· 13 dk okuma

Zeki Demirkubuz: Diş Ağrısından Alınan Gizli Hazzın Yönetmeni

Zeki Demirkubuz: Diş Ağrısından Alınan Gizli Hazzın Yönetmeni

1964 yılında Isparta’da doğan Zeki Demirkubuz, kasabalı küçük esnaf bir aileden gelmektedir. 1976 yılında geçim sıkıntısından dolayı ailesiyle birlikte İstanbul’a göç eder. Lise öğrenimini yarıda bırakan Demirkubuz; işportacılık, konfeksiyon atölyelerinde ütücülük, triko alanında kazak örme gibi farklı işlerde çalışır. Daha sonra TİKKO hareketine katılır, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından tutuklanır ve TİKKO ana davasından idam istemiyle yargılanır. 1983 yılında serbest bırakılan Demirkubuz, dışarıdan lise bitirme sınavlarına başvurarak yarıda bıraktığı lise eğitimini tamamlar, daha sonra İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümüne girer. Uzun yıllardır kısa öyküler yazan ve özellikle Rus edebiyatına ilgi duyan Demirkubuz, 1986’da Zeki Ökten’in asistanlığını yapmaya başlayarak sinemaya adım atar ve çeşitli projelerde bir süre asistanlık yaptıktan sonra ilk filmi C Blok’u 1994 yılında çeker. Zeki Demirkubuz’un sinemaya başlama serüveni özetle bu şekilde başlar.

Zeki Demirkubuz yapmış olduğu filmlerle; insanoğlunun varoluşunu sorgulayan, nedenlerden çok nedensizliğin, ahlak felsefesinden bolca esinlenerek kötülüğün sinemasını yapan; böylece başarı ahlakına, ataerkil düşünce normlarına, burjuva yaşam biçimlerine önemli eleştiriler getiren; Türkiye toplumunu, toplumun karakteristik özelliklerini iyi gözlemlemiş bir sinemacıdır. Sinemacı dedim çünkü sadece yönetmen değildir Zeki Demirkubuz, sinemanın hemen her alanında emeği olan biri olarak oldukça önemlidir. Diş ağrısından aldığımız o gizli haz ve tatlar vardır onun sinemasında. Türkiye Sineması’nda senaryo deyince akla ilk gelen yönetmenlerden biri olan Zeki Demirkubuz’un Masumiyet, İtiraf, Yeraltı gibi filmlerindeki o uzun monologları hangimiz unutur ki? Hele Kader’de Bekir’in Kars’a, Uğur’un yanına geldiği sahnedeki o can alıcı konuşmasını…

Uzun lafın kısası; C Blok’tan Yazgı’ya; Kader’den Yeraltı’na Zeki Demirkubuz Sineması’nın keskin virajlarına doğru bir yola çıkalım.

Not: Bulantı filminin eleştirisini buradan, Zeki Demirkubuz ile yaptığımız röportajı ise şuradan okuyabilirsiniz.

C Blok (1994)

c-blok---filmloverss

C Blok filmini Türk Sineması’nın sıra dışı yönetmenlerinden biri olan Alp Zeki Heper’e adaması, Zeki Demirkubuz’un toplumdaki ayrıksı kişilere ya da klişeleşmemiş hayatlara olan ilgisinin de bir göstergesidir. Zeki Demirkubuz bu ilk filmini, kabul etmese hatta bu filmi diğer filmleri için bir ön hazırlık olarak görse de, bu filmiyle kendi sinemasının sınırlarını çizmeye çalışmıştır. Serap Aksoy, Zuhal Gencer, Fikret Kuşkan’ın oldukça etkili oyunculuklar sergilediği filmde yönetmen karakterleri üzerinden insanoğlunun çaresizliklerini, seçimlerini, kıskançlıklarını, hayal kırıklıklarını ve samimiyetini sorgulamaya çalışır.

Olaylardan çok durumlara, anlara ağırlık veren C Blok’un hikayesi kısaca şu şekildedir: Mutsuz evliliği dağılmakta olan Tülay (Serap Aksoy), modern bir sitede yaşamaktadır. Site çalışanı Halet (Fikret Kuşkan), gizlice Tülay’ı gözetlemekte, her hareketini izlemektedir. Tülay bir akşam eve döndüğünde Halet’le hizmetçisi Aslı’nın (Zuhal Gencer) kendi yatağında sevişmesine tanık olur. Bu an, Tülay için bilinçsiz bir arayışın başlangıcı olacak, günlük yaşamı algıları ve korkularıyla karışmaya başlayacaktır. Film adından da anlaşılacağı üzere büyük apartman blokları etrafında geçerken, aslında bu bloklar Tülay’ın sıkışmışlığını, varoluşsal sorunlarını, endişelerini de temsil edecek bir metafor işlevi görür. Bir yandan da burjuva ahlakı eleştirisi yapan Demirkubuz, filmin sonunda sosyal statülerin içlerinin aslında ne kadar da boş olduğunu göstermektedir. Zira filmin sonunda Halet akıl hastanesine kapatılırken, Tülay da onunla olmayı seçmiş; hizmetçisi Aslı ise Tülay’ın eski kocasıyla evlenmiştir.

Masumiyet (1997)

masumiyet - filmloverss

1997 yılında ikinci filmi olan Masumiyet’i çeker Demirkubuz. Bu kez karşımızda ciddi ve çok güçlü bir film vardır. Hani şair der ya: ‘Bir aşk ki, sıcak yarada kezzap’ işte aynen öyle bir filmle karşı karşıyayızdır. On yıllık mahkumiyetini tamamlayıp hapishaneden çıkan Yusuf (Güven Kıraç), ablasını ziyaret etmek için İzmir’e gelir. Eski bir hesabın karşısına çıkması yüzünden oradan ayrılmak zorunda kalıp, harap ve ucuz bir otele yerleşir. Gidecek başka bir yeri olmadığından çaresizlik içinde burada beklerken yolu aynı otelde kalan tuhaf bir aileyle kesişir. Bekir (Haluk Bilginer), Uğur (Derya Alabora) ve çocukları Çilem, Yusuf’un ayakta kalabilme savaşında önce bir umut, sonrasında ise sarsıcı bir kadere dönüşeceklerdir. Daha filmin başında Yusuf’un hapishane müdürüyle konuşmasına şahit oluruz. Gidecek bir yeri olmayan Yusuf hapishanede kalmak istediğini, eğer buna izin vermezlerse yeni bir suç daha işleyeceğini söyler hapishane müdürüne. Bu esnada devreye Demirkubuz’un sinemasında sürekli tekrarlanacak kapı metaforu girer. Bu filmde kapı ‘gerçeğin arkasındaki gerçeklik’ olarak belirlenim kazanır. Yusuf bir pansiyonda kalmaya başlarken Uğur ve Bekir’le tanışır. Daha sonra kır sahnesinde geçen Uğur’un monologundan anlayacağı üzere, Uğur fahişelik yaparak geçimini sağlayan bir kadındır ve aslında Zagor’a aşıktır; oysa Zagor suça aşık bir adamdır ve sürekli hapishanededir. Uğur ise Zagor nereye giderse oraya taşınır. Bekir ise Uğur’a aşıktır; Uğur nereye gitse onunla birlikte gider hatta Uğur’un pezevenkliğini bile yapar. Babasının ona açtığı dükkanı batırmış, evini, çocuğunu Uğur için terk etmiştir Bekir; çünkü ‘kader’i böyledir ve o bunu kabul etmiştir. Bir de Çilem vardır, Uğur’un bir ara evlendiği bir adamdan olan kızı. Bir gün Uğur Zagor’u görmeye başka bir şehre gidince kocasından öldüresiye dayak yer. O zamanlar hamile olan Uğur’un karnına aldığı darbeler sonucu Çilem sağır ve dilsiz olarak doğar.

Yusuf onlarla birlikte hayata tutunmuştur tutunmasına ama bir yerden sonra her şey patlak vermeye başlayacaktır. Bekir’in sarhoş olduğu bir gün pansiyonda olay çıkarması ve Türk Sinema Tarihi’nin en kültleşmiş sahnelerinden biri olan, Bekir’in Uğur’a ‘Bana da verecen ulan!’ serzenişleriyle başlayan o meşhur kavga sahnesi bir trajediyle sonlanır. Bekir bunca zamandır bir kere bile Uğur’la sevişmek istememişken ilk defa böyle bir şeyi dile getirmiş ve kendine has masumiyetini yitirerek, akabinde de kafasına sıkarak intihar etmiştir. Tüm bu olaylara şahit olan Yusuf ise Uğur’a aşık olur, ama ona daha en başta teklif edilen sevişme, kendi masumiyetinin çözülüşünü getirmiştir. Filmin sonlarında Çilem ile bir başına kalan Yusuf, hapisten kaçan Zagor ile Uğur’un öldürüldüğünü televizyon ekranından öğrenir. Filmin enfes finaliyle oturduğumuz koltuklara mıhlanırken, jenerikten akan o Beckett’e ait cümle ile bir kere daha sarsılırız: “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Gene dene. Gene yenil. Daha iyi yenil.” 

Üçüncü Sayfa (1999)

ucuncu sayfa - filmloverss

Bir üçüncü sayfa haberinden yola çıkarak yapılan Üçüncü Sayfa filmi, Zeki Demirkubuz’un ‘auteur’lük yolunda rüştünü ispat ettiği başarılı yapımlarından biridir. Ayrıca bütün ‘yeniklere, unutulmuşlara ve Ajlan Aktuğ’a adanan filmin hikayesi kısaca şöyledir: Filmin henüz başında, 50 doları çalınmış genç bir mafya patronundan feci bir dayak yiyerek bunalıma giren figüran İsa (Ruhi Sarı) tam tabancayı şakağına dayamışken ona hakaretler yağdırarak dört aylık ev kirasını isteyen ev sahibinin (Cengiz Sezici) gelişiyle intihar girişimini sonuçlandıramaz. Ama biraz zaman sonra birdenbire üst kata çıkarak zorba ev sahibini vurur ve orada bayılıp kalır. Bu esnada devreye apartman bodrumundaki kapı komşusu olan, kocası pek ortalarda görünmeyen; genç, güzel, evlere temizliğe giden iki çocuklu kapıcı kadın Meryem (Başak Köklükaya) girer. Bundan sonra olaylar giderek absürtleşmeye başlayacaktır.

Filmin içinde izlenen Türk filmindeki sözlerde olduğu gibi; rahata kavuşmak, iki çocuğunu daha iyi şartlarda yetiştirebilmek için bir an önce sınıf atlamaya çabalayan ve bunun için insanları öldürmeyi bile tasarlayan Meryem, en nihayetinde kötü biridir. Ve filmdeki gerçek duruma baktığımızda ‘iyi yaşamak’ düşüncesi son derece masum kalmaktadır. Düzenin saf insanlara karşı olan ihanetini anlatmaya çalışan filmin genel anlamına baktığımızda; Zeki Demirkubuz adeta, “İnsanın reel toplamı kötülük üzerine kurulu” demektedir.

İtiraf  (2001)

itiraf - filmloverss

Zeki Demirkubuz, Karanlık Üzerine Öyküler adını verdiği üçlemesi ‘İtiraf’, ‘Yazgı’ ve ‘Bekleme Odası’ filmlerini peşpeşe çeker. 2001 yapımı İtiraf’ta; Harun (Taner Birsel) en yakın arkadaşının karısı Nilgün (Başak Köklükaya) ile ilişki kurarak arkadaşının ölümüne zemin hazırlamış bir erkektir. Bu yüzden Nilgün ile olan evliliklerinde hep tetikte olmuş, karısını sürekli aşağılamış ve karısının kendisine de ihanet etmesini beklemiştir. Film Harun’un Nilgün’ün ihanetinden emin olmasıyla başlar. Ancak Harun bunu ona itiraf ettirmeyi bir türlü başaramaz. Nilgün ise ağlayan, yalvaran, şiddete başvuran Harun’a karşı olan sessizliğini inatla korumaya devam eder.

Ana karakterlerin etrafını bir bir sarmaya başlayan, insan tabiatına özgü kuşku, öğrenme arzusu ve suçluluk sonucunda aslında günlük hayatta rastlayıp da es geçtiğimiz trajedilerin iç yüzünü ortaya koyan film; özellikle insan doğasının karşısındakinin suskunluğu karşısında kendini yıpratmasını ve bu yıpranmanın yarattığı patlamaları oldukça ince bir biçimde işliyor. İtiraf filminin Zeki Demirkubuz’un seyirciyi en çok rahatsız eden filmlerinden biri olduğunu da not düşelim.

Yazgı (2001)

yazgi - filmloverss

Üçlemenin ikinci filmi olan 2001 yapımı Yazgı ise yönetmenin Albert Camus’nün ‘Yabancı’ romanından esinlenerek çekmiş olduğu uyarlaması. Tam anlamıyla bir uyarlama değil de esinlenme olması yönetmen için başarılı bir tercih, çünkü kitapta anlatılanların çoğu kültürel ve sosyolojik anlamda Türkiye toplumunda yaşanan hikayelerle fazla örtüşebilecek mahiyette değil. Yazgı, nedeni olmaksızın kendisini suçlu hisseden ve iradesini kullanmayı reddeden bir insanın tuhaf, akıl dışı öyküsünü anlatır.

Marx’a göre yabancılaşma üretim ilişkilerinde başlar. Üretim araçlarındaki özel mülkiyet ve emek-sermaye arasındaki çelişki işçinin kendisini ortaya koyma, kendisini gerçekleştirme faaliyeti olan üretme sürecine, yani emeğine yabancılaşmasını doğurur. Emeğine yabancılaşan insan önce kendisine daha sonra da topluma yabancı duruma gelir. Onun için hem hayat tekdüze bir hale gelmiştir hem de bu tekdüzelik ilişkisini yaşarken bile kendisi değildir; kapitalizmle birlikte sosyal alan da piyasa ekonomisine dönüşmüş ve insanlar arasındaki ilişkiler metalar arasındaki ilişkilere evrilmiştir. Marx bu sürece meta fetişizmi adını verir. Bu yabancılaşmanın doruk noktası Kafka’nın böceğe dönüşen kahramanı Gregor Samsa’dır. Yabancılaşmayı bu şekilde tarif ettiğimiz zaman bunu ortadan kaldırma olasılığı mevcuttur, zaten Marx bu olasılığı formüle etmiştir. Fakat Zeki Demirkubuz’un Yazgı’sında Musa’nın (Serdar Orçin) içinde bulunduğu durumu (yabancılaşma ya da absürt) ortadan kaldırma ihtimali yoktur. Çünkü Albert Camus için bu yabancı olma hali hayatın kendisidir, yani hayatın kendisi tekdüze, anlamsız,  rutindir ve ‘neden’ sorusu bu noktada anlamsızdır. ‘Neden’ sorusunun anlamsız hale geldiği noktada umut da anlamsızlaşır ve Musa bu rutini, farkında olduğu halde, yaşamak zorunda kalır, ya da yaşamayı tercih eder. Kafka’nın Dava’sındaki çıkışsızlık Musa’nın hayatının da bir parçasıdır. Annesinin ölümüne sevinebilmesinin altında yatan neden, kendisini toplumdışı hale getirebilecek kadar ahlak, din vb. gibi olgulardan uzak olmasıdır. Değer yargılarından uzaktır çünkü bunların anlamsız olduğunu düşünür, ona göre tanrı olmadığı için ahlak kuralları da yoktur. Yazgı’da özellikle Musa’nın savcıyla konuştuğu sahnede açılan kapı, bu kez adalet sistemine ve iktidara yönelen bir eleştiri anlamı da taşımaktadır.

Bekleme Odası (2004)

bekleme odasi - filmloverss

Üçlemenin son filmi olan Bekleme Odası’na geldiğimizde, Zeki Demirkubuz’u ilk defa kamera karşısında, başrolde izleme fırsatı buluruz. Çoğu filminde kendisini küçük karelerde gösteren Demirkubuz, bu sefer konusu kameranın karşısına geçmiş ve oyunculuk konusunda da başarılı olduğunu kanıtlamıştır. Filmin hikayesine bakacak olursak; Dostoyevski’nin ünlü romanı ‘Suç ve Ceza’yı film yapmak isteyen Ahmet (Zeki Demirkubuz), hayata karşı nedensiz bir kayıtsızlık içindedir. Sevgilisi Serap (Nilüfer Açıkalın), hayatında başka biri olduğunu düşünerek onu terk etmiştir. Bu olaylar esnasında, bir yandan asistanı Elif (Nurhayat Kavrak) ile beraber Raskolnikov karakteri için oyuncu arayan Ahmet, sonunda evine girmeye çalışan hırsızın bu rol için uygun olduğunu düşünür.

Her fırsatta Dostoyevski’nin felsefesini benimsediğini belirten Demirkubuz, bu filmini ona ithaf etmiştir. Çoğu izleyen bu filmi, Zeki Demirkubuz’un otobiyografik filmi olarak nitelese de, Zeki Demirkubuz bunun, otobiyografik bir film olmadığını yinelemektedir. Filme baktığımızda Ahmet karakterinin yaşadığı bunalımlar, hayata kayıtsız kalması, bir nedene bağlı olmadan ilerlemeye çabalaması; insanın karanlık yönünü içten dışa aktarılacak biçimde betimlemektedir. Ahmet karakteri belli olumsuzluklar yaşamasına rağmen bu olumsuzluklara aldırış etmeden, ideali olan film karakterini aramak üzerine yoğunlaşmaktan kendini alamaz. Zeki Demirkubuz, yine iç çatışmaların, yaşamdaki anlamsızlıkların üzerine giderek ortaya değerli bir yapım koymuştur.

Kader (2006)

kader - filmloverss

Yönetmenin yedinci filmi olan 2006 yapımı Kader aslında Masumiyet filmindeki hikayenin öncesini anlatmaktadır. Kısaca; Bekir (Ufuk Bayraktar), Uğur (Vildan Atasever)’a aşık olur. Uğur da başı hep belada olan Zagor’a (Ozan Bilen). Zagor, iki polisin öldürülmesi olayına karışıp tutuklanır. Bu olay, başlangıçta Bekir için bir umut gibi görünse de esasında acımasız aşkın peşinde yıllarca sürecek amansız bir hastalığın başlangıcı olacaktır. Bekir, üçüncü sınıf otel odalarında, esrar alemlerinde, taşra pavyonlarında inatçı bir aşık olarak Uğur’un izini sürecek; üç insan arasında yaşanan bu tuhaf aşk acıyla, yoksullukla, gözyaşıyla ve kötülükle büyüyecektir. Bu şekilde özetlenebilecek hikaye aslında Demirkubuz Sineması’nın sosyal gerçekçiliğe en çok uyan filmlerinden biridir. Belki başka bir yönetmenin elinde olsa ağır ve ağdalı bir dille arabeskleştirilebilecek hikaye Demirkubuz Sineması’nda sosyal gerçekçi bir perspektif üzerinden aktarılmıştır.

Bu kez en çok yollar vardır karşımızda; hem dikine hem de enine giden ve gittikçe uzayan yollar. Kader, bir yol filmidir de aslında. Hem karakterlerin kaderlerinde yolculuk ederiz hem de kendi gidilmiş ya da gidilememiş yollarımızda sürükleniriz muğlaklığa doğru; çünkü bir yandan da kendimizden kaçmaktayızdır bu yollarda, arzunun peşinden sürükleniriz sonsuzluğa. Evet, Bekir aşıktır Uğur’a ve Uğur da Zagor’a ama ‘neden?’ diyemeyiz, işte biraz da burada başlar Demirkubuz Sineması’ndaki nedensizlik hali, bir şeyleri bir şeylere indirgemek determinizmin, başarı ahlakının oyunudur. Oysa varoluş masalında neden ya da anlam aranmaz; önemli olan insandır çünkü. ‘Yaşamın anlamını yaşamın kendinden çok sevmek günahtır’, ayıptır. Bekir sorgulamaz Uğur’a duyduğu aşkını ya da Uğur’un neden kendini değil de Zagor’u sevdiğini. Evini, eşini, ailesini terk eder Bekir; çünkü bunlar anlamsızdır aşkın ve arzunun yanında. Filmin sonuna doğru Bekir, Uğur’a şöyle der: “Herkesin inandığı bir şey vardır bu a.ına koyduğumun dünyasında; benimki de sensin.” Bekir, çarpıcı bir biçimde, saplantısını bir inanç olarak tanımlar. Sonra da devam eder: Otobüsten indim, yürümeye başladım, dedim Allah’ım neredeyim ben? Burası neresi? Sonra güç bela burayı buldum. Kapının önünde durup düşündüm. Dedim Bekir, bu kapı ahret kapısı. Burası sırat köprüsü, bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. İyi düşün dedim. Düşündüm, düşündüm ama olmadı, dönemedim. Sonra, bak oğlum dedim kendi kendime yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli, eğ başını usul usul yürü şimdi.’’

Kıskanmak (2009)

kiskanmak - filmloverss

Yönetmenin bir sonraki filmi 2009 yapımı Kıskanmak Nahir Sırrı Örik’in aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Ayrıca bir dönem filmi olarak Zeki Demirkubuz Sineması’nda ayrıksı bir yere de sahiptir. Kısaca filmin konusundan bahsedecek olursak; 1930’lar Zonguldak’ı… Maden mühendisi Halit (Serhat Tutumluer), kendisinden 20 yaş küçük karısı Mükerrem (Berrak Tüzünataç) ve kız kardeşi Seniha (Nergis Öztürk) ile iki ay önce geldiği bu küçük ve sıkıcı Anadolu kentinde, hayatın rutin akışını bozacak nadir etkinliklerden biri olan 29 Ekim Cumhuriyet Balosu’nda ‘sosyalleşmektedir’. Bu davet sırasında, yörenin zengin ailelerinden birinin işsiz güçsüz ama son derece yakışıklı oğlu Nüzhet’in (Bora Cengiz) dikkati Mükerrem’in üzerindedir. Genç kadın, delikanlıya önceleri pek yüz vermese de, zamanla aralarında bir ilişki başlayacak ve bu ilişkinin sessiz tanığı konumundaki çirkin ve de kıskanç Seniha, yeri geldiğinde ‘tarihi’ rolünü oynayacaktır.

Bu kez kötülüğün filmini yapan Demirkubuz, bu kötülüğün nedenlerini vermez seyirciye. Nedensizlik bir sebep değildir çünkü onun için. Demirkubuz’a göre; ‘Nasıl bir mahlukat şu insan’ serisinin bir aşamasıdır aslında Seniha. Zaten Demirkubuz da “Nedenler kadar nedensizliğin de insanın varoluşunda önemli bir şey olduğunu düşündüğüm için yapıyorum bu filmleri’ demiştir. Seniha mahrum bırakılmışlığının tutsaklığında hem fiziksel hem de içsel anlamda arzularıyla baş edemediği ve onları dışarı çıkaramadığı için, içinde hiçbir değer kalmamıştır. Ve bu ahlaktan bağımsız akıl, dünyanın en tehlikeli şeylerinden biridir. Filmde Seniha ve Mükerrem arasında geçen diyaloglardan birinde Seniha’nın Mükerrem’e ‘Sizin gibi olmayan bir şeyi varmış gibi gösterecek kadar alçalmadım henüz.’ demesi, aslında Demirkubuz’un bazı entelektüellere, bir şeyi anlamaya çalışırken gerçekle yüzleşmek yerine onu olmayan şeylerle süsleyen; birtakım yapay ideolojilerle, başkalarına ait fikirlerle doldurmak suretiyle aktaranlara getirmiş olduğu bir eleştiridir.

Yeraltı (2012)

yeralti - filmloverss

Zeki Demirkubuz’un 2012 yapımı filmi Yeraltı ise Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar kitabının serbest bir uyarlamasıdır. “Akıllı bir adam, kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz.” ana fikrinden yola çıkan filmin hikayesi şöyledir: Muharrem (Engin Günaydın), nefret ettiği ve edildiği halde eski arkadaşlarının yemeğine kendisini zorla davet ettirir. Ankara’da memur hayatı yaşayan Muharrem, aksi, öfkeli, düzene ayak uyduramayan bir karakter olmakla beraber, sahtekar, ikiyüzlü, yalaka insanlara da tahammül edemeyen biridir. Bir gece, ‘Ankara Sıkıntısı’ adlı romanıyla ödül alan Cevat’ın (Serhat Tutumluer) ve eski solcu arkadaşlarının da içinde bulunduğu akşam yemeğine kendini zorla kabul ettirir ve o gece şimdiye kadar söylenemeyen, yapılamayan her şey Ankara’nın karanlıkta kalan ve fuhuş kokan sokaklarına kusulur. Muharrem, aşağılanmış, insanlara olan inancını yitirmiş bir karakterdir. Gururu incinen bir karakterden Demirkubuz, şu cümlelerle bahseder: “Akıllı bir adam kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz. Bense sınırsız gururum yüzünden kendime hiç acımıyor, nefret edercesine küçümsüyor, herkesin de bana aynı gözle baktığını düşünüyordum”. Anlaşılacağı gibi bireyin bu uyumsuzluğunun tek çözümü Demirkubuz’a göre daha iyi yenilmek, uzlaşmamak ve kötüyü yüceltmekten geçiyor. Bu bağlamda da karakter üzerine düşen görevi yapıyor ve yaklaşık iki saat boyunca tabiri caizse kendisini harap ediyor.

Filmdeki ulumalar, hırlamalar, televizyondaki hayvan belgeselleri insanoğlunun hayvansılığına bir gönderme aslında. İnsanın esasında akıl dışı bir varlık olduğuna inandığımız anda filmin içerisinde alan bulabiliyoruz kendimize çünkü Dostoyevski’nin de belirttiği gibi ‘insan kendi çıkarlarına aykırı davranabilir’. Ki nitekim bu durum da bizi o fazlaca akılcılaşmış aklın akıl dışılığına götürüyor. Muharrem’in yaşadığı varoluşsal sıkıntılar ve bunlardan bir türlü kurtulamaması Sartre’ın ‘kötü niyet (mauvaise foi)’ kavramında tanımlanıyor, Muharrem kendini her seferinde ertelerken aslında kendi kendine ihanet ediyor, yani bu durumda aldatılan da aldatan da esasen kendisi oluyor. Buradan da anlaşılacağı üzere kötü niyet, katlanılması gereken bir durum değil bilincin uyuşukluğu sonucunda ortaya çıkan bir şey. İşte Muharrem’in uyanışı da tam olarak bu noktada başlıyor, insan(Muharrem) çevresindeki sahte değerlerin maskesini düşüren bir düşünce ve yaşantıya ulaşmadıkça, her şey kötü niyetten ibarettir. Filmde bu kez kapı imgesi yerine patates kullanılıyor. Şahsi fikrimce patatesin, filmin yapıldığı dönemlerde bakanlara fırlatılan yumurtalar gibi, fırlatıp atılmayı bekleyen vicdan olduğunu düşünüyorum, Muharrem’in kendi vicdanı ve hatta kendine duyduğu vicdan. Vicdan beladır çünkü başımıza ve hatta bütün o kötü niyetlerin de anasıdır bir yandan.


Gizem Çalışır

Gizem Çalışır

333 yazı · İlk sinema deneyimini 6 yaşındayken babasıyla birlikte gittiği Aslan Kral filmiyle yaşayınca büyülü fenerin etkisinden hiç çıkamadı; pek çıkacak gibi de durmuyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →