Yürek Burkan Hikayeleri ile 20 Depresif Film!
Hüzün, keder ve depresyon hayatın bir gerçeği. Benzer duygular içerisinde olduğumuz şu günlerde yürek burkan hikayeleri ile 20 depresif filmi sizler için derledik.
Yürek Burkan Hikayeleri ile 20 Depresif Film!
Mar Adentro / The Sea Inside (2004)

Alejandro Amenábar’ın yönetmenliğini üstlendiği 2004 yapımı Mar Adentro (İçimdeki Deniz), geçirdiği bir kaza sonucu boyundan aşağısı felç olan eski gemi makinisti Ramon Sampedro’nun gerçek hikayesinden yola çıkılarak beyazperdeye uyarlanıyor.
Neden İzlenmeli?: Yaklaşık 28 yılını yatağa ve ailesine bağımlı olarak geçiren Ramon, bir otuz yıl daha aynı işkenceyi ne kendine ne de sevdiklerine yaşatmak istemez. Bu yüzden yapabileceği tek şey vardır; o da ötenazi hakkını kullanmak. Filmin senaryosunda da imzası bulunan Amenábar’ın yeteneğini gerçek anlamda ortaya koyduğu bir yapım İçimdeki Deniz. Ramon Sampedro karakterine hayat veren Javier Bardem’in oyunculuğu ise filmin belki de en can alıcı noktası. Zira süregelen ‘yaşama hakkı kadar ölüm hakkı’ tartışmasına değinen bu film kendi içinizde derin bir yolculuğa çıkmanıza vesile olacak.
Canım Kardeşim (1973)

Yönetmen Ertem Eğilmez’in hiç kuşkusuz başyapıtlarından biri olarak gösterebileceğimiz 1973 yapımı Canım Kardeşim; ağır bir dramın, yürekleri burkan bir gerçeğin hüküm sürdüğü dünyada kendine verilen başrolün farkında olmayan küçük Kahraman’ın hikayesini anlatıyor.
Neden İzlenmeli?: Sadık Şendil’in kalemiyle kuvvetlenen Canım Kardeşim’i izlemek için; Tarık Akan, Halit Akçatepe ve Kahraman Kıral’ın unutulmaz oyunculuklarının, Cahit Oben’in derinlerde bir yerde kendine yer açmış müziğinin yanı sıra bozuk düzene karşı koyamamanın verdiği agresiflikle boğazınızın düğümlenmesi yeterli bir sebep olacaktır. Dahası kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların sahip olduğu tek gerçeğin, yani umutlarının, yüreklerini kanatarak ve yavaş yavaş kaybolmasına kayıtsız kalmak mümkün değil.
The Stoning of Soraya M. (2008)

İran kökenli Amerikalı yönetmen Cyrus Nowrasteh’in 2008 yapımı filmi The Stoning of Soraya M. İran’da zina yaptığına dair kocası tarafından iftiraya uğrayan ve recm cezasına çarptırılan Soraya’nın hikâyesini anlatıyor.
Neden İzlenmeli?: İran’da erkek egemenliğin ve adaletin kadınlar üzerindeki toplumsal ve siyasal yansımasına ayna tutan filmde, zulmün din ile birleşiminden ortaya çıkan haklılık durumunu içler acısı bir şekilde izliyoruz. İçimizi kıyım kıyım eden Soraya’nın hikâyesi, patriarkanın en ağır şekilde, insanlık dışı bir ceza yöntemi olan recm ile gösterdiği kadın düşmanı tutumudur. İran’ın şeriat kanunları çerçevesinde izlediğimiz film, dünyanın dört bir yanında hüküm süren erkek egemen sistemin kadınlar üzerindeki sosyal, siyasal, psikolojik ve fiziksel şiddetini Soraya’ya atılan her bir taşla yüzümüze çapıyor.
La Vita è Bella (1997)

Roberto Benigni’nin 1997 yapımı üç Oscar Ödüllü filmi La Vita é Bella (Hayat Güzeldir) İkinci Dünya Savaşı sırasında karısı ve çocuğuyla birlikte toplama kampına götürülen bir babanın ailesini korumak için verdiği mücadeleyi konu alıyor.
Neden İzlenmeli?: Yaklaşık on bir milyon insanın katliamına sebep olan Hitler faşizminin paramparça ettiği hayatları, umutları, gelecekleri son derece naif bir şekilde anlatan film, özellikle bu naifliğinden ötürü göz pınarlarını kurutuyor desek yeridir. Oğlunu toplama kampının tüm o vahşiliğinden korumaya çalışan bir babanın yaşamının son anına kadar oğlu için oynadığı oyundan vazgeçmemesine kadar yürekleri parça pinçik eden bir film, Hayat Güzeldir.
Amores Perros (2000)

Geçtiğimiz yıl Birdman ile Oscar gecesine damga vuran Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun 2000 yapımı filmi Amores Perros, bir trafik kazasıyla üç ayrı hikâyenin kesişmesini konu alıyor.
Neden İzlenmeli?: Üç farklı karakterin üç ayrı hikâyesine odaklanan ve belli bir noktada üç hayatın da kesiştiği filmin her bir karakteri seyirciyi yerle yeksan etmeyi başarıyor. Metaforik göndermelere de sahip olan filmde bir olayla değişen üç hikâyenin yarattığı karamsar ve üzücü atmosfer izleyicide sonsuz bir buhrana sebep oluyor.
50/50 (2011)

Jonathan Levine’in yönetmenliğini üstlendiği film, senaryoyu kaleme alan Will Reiser’in gerçek hikayesinden yola çıkarak, 27 yaşında nadir görülen bir kanser türüne yakalanan Adam’ın etrafında dönüyor.
Neden İzlenmeli?: Başrolde yer alan Joseph Gordon-Levitt’in olağanüstü performansı sayesinde film bir anda hayatın size kurduğu tuzakları ezip geçebileceğinizi, dahası bunu başarabilecek gücünüzün olduğunu hatırlatıyor. Dramla harmanlanmış komediler çoğu zaman içine düştüğü çaresizlikten kurtulamayarak farklı yollara sapabiliyor. Ancak bu durumdan ustalıkla sıyrılan 50/50’nin en büyük başarılarından biri bu belki de. Zira Levine’in her bir karakteri özenle hazırlaması en nihayetinde izleyenlerin kendi sınırlarını zorlamasına ve derin bir duygu patlaması yaşamasına yol açıyor.
Requiem For A Dream (2000)

Hubert Selby, Jr.’ın 1978’de kaleme aldığı aynı isimli romandan 2000 yılında beyazperdeye uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Darren Aronofsky yer alıyor. Psikolojik dram türündeki filmin hikayesi ise aklını, bedenini ve ruhunu yavaş yavaş kaybeden dört ayrı yaşamın, dört ayrı bağımlının, dört ayrı başarısızlığın etrafında dönüyor.
Neden İzlenmeli?: Filmin senaryosunu da kaleme alan Aronofsky, Selby’nin kitabından daha karanlık ve umutsuz bir filmle karşımıza çıkarken, izleyenleri yalnızca teknik açıdan kendine çekmiyor aynı zamanda hikayenin anlatım biçimiyle de büyük bir patlama yaşatıyor. Aronofsky’nin özellikle karakter çizimindeki başarısı, ruhsal anlamda kangrene dönen hayatlara da bir nevi ışık tutuyor. Renklerin çekimiyle baş döndüren Requiem for a Dream bir o kadar da sersemletiyor.
Never Let Me Go (2010)

Mark Romanek’in yönetmenliğini üstlendiği 2010 yapımı Never Let Me Go, Kazuo Ishiguro’nun aynı isimli romanından uyarlanırken; kimlik bulma çabası ve bastırılmış özlemin ardında var olma korkusunu gözler önüne seriyor.
Neden İzlenmeli?: Oldukça hassas bir esrarın etrafında dönen filmde başkaları yüzünden kaç kere kendinizden feragat ettiğinizi düşüneceksiniz. Klasik romantik filmlerin büyüsüyle bilimkurguyu bir araya getiren Never Let Me Go’nun hayatın ve sevginin geçip gittiğine dair iyi bir örnek teşkil ettiğini görecek, bu yüzden de aklınızdan çıkaramayacağınızı fark edeceksiniz.
Amour (2012)

Michael Haneke’nin yazıp yönettiği ‘Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kucaklayan Amour (Aşk), isminden de anlaşılacağı üzere birbirinin her şeyi olan iki hayat arkadaşının duygu dolu aşk hikayesine odaklanıyor.
Neden İzlenmeli?: Haneke’nin kusursuz yapımı Amour, karşı koymaktan kaçındığınız gerçekleri bir anda yüzünüze çarpmakla kalmıyor; derin düşünceler arasında kaybolmanıza sebep oluyor. Geriye ise sadece bir soru kalıyor: “Ömür boyu birlikte olacağınıza inandığınız hayat arkadaşınızın ellerinizden kayıp gittiğini görürken, her şeye rağmen ayakta kalabilmenin bir yolu var mı?” Kaçınılmaz son ile bitip tükenmeyen tutku arasında gidip gelmenin verdiği yıkımı nefes alıp verirken hissedeceksiniz.
The Green Mile (1999)

Stephen King’in aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanan The Green Mile (Yeşil Yol), yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenen Frank Darabont eşliğinde unutulmaz klasikler arasına girmeyi başarıyor. Ölüm sırasında bekleyen bir mahkumun, günden güne kendisine inanmaya başlayan gardiyanla yürekleri burkan ilişkisi anlatılıyor.
Neden İzlenmeli?: Filmin yaklaşık üç saat sürmesi riskli bir seçim olsa da, geçen ekstra zaman için müteşekkir olmak gerek; zira hapishanede geçen zamanı, yaşananları bu sayede derinlemesine algılayabiliyoruz. Bir Stephen King uyarlaması olmasına karşın çaresiz ve ürkek tavırlar eşliğinde The Green Mile; gösterişsizliğiyle gücüne güç katan, duygu yüklü performanslarıyla Darabont’ın farkını ortaya koyan bir film.
Dancer in the Dark (2000)

İzlandalı şarkıcı Björk’ün başrolde yer aldığı 2000 yapımı Dancer in the Dark’ın yönetmen koltuğunda Lars von Trier’in oturması, karanlık ve yoğun bir halet-i ruhiye içine girmemiz için başlı başına bir sebep.
Neden İzlenmeli?: İyi bir film olmadığı gibi akla da yatmayan bir film olduğu gerekçesiyle pek çok sinemaseveri ikiye bölen Dancer in the Dark, klişelerden çoğu zaman uzak duramayan filmleri yerle bir ediyor; izleyenlere duvarlarını yıkabilmeleri için bir fırsat yaratıyor. Filmin ardından bir daha oyunculuk yapmayacağını kesin bir dille belirten Björk’ü düşününce, filmin pervasızca ruhunuza işleyeceğinden emin olabilirsiniz.
Uçurtmayı Vurmasınlar (1989)

Feride Çiçekoğlu’nun aynı isimli kitabından beyazperdeye uyarlanan ve Tunç Başaran’ın 1989 yılında çektiği Uçurtmayı Vurmasınlar’ın merkezinde, kadın mahkumların arasında sevginin gücüyle büyüyen beş yaşındaki küçük Barış’ın öyküsü yer alıyor.
Neden İzlenmeli?: Çekimleri Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’nde gerçekleştirilen filmi izlerken, beş yaşındaki Barış’ın bu dört duvar arasında ne yaptığını kara kara düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Gözlerini bambaşka bir dünyaya açan Barış’ın tam olarak anlamını bilmediği bir kavramın, uçurtmaların süzülüşlerinde aradığı o özgürlüğün, peşinden gittiğine inanmak istemiyorsunuz. Siyasi söylemlerini de eksik etmeyen film, etkileyici konusunun yanı sıra muazzam bir görsel şölen sunmayı da ihmal etmiyor.
Boys Don’t Cry (1999)

1993 yılında tecavüz edilerek öldürülen Brandon Teena’nın gerçek hikayesinden uyarlanan film, kadın vücudunda kendini daha çok erkek hisseden trans Brandon’ın kendini tam anlamıyla bulmaya çalışmasını ve aşkı arayışını izliyoruz film boyunca.
Neden izlenmeli?: Adını The Cure’un bir şarkısından alan film, şu güne kadar anlatılmış en masum ve hüzünlü hikayelerden birini anlattığı ve başroldeki Hilary Swank’in Oscar’lık performansı için izlenmeli. Filmin bitişindeki “Yaşanmış bir olaydan alınmıştır.” ibaresini gördüğünüzde yüreğinize oturan taşın ağırlığının artması kuvvetle muhtemel.
Lilya 4-ever (2002)

Estonya’da yaşayan 16 yaşındaki Lilja ve Volodja daha iyi bir yaşamın hayallerini kurmaktadır. Lilja, İsveç’e gitmekte olan Andrej’e aşık olur ve yeni bir hayata atılmaya çalışır.
Neden izlenmeli?: Müthiş soundtrackleri ile yüreğinize sağlam bir darbe indiren bir drama izlemek için. İsveçli yönetmen Lukas Moodysson’un yönettiği film, her ne kadar yürek burkan, iç karaltan bir hikaye anlatsa da, hiçbir saniyesini kaçırmak istemeyeceğimiz soundtrackleri ile 2000’lerin en depresif filmlerinden biri.
Le scaphandre et le papillon (2007)

Elle editörü Jean-Dominique Bauby’nin gerçek hikayesini anlatan Le scaphandre et le papillon, Jean-Do’nun bir kaza sonucu sol gözü dışında neredeyse tüm vücudunun felç olmasını anlatıyor. Bu olaydan sonra Jean-Do geçirdiği hayatı sorgulayacaktır.
Neden izlenmeli?: Bırakalım, bu soruya ünlü kritik Roger Ebert cevap versin: “İnsan bilincinin evrimin inanılmaz mucizelerinden biri olduğunun yansıması ile yalnız kalıyoruz filmin sonunda ve tabii ki beş duyunun bu bilincinin kendine sağladığı birer araç olduğunu bilerek.”
Lo imposible (2012)

2007 yapımı başarılı gerilim filmi The Orphanage ile adını duyuran İspanyol yönetmen J.A. Bayona, ikinci uzun metrajlı filmi The Impossible’da 2004 yılında Hint Okyanusu kıyılarını vuran tsunami felaketi sırasında gerçekleşen yüzlerce trajik hikayeden birine odaklanıyor.
Neden izlenmeli?: Dünyanın son yıllarda yaşadığı en büyük felaketlerden birinin yürek burkan, dayanması oldukça zor atmosferine tanık olmak için. Filmin en büyük başarısı belki de bu noktada ortaya çıkıyor: Lo imposible asla izleyiciyi ağlatmaya yönelik bir anlatı sunmuyor. Filmin felakete objektif ve gerçekçi yaklaşımı, izleyiciyinin olanlara karşı empati kurmasını sağlıyor.
Blue Valentine (2010)

Derek Cianfrance’ın yönettiği, Ryan Gosling ve Michelle Williams’ın başrollerinde yer aldığı Blue Valentine, evli bir çiftin gelgitli ilişkisine zamanı saydamlaştırarak bir bakış atıyor.
Neden izlenmeli?: Hollywood’un klasik romantik filmlerine tokat gibi bir cevap olduğu için. Aralarındaki müthiş kimyanın kilometrelerce öteden hissedildiği Ryan Gosling ve Michelle Williams’ın döktürdüğü film, görmeye alışkın olmadığımız kurgu hamleleriyle bir ilişkinin tüm aşamalarını lineer olmayan bir şekilde aktarırken, son yılların belki de en gerçekçi romantik yapımlarından biri olmayı başarıyor.
Incendies (2010)

Ünlü yönetmen Denis Villeneuve’ün 2010 yılından kotardığı Incendies, Lübnanlı Nawal Marwan’ın Lübnan İç Savaşı sırasındaki acı dolu hikayesini flashback’ler ile anlatıyor.
Neden izlenmeli?: Bir modern başyapıt olduğu için. Yönetmen Villeneuve’ü takip edilmesi gereken sinemacılar listesine sokan Incendies, Lübnan İç Savaşı’na tarafsız bakışı, müthiş sinematografisi, unutulmaz hikayesi ile yıllar sonra bile hatırlanacak, amaçsız bir savaşın içerisinde yer aldığımız şu günlerde izlenmesi gereken bir yapım.
Wendy and Lucy (2008)

Amerikan bağımsız sinemasının önemli yönetmenlerinden Kelly Reichardt’ın yönettiği, Michelle Williams’ın başrolünde yer aldığı film, büyük finansal sıkıntılar yaşayan Wendy’nin hayatından bir kesite odaklanıyor.
Neden izlenmeli?: Hüzünlü ama gerçekçi bir köpek – insan dostluğu izlemek için. Evet beyazperdeye pek çok köpek – insan dostluğu temalı film geldi (Akla ilk gelenler Marley & Me ve Hachi: A Dog’s Tale). Fakat bunların önemli bir kısmı bu tarz dostluk hikayelerini aşırı dramatize ederek sundu.
The Iron Giant (1999)

9 yaşındaki Hogarth ormanda dünya dışından gelmiş bir robotla karşılaşır. Kısa sürede masum robot ile arkadaş olan Hogarth’ın yeni dostuyla arasındaki engel ise robotu imha etmek için ant içmiş olan devlet görevlisi Kent Mansley olur.
Neden izlenmeli?: Söyleyecek sözü olan bir animasyon izlemek için. Sonradan The Incredibles ve Ratatouille gibi animasyonları yönetmiş olan Brad Bird’ün ilk uzun metrajlı animasyonu The Iron Giant’ın son sahneleri, 2009 yapımı animasyon Up’ın açılış sekansı ile beraber animasyon tarihinin en hüzünlü anlarından birini sunuyor bizlere.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →