İçeriğe geç
· 9 dk okuma

Zaman Kaybetmeden İzlemeniz Gereken 10 Amerikan Bağımsız Filmi!

Zaman Kaybetmeden İzlemeniz Gereken 10 Amerikan Bağımsız Filmi!

İnsan sonlu bir varlık. Doğumuyla beraber sonuna yaklaşmaya başlayan ve o ilk nefesinde büyük bir paradoksu taşıyan bir canlı. İnsan suların içinden çıkarak hava ile temas ettiği anda ve ilk nefesini aldığında bilinçsiz olarak kendi geri sayımını başlatıyor. Doğumu ölümle beraber geliyor. The Brand New Testament filmde olduğu gibi Tanrı tarafından bize bu geri kalan zamanımız sms olarak gelmiyor ve belki de gelmeyecek fakat biz her zaman bunun bilincinde olacağız, geri sayımımız başladı; bir gün sayaç sıfırı gösterecek ve biz gideceğiz.

Bu ölüm korkusu ile insanlık birçok büyük girişimde ve düşüncede bulundu. Ölümden ve ölümün getirdiği yok olma düşüncesinden dolayı birçok topluluk ölüm sonrası hayata inandı ve ölümün başka bir başlangıç olmasını umut etti. Öte yandan ölümün getirdiği yok olma düşüncesine inat insanlar izler bırakmaya çabaladı. Fakat 21. yüzyıla geldiğimizde her şey çok daha zor. Geride izini bırakmak çok zor, sonuçta insanlar tanıştıkları insanları bile unutuyor hayatın kaosu içinde. Ya da kendini bir şeylere inandırmak da çok zor, ölüm bu kadar kolay ve anlamsız olmuşken. Tüm bunlar yüzünden belki de ölümü unutmanın en kolay yolu yaşamdan kaçmak. Yaşamdan kaçmanın en güzel yolu ise bir filmin içerisine girmek. Bir filmin karşısına çıktığı anda gözleriniz, hayatınızı unutabilirsiniz. Bir anlık da olsa o filmdeki bir kişilik ile kendinizi özleştirebilir ve kendi sonunuzu unutarak o karakteri yaşamaya başlayabilirsiniz. Bu hafta sonu evinizde otururken biraz da olsa sizi ölümden ve hiçlikten uzaklaştırmak için Amerikan bağımsız filmlerinden on tanesini derledim. Büyük bütçeli olmayan, hayata çok samimi bir yerinden dokunan bu filmleri izlerken umarım ölümün kolaylığını unutup başka dünyalara ve başka ölümlere yelken açabilirsiniz!

Zaman Kaybetmeden İzlemeniz Gereken 10 Amerikan Bağımsız Filmi!

Henry: Portrait of a Serial Killer (1986)

henry-portrait-of-a-serial-killer-filmloverss

1986 yılında yapılan fakat 1990 yılına kadar izleyici ile buluşamayan gerçek bir hayat hikayesi olan film, seri katil Henry Lee Lucas’ın hayatına değiniyor. Yönetmenliğini John McNaughton yaptığı filmde ölümün yüzünü realistik bir şekilde görüyoruz. Bağımsız film olmasının getirdiği bir özellikle film, karanlığıyla ve gerçekçiliği ile çoğu Hollywood korku filmini geride bırakacak detaylar taşıyor. Seri katil olan Henry’i (Michael Rooker) cinayetle tanıştıran ev arkadaşı Otis (Tom Towles) oluyor. Rastgele bir şekilde yabancıları öldüren katiller yanlarına Otis’in kız kardeşi Becky’nin (Tracy Arnold) taşınması ile dış dünya ve kendilerinden olmayan ile yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Dexter’ın büyük abisi diyebileceğimiz bir karakter olan Henry kurbanlarını rastgele seçiyor ve her birini farklı bir yöntem ile öldürüyor, öldürmeyi bir sanat olarak görerek tekrara düşmemeye çabalıyor. Fakat dediğim gibi Becky’nin gelmesi ile Henry’nin katil karakterinin yanındaki o masum, ‘temiz yüzlü’ tarafını görüyoruz. Henry’nin çatışmasını ve belki de artık klişe gelebilecek konuyu bağımsız düşük bütçeli bir filmde görmek farklı bir tat veriyor.

Drugstore Cowboy (1989)

drug-store-cowboy-filmloverss

Gus Van Sant’ın iki yüzü olduğunu söyleyebilirim. Bunlardan ilki Sant’ın popüler yüzü. Good Will Hunting, Milk gibi filmleriyle Sant hem çoğu izleyiciye adını duyurdu hem de aldığı ödüller ile yönetmenlik kariyerinde dönüm noktalarına ev sahipliği yaptı. Fakat bu popüler yüzünün diğer tarafında, madalyonun arkasında ise Sant’ın bir başka yüzü var benim için. Bu yüzü tanımlamak çok zor ama tek cümle ile özetleyecek olursam; özgün, deli dolu bir yüz. İşte bu deli dolu yüzün ürünü olan bir film; Drugstore Cowboy. Matt Dillon ve Kelly Lynch’in başrolünde oynadığı film uyuşturucu kullanan Bonnie ve Clyde hikayesini andırıyor. Kullandıkları uyuşturcunun maddi olarak desteğini sağlamak hem de bir şekilde uyuşturucu madde bulmak için eczane dükkanlarını soyan karı koca Bob ve Dianne’in hikayesine odaklanıyor film. Bob’un batıl inançlarının ve ters yüz olan şanslarının içinde hikaye hem gençliğin ve hırsın uyuşturulmuş ateşini hem de ölümün sınırındaki hayatların yaşam ve yaşamın getirdiği yasalar ile olan boğuşmasını anlatıyor.

The Usual Suspect (1995)

the-usual-suspects-1995-filmloverss

Christopher McQuarrie’nin yazdığı, Bryan Singer’ın yönettiği film Akademi Ödülleri’nde McQuarrie’e En İyi Özgün Senaryo ve Spacey’e de En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında ödül getirdi. San Pedro Bay’deki bir gemi yangını sonunda 21 kişi hayatını kaybeder. Fakat iki kişi hayatta kalır. Bunlardan biri her tarafı yanıklar içinde olan ve tercümana ihtiyaç duyan Macar’dır diğer hayatta kalan ise Roger “Verbal” Kint’dir. Verbal’ın (Kevin Spacey) ABD Gümrük İdaresi’nden ajan Ajan David Kujan’a (Chazz Palminteri) olayları anlatması ile filmin hikayesi oluşuyor. Verbal ajana olayı anlatmaya haftalar öncesinden başlıyor ve geri dönüşler, zamansal kırılmalar ile tüm hikayeyi ajana anlatıyor. Fakat bu zamansız, uzun hikayenin takibi zorlaşmaya başlıyor. Verbal beş adet suçlunun bir araya gelmesi ile başlayan hikayeyi hem ajana hem de seyirciye aktarıyor. Aktarıcının aynı zamanda olayın ana karakteri olması ile öznel ve karmaşık bir hikaye The Usual Suspect’in olay örgüsünü oluşturuyor.

Following (1998)

following-filmloverss

Christopher Nolan’ın yazıp yönettiği ilk uzun metraj filmi olan Following karanlık ve karmaşık havası ile yönetmenin gençliğinden beri gelen tarzını bize sunuyor. Düşük bütçeli bu ilk film Nolan’ın büyük firmalar ve o yüksek meblağlar ile tanışmadan önce de kendi tarzı ve hikaye kurgusu olduğunu gösteriyor. Londra’da işsiz olan bir yazarın, Bill’in (Jeremy Theobald) hikayesi Following. Bill sokaklarda yazmak için materyal topluyor. Bu toplama işini ise yabancıları, sokaktan geçen rastgele insanları takip ederek yapıyor. Bu takip etme bir süre sonra Bill’in aslında kedi fare oyunundaki fare olduğuna işaret ediyor çünkü Bill de Cobb (Alex Haw) isimli bir hırsız tarafından takip ediliyor. Bu takip etme ve edilmenin süregelen hikayesinde Bill ve Cobb evlere girmeye ve insanların hayatlarını takip etmeye başlıyorlar. Bill’in bir sarışın kadın ile tanışması ve ona yardım etmeye çabalaması ile de Nolan’ın işaretlerini verdiği o gerilim yüklü ve mizanseni puslu tarzına uygun bir hikaye başlıyor.

Happiness (1998)

happiness-filmloverss

Todd Solondz’un 1995 yapımı filmi Happiness, Welcome to the Dollhouse’tan sonra kendisinin yazıp yönettiği ikinci filmi. Filmin konusunu özetlemeye çabalarsam film üç kız kardeşin kesişen yolları ve çevreleri ile gelişiyor. Kız kardeşlerden birisi bir psikiyatr ile evli ve üç çocuğu var. Fakat bu kız kardeşin, kocasının içinde yaşadığı o fantezi dünyasından haberi bile yok. Aynı zamanda bu psikiyatr kocanın bir hastası bir başka kız kardeşe aşık ve onu fantezi boyutunda arzuluyor. Tüm bunlarla beraber kız kardeşlerin ebeveynlerinin 40 yıllık evlilikleri de sallantıda. Tüm bu karakterlerin hikayeden hikayeye atlayan ve bize aynı anda birçok insanın duygusu dünyasına sokan film bir benlik arayışı. Benlikle beraber hayatta mutlu olmanın arayışı çünkü yaşam ve yaşam mutluluk ile bir anlam kazanıyor. Solondz da Happiness filmi ile çok başarılı bir şekilde bu karakter bolluğunda özgün ve samimi bir şeyler yansıtıyor karşı tarafına. Filmin kadrosunda ise Jane Adams, Jon Lovitz ve Philip Seymour Hoffman gibi isimler yer alıyor.

Being John Malkovich (1999)

b-j-m-filmloverss

Charlie Kaufman’ın senaristliğini üstlendiği Spike Jonze’un yönetmen koltuğunda oturduğu ve şimdiden kült filmler listesinde yerini almış olan filmin oyuncu kadrosunda John Cusack, Cameron Diaz, Catherine Keener ve elbette John Malkovich yer alıyor. Filmde işsiz bir kuklacı olan Cusack, sevgilisi olan Diaz ile evlenme planları yapmaktadır fakat maddi dünyada her şey istenilen gibi olmaz. Bu evliliğin gerçekleşmesi için Cusack başka bir iş arar ve bir binanın yedi buçukuncu katında faaliyet gösteren bir firmada işe başlar. Bu klostrofobi yüklü ofiste işe başlayan Cusack kendi ofisinde küçük bir kapı bulur ve bu kapıdan içeri girince fark eder ki bu kapı Malkovich’in zihnine açılır. Bu kapıdan girdikten sonra Malkovich’in beynine erişimi olan Cusack, Malkovich her ne yaparsa onu deneyimleyebilir fakat bu deneyimleme 15 dakika ile sınırlıdır. 15 dakikanın sonunda beyne giren bu yabancı dışarı atılır. Modern toplumun bir eleştirisi olarak Cusack direkt bu işten para kazanmayı amaçlar ve 15 dakikası 200 dolar olan bir tur düzenlemeyi planlar. Fakat Malkovich durumu fark edince işler karışır ve kopuş noktaları başlar.

Elephant (2003)

elephant-filmloverss

Gus Van Sant’ın yazıp yönettiği ve madalyonun tekrar arka yüzünde kalan filmi Elephant. Film klasik bir lise gününü anlatır. Aslında lise hikayesi bile değil sadece bir günü anlatır. Her şey çok olağandır, herkes rutin hayatının içerisinde kendi koşturmasındadır, hepimiz gibi. Filmin güzel yanlarından biri de tek bir karakter perspektifli değil çoğul bir anlatıya sahip olmasıdır. O gün lisede birçok öğrencinin gözünden bakarız güne, o gözü takip ederiz. Fakat tüm bu gözler ve öğrenciler dışındaki iki öğrenci, modern toplumun içinde kaybolan ve yalnızlaşan iki öğrenci gözlerden uzaktadır. Bu iki öğrenci evde öldürmeye dayalı video oyunlar oynamakta ve o gün için başka şeyler planlamaktadırlar. Gençliğin, tecrübenin ve korkunun saf ve olağan yansıtıldığı bu film hayatın anililiğini ve şans denilen enerji ile yaşamın arasındaki o bağlantıyı görmek için birebir. Aralarında hiçbir zaman keskin hatları olan bir bağ olup olmadığı bilinmese de her zaman gençliğin beynini yıkayabilecek teknolojiler ile hayatlarının arasındaki çizgiyi bize gösteriyor film.

Eternal Sunshine of Spotless Mind (2004)

eternal-sunshine-of-the-spotless-mind-filmloverss

Charlie Kaufman ve Michel Gondry’nin beraber hikayesini yazdıkları ve Gondry’nin yönetmenliğini yaptığı 2000li yılların hafızalara kazınmış, şimdiden dillerden dile bir efsane olarak aktarılmış fimi Eternal Sunshine of Spotless Mind. Filmde Joel Barish (Jim Carrey) ve rengarenk saçlı Clementine Kruczynski (Kate Winslet) yeni bir ilişkiye başlarla. Hepimizin ilişkilerinde olduğu gibi o ilk anın heyecanı, tutkusu yavaş yavaş sönmeye başlar ve ilişkinin o ateşi artık hissedilemez olur. Tarafların birbirine olan sevgisi devam etse de arada yaşanmış olan o tutku kaybı ilişkiden bir tarafın uzaklaşmasına neden olur. Fakat bu uzaklaşma illa ki iki tarafında ilişkiyi unutabileceği anlamına gelmez. Bazen unutmak hatta unutturulmak isteriz. İşte bu destansı film bu unutmanın, kaybetmenin ve bir şekilde tekrar kavuşmanın hikayesi. Belki de artık izlemeyen kalmadığı için bu listede olmasına gerek yoktu ama filme olan saygı duruşumu bir kez daha yapmak istedim. Aynı zamanda filmin diğer oyuncuları Elijah Wood, Mark Ruffalo, Kirsten Dunst ve Tom Wilkinson gibi isimleri de anmak istedim.

The Squid and the Whale (2005)

the-squid-and-the-whale-filmloverss

Frances Ha, While We’re Young ve Mistress America gibi filmlerin hem senarist hem de yönetmen koltuğunda oturması ile son zamanlarda ismini çokça duyduğumuz Noah Baumbach’in bu 2005 yapımı filmi hem büyüme hem olgunlaşma hikayesi. 80ler New York’unda dışarıdan bakıldığında modern ve ‘düzgün’ bir aile olan Berkman ailesi içerisinde kırılmalar yaşayan bir ailedir. Bernard (Jeff Daniels) ve Joan (Laura Linney) aynı toplumun dinamikleri içersinde ve ortak alanların mensupları olsalar da hayata ve hayatın getirdiklerine karşı farklıdırlar. Toplumun yapısına karşı zıt düşüncelere sahip olan bu çift ‘sağlıklı’ bir şekilde boşanmaya karar verirler. Bu boşanma sonucunda ergenlik çağındaki oğulları Walt (Jesse Eisenberg) babası ile, kardeşi Frank (Owen Kline) ise annesi ile beraber yaşamaya başlar. Bu iki kardeşin ve ebeveynlerin hayat yolculuları büyümenin, değişmenin ve olgunlaşmanın duraklarından geçerek ‘ben de yaşadım’ dedirten bir hikayeye dönüşüyor. Baumbach yine birçok filminde olduğu gibi bu filminde de karakterleri çok iyi tanıyor ve onları realitenin içerisinde abartısız bir şekilde izleyiciye sunuyor.

Take Shelter (2011)

Take-Shelter

Shotgun Stories’den sonra yönetmen ve senarist Jeff Nichols’ın ikinci uzun metraj filmi olan Take Shelter hem bir aile draması hem de bir ölüm ile mücadelenin savaş filmi. Curtis (Michael Shannon) ailesini korumak için bir sığınak inşa etmeye başlar. Fakat bu sığınak kimi kimden koruyacaktır sorusu filmde büyük bir soru işaretidir. Curtis için bu sığınak ailesini gelen büyük fırtınadan koruyacaktır. Fakat Curtis’in bizim o alışkın olduğumuz davranışların dışındaki, ‘garip’ davranışları bizi onu sorgulamaya iter. Filmde bu sorgulama çok net bir şekilde yapılır, grubun dışında olan ve farklı davranan ‘deli’dir ve gruba ait değildir. Take Shelter’da da izleyici de dahil olmak üzere filmdeki bütün karakterler açık fikirliliğin altından Curtis’i eleştirir ve dışlar. Sığınak gelen fırtına için midir yoksa toplumdan kaçması, uzaklaşması için Curtis için midir? Görsel boyutuyla da ve oyunculuklarıyla da izlenmesi gereken bir şölen olan Take Shelter 2000li yılların kaçırılmaması gereken bir bağımsız filmi.

Not: Eğer bu 10 film içerisinden çoğunu önceden izlediyseniz veya tam bir sinefil olarak bir anda hepsini izleyip daha fazlasını istediyseniz benden size dört film daha, iyi seyirler!

Pink Flamingos (1972), Killer of Sheep (1978), Swingers (1996), Rushmore (1998).

Osman Karakülah

Osman Karakülah

290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →