tüm dünyada büyük ilgi uyandırdı ve devam filmleri ve yeniden yapımları çekildi fakat hiç biri bu ilk filmin başarısına yaklaşamadı bile. Olayları temellendirme şekliyle ve kısa süresine rağmen türe getirdiği yeniliklerle saygı duyulası bir film [Rec].

The Return of the Living Dead – 1985

Günümüz zombileri her ne kadar ‘et olsun da neresi olursa olsun’ mantığıyla hareket etse de bir dönem zombiler ‘brainnnn brainnnn’ diyerek sadece taze beyin peşinde koşarlardı. İşte bu kavramı ortaya atan ilk film de The Return of the Living Dead. Frank ve Freddy çalıştıkları süper marketin bodrum katında içinde ceset bulunan bir tüpü incelerken, tüp içindeki gazın salınmasına sebep olurlar. Tüpten sızan gaz yayılır ve ölüler dirilmeye başlar.

80’lerin en iyi korku filmlerinden olan, yine B-movie kategorisinde değerlendirebileceğimiz The Return of the Living Dead, döneme aşina olanların bileceği korku ögelerinin komedi unsurlarıyla süslenip servis edildiği leziz bir iş. Punk-rock kültürüne yaklaşımı ve yine bu tarzlarda kullanılan müziklerin yanında makyaj anlamında da zamanın ötesinde bir film olduğunu belirtmeliyiz. Night of the Living Dead’e ince göndermelerin olduğu film, zombi kültürü için önemli bir kırılma noktası.

28 Days Later – 2002

Hayvan hakları aktivistleri, bir laboratuvardaki denek maymunlarını serbest bırakma girişimleri sırasında ölümcül bir virüsün yayılmasına sebep olurlar. Bir hastanede gözlerini açan ve terk edilmiş, tükenmiş bir Londra’ya uyanan Jim, neler olduğunu anlamaya çalışırken virüse maruz kalan yaratıkların saldırısından, hayatta kalmış başka iki kişi sayesinde kurtulur. Gruba daha sonra eklenecek bir baba-kız ile birlikte güvenli bölge olduğunu düşündükleri Manchester’daki bir askeri birliğin yolunu tutarlar.

Günümüz sineması içinde belki de en gerçekçi zombi filmlerinden biri 28 Days Later’dır. Yaratılan gerçekçi atmosfer, kullanılan müzikler ve görüntüler o kadar etkileyici ki karakterlerin gerginlikleri, korkuları, çaresizlikleri doğrudan seyirciye geçebiliyor. Oyuncularının başarılı performansları yanında yönetmen Danny Boyle filmin her noktası üzerinde ince ince çalışarak, karakterlerin psikolojisi üzerinden ilerleyerek ortaya neredeyse kusursuz bir zombi filmi çıkartıyor.

I Walked With a Zombie – 1943

1943 yapımı filmimiz yönünü Karayip Denizi’ne çeviren ve yine vudu büyüleri üzerinden ilerleyen bir zombi filmi. Paul ile evli olan Jessica geçirdiği bir hastalıktan sonra ‘yürüyen bir zombi’ye dönüşür. Jessica’ya bakması için Kanada’dan getirtilen hemşire Betsy, Paul’e aşık olunca adamın gözüne girebilmek için hasta kadını iyileştirebilecek her yönteme başvurur. Gelenesel yöntemlere başvuran kadın, işleri daha da kötü bir hale sokacaktır.

Charlotte Bronte’nin Jane Eyre kitabından esinlenilen film zombi temasını mistik ögelerle destekleyip, geleneksel seramonilere yer vermesiyle dikkat çekiyor. Yakaladığı estetik dokuyla benzeşlerinden ayrılan, ışık kullanımıyla dışavurumculuğu anımsatan film çekildiği dönem göz önüne alındığında hayli başarılı.

Day of the Dead – 1985

İnsanoğlu zombilerle girilen savaşta kaybeden taraf olmuştur. Bir şekilde hayatta kalabilen insanlar küçük gruplar halinde yaşamaya devam etmektedirler. Bilim adamları ve askerlerden oluşan bir grup da Florida’daki bir silah deposuna sığınmış, zombileri kontrol altına alabilecek deneyler yapmaktadırlar. Askerlerin bilim adamlarıyla ters düşmesi ve zombilerin içeriye girecek yolu keşfetmeleri büyük bir savaşa sebep olacaktır.

George A. Romero’nun askere nefretini açıkça sunduğu, gerilim konusunda aşmış ve neredeyse gore seviyesinde rahatsız edici sahneler barındıran film, batı toplumuna yönelik en sert eleştirileri içinde barındırmakta. İnsanın içten gelen dürtüleri ve psikolojik yaklaşımları üzerine de çıkarımlar yapmaya imkan veren film; asker, gelin, palyaço, balerin gibi farklı zombi karakterleriyle de görülmeye değer.

Shaun of the Dead – 2004

Shaun’un hayatı pek de istediği gibi gitmemektedir. İşinden nefret etmekte, kimse kendisini önemsememekte ve kız arkadaşı Liz de pek ciddi bakmamaktadır ilişkilerine. Shaun hayatının kontrolünü tekrar eline almaya karar verdiği vakit beklenmedik bir zombi istilası işleri daha da karmaşık hale getirecektir. Sevdiklerini kurtarma misyonunu üstlenen karakterimize bu yolda yakın arkadaşı Ed yardım edecektir.

Zombi filmlerindeki klişeleri iyi özümseyip bunları komedi unsuru olarak sunmak pek de biz zombi severlerin hoşuna gidecek bir hareket olarak gelmese de kulağa, Shaun of the Dead’i sevmeyen pek az kişi var. Simon Pegg ve Nick Frost bu film ile unutulmaz ikililerden biri haline gelirken, İngiliz mizahı, zekice espriler, doğru müzikler ve bunların yanında tatmin edici zombi öldürüşleriyle hakkının teslim edilmesi gereken bir film.

Re-Animator – 1985

Başarılı bir tıp öğrencisi olan Dan, kız arkadaşıyla birlikte güzel bir hayat geçirmektedir. Verdikleri ev arkadaşı ilanıyla tanıştıkları Herbert West ilginç deneyler yapan garip bir bilim adamıdır. West’i eve kabul eden Dan, zaman içinde ölüleri diriltmekle ilgili deneyler yaptığını öğrendiği adamdan etkilenip ona yardım etmeye başlar. Fakat deneylerin sınırları büyüdükçe problemler de aynı oranda büyüyecektir.

H.P. Lovecraft’ın aynı isimli eserinden uyarlanan ve yönetmenliğini Stuart Gordon’ın yaptığı Re-Animator, bilimsel deneylerin kontrolden çıkmasını kişisel egolara bağlarken, ciddiyet ile mizahın güzelce harmanlandığı bir film olarak dikkat çekiyor. Yaratılan agresif zombi tipinin yanında bolca organ ve kan gözüken filme dair en akılda kalıcı bölüm ise bedeninden ayrılmış bir kafanın, yine beden tarafından tutularak bir kadına oral seks yaptığı sahne. Yeniden dirilmek temasında nev-i şahsına münhasır bir fim.

Dawn of the Dead – 1978

Usta Romero’nun zombi üçlemesinin ikinci bölümü olan Dawn of the Dead, zombi istilası sırasında bir alışveriş merkezine sığınmak zorunda kalan hayatta kalanların hikayesini anlatmaktadır. Zombilerin bilinmeyen bir sebepten ötürü içeriye girmeye çalıştıkları bu mekan, aynı zamanda yönetmenin eleştirilerinin de odak noktasını oluşturmaktadır.

70’lerde had safhaya çıkmış tüketim çılgınlığına, insan doğasına ve yine dönemin önemli sorunlarından ırkçılığa karşı söylemlerini zombiler üzerinden veren Romero, rahatsız edici gerçekçilikte bir filme imza atıyor. Filmden alınan duyguları karşılaştıracak olursak, gerilim ve rahatsız edicilik mevcut evet ama çaresizlik ve içsel öfke daha ağır basıyor. 2004 yılında yeniden çevrilen filmin orjinal versiyonu kesinlikle daha tatminkar.

Night of the Living Dead – 1968

Barbara ve erkek kardeşi Jimmy ölmüş babalarını ziyaret etmek için mezarlığa giderler. Mezarlıkta Jimmy nerden çıktığı belli olmayan bir adam tarafından saldırıya uğrar ve öldürülür. Barbaba oradan kaçar ve yol üzerideki bir çiftlik evine sığınır. Burada hayatta kalmış başka kişiler de bulunmaktadır. Etrafları yürüyen ölülerle sarılan bu grubun hayatta kalmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaları gerekmektedir.

Modern zombi kültürünün babası olarak kabul edilen George A. Romero, ucuz B filmi hissi uyandıran filminde aslında çok büyük bir geleneğin de temellerini atmış oluyor. Sivil direnişten, ırkçılığa, toplumsal korkudan muhtemel bir nükleer savaşa kadar çeşitli konulara ince göndermeleri içinde barındıran film, zombi kavramını vudu vs. gibi gerçeküstü ögelerden arındırıp daha gerçekçi bir temel üzerine oturtuyor.


Nuri Şimşek

Nuri Şimşek

138 yazı · 1990 yılında İstanbul’da doğdum. 13 yaşına kadar yaşadığım bu büyük şehrin ne kadar büyük olduğunu tam kavrayamadan Çorlu’ya taşındık. 4 sene sonra da Milas’a. Yaşadığım şehirlerin küçülen coğrafyaları, beni daha büyük dünyalar aramaya yönlendirdi. Benim büyük dünyam sinema oldu. 80′lerde nasıl VHS’ler uçuşuyorsa ortalıkta, benim gençliğimin başları da önce VCD ardından da DVD’lerle geçti. Her fırsatta film izliyor, farklı dünyalara yolculuk ediyordum.Bir gazetenin haftasonu verdiği DVD’ler ile başlayan koleksiyonum ilerleyen yıllarda büyük bir arşive dönüştü.

Yazarın diğer yazılarını gör →