Yunan Yeni Dalga Sineması
Ne demişler; “komşuda pişer, bize de düşer”. Bize düşen elbette afiyetle izlemeye çalışmak; ama Yunan Yeni Dalga Sineması filmlerinin öyle kolay kolay hazmedilir filmler olmadığını bu sebeple de sindirilmesinin oldukça uzun sürdüğünü en başta belirtmek gerek. Ne yapıyor bu yanı başımızdaki komşu da sindirmesi bu kadar güç oluyor diye sorduğunuzu tahmin eder gibiyim. Komşu neler yapmıyor ki! Antik Yunan Atinası’ndan günümüz Atinası’na değişen epey şey var elbette; ama bu filmleri izlerken değişmeyen bir şey olduğunu da fark ettim: Her çağda, düşünce üretimi anlamında, tüm dünyanın ilerisinde olmayı başarabiliyorlardı. Belki de, ilk aydınlanmayı kendileri yaşadıkları için, aydınlanmanın diyalektiği sonucu ortaya çıkan kimi felaketlerle herkesten önce karşılaştıkları içindi. Kısacası; Batı’nın ikiyüzlülüğünü yine Batı ayyuka çıkarmıştı. Yarattıkları modernizme modernizmin silahlarıyla saldırmaları; artık yeni politikalara, insancıl sistemlere, adalete, eşitliğe ve bir arada yaşamlara yönelik özlemin dışavurumuydu. 2008’de yaşanan büyük ekonomik kriz sonrası ekonomik, politik, sosyal ve kültürel çözülmeler ve çöküşler yaşayan Yunanistan, ‘demokrasi’nin doğduğu topraklarda ‘demokrasi’ mücadelesi verilmeye çalışılan bir ülkeye dönüştüğünde, henüz Gezi Parkı Protestoları’na 5 yıl vardı. Sanırım, meseleyi demokrasi ekseninde okumaya çalışacak olursak bu 5 yılın reelde 5 yüzyıla eşit olduğunu fark edeceğizdir. Ancak bizim meselemiz politika değil sinema; amacımız kültürel ama kültürün politikadan ayrı düşünülemeyeceğini de belirtmek için böyle bir girizgah yaptım. Zira kültürel bir etkinlik olan sinemayı dönemin ekonomik ve politik konjonktüründen ayrı düşünmek imkansız.
Ekonomik ve politik konjonktür dedim; çünkü Yunan Yeni Dalga Sineması’nın ortaya çıkışını hazırlayan koşullar tam olarak bu ekonomik ve politik çöküş meselesiyle ilişkili. Ekonomik kriz sonrası büyük çöküş yaşayan Yunanistan, Yunan ulusal sinemasında beklenmedik şekilde gelişen yeni bir sinema anlayışının ortaya çıkmasına sebep oldu. Krizin etkilerini, bu etkilerin yarattığı sosyal çürümeyi sanata ve kültüre aktarmayı seçen bağımsız yönetmenler filmleriyle seslerini tüm dünyaya duyurmaya devam ediyorlar. Her ne kadar Cahiers Du Cinema ve The Guardian sinema eleştirmenleri tarafından Yunan Tekinsiz Dalgası (Greek Weird Wave) olarak adlandırılsa da daha geniş bir kategoriden değerlendirildiğinde Yunan Yeni Dalga Sineması olarak lanse edilen bir sinema anlayışından bahsediyoruz. Evet, Yunan Yeni Dalga’sı tekinsiz bir sinema anlayışının örneklerini ve çoğu zaman benzer hassasiyetlerin ve karakteristik özelliklerin gözlemlenebileceği bir yapıyı ortaya koyuyor. Estetik biçimleri farklı olabilen bu filmlerin alt metinlerine, diyaloglarına, oyunculuklarına yansıyan tekinsizlik durumu, bu filmleri ve yönetmenlerini tek bir çatı altında değerlendirebilmemize imkan tanıyor. Sonuç olarak bu durum yeni bir ulusal sinema anlayışının doğuşunun habercisi olarak, Theo Angelopolous ve Costa Gavras’ın 1950 ve 1960’lardaki uluslararası bireysel başarılarından sonra Yunan Sineması’nın uluslararası arenadaki varlığını görünür kılıyor.
Eylül 2010’da Venedik Film Festivali’nde 4 filmle temsil hakkı kazanan Yunan Sineması; bir yıl sonra festivallerdeki temsiliyetini 30 filme çıkararak oldukça etkileyici bir görünürlük sayısına ulaşmıştır. Büyük üretim sayılarına ulaşan Yunan Sineması’nın post-resesyon sürecindeki Yunanistan için önemli bir gurur kaynağı olduğunu belirtmek gerek. Ama ortada şöyle bir durum da var; bugün Yunan Yeni Dalga Sineması olarak bahsettiğimiz sinemanın bağımsız sinemacılardan oluştuğunu vurgulamalıyız. Yani kendi sinemacılarına hiçbir maddi fon desteğinde bulunmayan Yunanistan devlet politikalarının ve yetkililerinin bu gururdan kendilerine pay çıkarması kabul edilebilir değildir. 2009 yılında 50. yaşını kutlayan Uluslararası Selanik Film Festivali’nde yaşanan olaylar da bu durumu kanıtlar niteliktedir. 2009 yılında Dünya genelinde 250 filme ev sahipliği yapacak olan Uluslararası Selanik Film Festivali’nde gösterim şansı elde edememiş ulusal bir film vardı: Yorgos Lanthimos’a uluslararası başarı kazandıran Dogtooth. Evet, yanlış duymadınız. Dogtooth, yeni sinema yasası önerisini sürekli geciktiren Yunan devlet yetkilileri yüzünden kendi ülkesinde düzenlenen Uluslararası Selanik Film Festivali seçkisine kabul edilmedi. Devlet desteğiyle düzenlenen festival 200’den fazla film yönetmeni ve yapımcısı tarafından özellikle ödül töreni sırasında büyük bir boykotla karşılaşmıştır. (Antalya Altın Portakal Film Festivali’ndeki sansür kriziyle benzerlikler taşıdığını fark ettiğinizi düşünüyorum.) Durum böyle olunca; Yunan Yeni Dalga Sineması derken aklımıza hiçbir devlet desteği olmadan tamamen bağımsız yollardan gelişen ve sesini duyuran bir bağımsız sinema anlayışının gelmesini temenni ediyorum.
Peki kimdir bu Yunan Yeni Dalga Sineması’nın temsilcileri ve bu filmler hangi karakteristik özelliklere sahipler? Öncelikle Yunan Yeni Dalga Sineması’nın karakteristik özelliklerinden bahsetmekte fayda var. Kapitalist sistem tarafından şekillendirilen otoriter kurumlar ve en başta bu otoriter kurumların en küçük birimi olan aile, Yunan Yeni Dalga sinemacıları tarafından eleştirel ve yıkıcı bir perspektifle işleniyor. Bir statüko biçimi olarak aile sürekli saldırıya uğruyor. Bu yeni sinemacıların sosyal üretimin tutukluk yapan ve pas tutmuş dişlilerini yeniden kurmak ya da korumak yerine yapısöküme uğratma uğraşı verdiklerini net biçimde görebiliyoruz. Bu yapısökümden elbette dil de nasibini alıyor. Sadece görsel estetikte değil senaryo ve diyaloglarda da dille ilgili dikkat çekilir bir ‘yerinden yurdundan etme’ durumu söz konusu. Bu yönetmenlerin kelimelerin anlamlarını değiştirme uğraşları ya da yaptıkları kelime oyunlarıyla dili yeniden kurmaya çabaladıklarını görmek mümkün. Ne de olsa her şeyi anlamlandırma sürecimizi oluşturan bir sistem dil. Ve sistemi kurcalayabilmek için dili de bu eleştirel elekten geçirmek gerekliliğinin bilincindeler. İnsanları izole eden, ötekileştiren ve yabancılaştıran sanayileşmenin yarattığı modernizme modernizmin silahlarıyla saldıran bir sinema anlayışı güdüyorlar; çünkü dünyadaki açlığın, sefaletin, sosyal kamplaşmaların sebebinin ve baskı atında tutulan toplulukların, mültecilerin, göçmenlerin, eşcinsellerin yaşadığı zulümlerin bu neoliberal yeniden yapılandırmalardan kaynaklandığının farkındalar.
Yunan Yeni Dalga Sineması’nın özellikle alegorik anlatım biçimiyle hem statükoya hem de çözülmeye ve çökmeye başlayan toplumsal yapılara saldırmakta olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Ensest, pedofili, sistemin insanları sürekli birbiriyle savaşmaya yöneltmesi, hırslarla kazanılan statüler, din kurumları, patriyarkal sistem bu saldırılardan mümkün mertebe nasibini alıyor çünkü insanı kendi doğasından uzaklaştıran, insanı doğadan uzaklaştıran tam olarak bu saydığımız şeyler. Yunan Yeni Dalgası bu gerçeklikleri bizlerin, yani homo sapienslerin, yarattığını haykırırcasına yüzümüze vurarak yansıtıyor ve bu yüzden bu filmleri izlerken midemize kramplar giriyor ya da Miss Violence (2013) örneğinde olduğu gibi sinir krizinin eşiğine geliyoruz. Kompozisyon kurallarını yıkan çekim ve çerçeveleme teknikleri ile estetik biçim olarak da aykırı işlere imza atan Yunan Yeni Dalga sinemacıları Brecht estetiğini olağanüstü şekilde kullanarak; metot oyunculuğunun duygular ve hisleri ön plana çıkaran pasif duruşunu, aktif bir politik duruş biçimi olan yoğun bedensel performanslarla yıkmayı hedefliyor. Hayvan-insan-doğa bütünlüğünün korunmaya çalışıldığı ve bizlere başka dünyaların da mümkün olduğunu hatırlatan, Dogtooth‘tan Attenberg‘e, Alps‘ten Strella‘ya, Yunan Yeni Dalga Sineması’nın birbirinden güzel örneklerine göz atacağınız sayfalara şimdiden hoş geldiniz!
Yunan Yeni Dalga Sineması
Dogtooth – Yorgos Lanthimos (2009)

Yunan Yeni Dalga Sineması’nın en çok tanınan ve aklımıza ilk gelen temsilcisinin Yorgos Lanthimos olduğu artık su götürmez bir gerçek. Özellikle bu yıl, ilk olarak, Filmekimi’nde izleme fırsatı yakaladığımız The Lobster ile birlikte Lanthimos’un önceki işleri de yeniden gündeme gelmeye başladı. Şüphesiz ki bu filmlerin en başında da Dogtooth (Kynodontas) geliyor. Kişisel düşünceme göre bir Lanthimos başyapıtı olan Dogtooth; Yunan Yeni Dalga Sineması’nın belirleyici özelliklerinden biri olan yıkıcı, altüst edici, huzur bozucu sinema anlayışını en açık şekilde yansıtan filmlerden biri.
2012 yılında Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Oscar adaylığı da kazanmış olan Dogtooth; 3 çocuğunu toplumdan izole ederek dış dünya ile iletişim kurmasını yasaklayan ve onları hem ilkel hem de vahşi kurallar ile kontrol altında tutmaya çalışan otoriter bir babanın önderliğindeki ‘anormal’ bir Yunan ailesini resmediyor. Aile üyeleri geniş bahçesi olan bir villada yaşamaktadır ve çocukların, ‘köpekdişlerinden’ birini kaybedene dek dış dünya ile herhangi bir sosyal ya da fiziksel etkileşime girmeleri yasaklanmıştır. Sosyal etkileşim eksikliğinden dolayı dünyayı anlamlandırma ve anlama yetileri her ne kadar sınırlı olsa da; insani merakları bu kuralın ardındakini keşfetmek için şok edici bir akıbete imkan tanıyacaktır.
Toplumun en küçük yapı birimi olarak kabul gören ‘aile kurumu’ üzerinden genel sisteme yönelik eleştirel bir alegori olarak yorumlayabileceğimiz Dogtooth; patriyarkal düzenin ve onun yarattığı otoriter kurumların oldukça sert bir eleştirisini ortaya koyuyor. Lanthimos, şok etkisi yaratan huzursuz edici imajlar ve ‘garip’ diyaloglar kullanarak izleyicilerini; cinsellik, özgürlük, aile, sosyal izolasyon ve standart normlara dayanan ilişkiler üzerine yeniden düşünmeye zorluyor.
Strella – Panos H. Koutras (2009)

En az Yorgos Lanthimos kadar üretici bir yönetmen olan Panos H. Koutras’ın Strella filmi ile oldukça başarılı ve göze çarpan bir çıkış yaptığı şüphesizdir. Koutras, sadece Yunan Yeni Dalgası için değil; henüz oldukça genç yaşta olan Queer Sinema için de oldukça değerli bir isim. Atina’nın tam kalbinde geçen bir hikayeyi konu alan Strella; Yunanistan’daki transgender ve LGBT topluluklarına karşı uygulanan sosyal düzenlemelere ve geleneksel bakışa yöneltilmiş güçlü bir eleştirel söylemi ortaya koyuyor. Transgender bir kadının pozitif manifestosu olarak okuyabileceğimiz Strella’nın hikayesi oldukça çığır açıcı ve sosyal normları altüst edici olsa da; birçok transgender kadının kapalı ve muhafazakar bir toplum içinde yaşadığı günlük problemlerini ekrana yansıtabilmesiyle de dikkatleri çekiyor.
Atina’da yaşayan Strella, şehrin tarihi transgender mekanlarından birinde sahne alan bir performans sanatçısıdır ve geçimini çoğu zaman seks işçiliği yaparak kazanmaktadır. Yunan Yeni Dalgası’nın dil üzerindeki yapısökümsel gayretini hem somut hem de soyut anlamda Strella’da görebilmek mümkündür. Bu anlamda filmin hemen açılışında Stella ve Trella kelimelerinin anlamlarına yapılan vurgu ve Strella’nın karakterindeki bu aşırılık ve çılgınlık durumu filmi de tanımlamaktadır. Strella, aile kavramı üzerine yeniden düşünmemizi sağlarken; baskı altında yaşayan toplulukların mutluluk arayışlarından vazgeçmemesi adına pozitif bir perspektif de sağlıyor.
Attenberg – Athina Rachel Tsangari (2010)

Athina Rachel Tsangari, sinema kariyerine her ne kadar Richard Linklater’ın 1991 yapımı Slacker isimli filmindeki küçük bir rolle adım atmış olsa da o başlangıç noktasının bugün oldukça sert bir eleştirel çizgiyi evrildiğini üzerine basa basa söylemek gerek. Sinema tarihinin en huzursuz edici açılış sahnelerinden birine sahip olan Attenberg’i gördüğümüzde, karşımızda koltuklarımıza öyle rahat rahat oturup da izleyebileceğimiz bir film olmadığını da sezinlemiştik. Karşımızdaki iki kadın sinema tarihinin en çirkin öpüşme sahnelerinden birine imza atarak, birazdan izleyeceğimiz filmin tekinsizliğinin sinyallerini veriyorlardı aslında.
Sir David Attenborough’un vahşi yaşam belgesellerine obsesif şekilde bağlı, kendi cinsel doğasını arayan 23 yaşındaki Marina, işten arta kalan zamanlarda kanser hastası olan sosyalist babasıyla ilgilenmektedir. Bedensel performansın oldukça ön planda olduğu Attenberg filmi için oyuncularını psikoloji bilimi yerine biyoloji ve zooloji üzerine çalıştıran Tsangari, konuya bilimsel bir titizlikle yaklaştığını belirtmiştir. Yunan Yeni Dalgası’nın en güçlü örneklerinden biri olan Attenberg’de Yorgos Lanthimos’un da önemli bir rolde karşımıza çıktığını belirtmek gerek.
Tsangari’nin bu tekinsiz sinema örneğinin aile, cinsellik gibi olgular üzerinden 2008 yılında Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizin çıkış noktalarına dair söyleyebileceği çok şey vardı. Bu anlamda bir sanayi şehrinde geçen ve sanayi bacalarıyla örülmüş binalar; hapis altında tutulan insan doğasının potansiyelini yok eden bir gerçekliğe sahipti. Attenberg’in geçtiği bu sanayi şehri görüntülerinin Antonioni’nin Red Desert (Il Deserto Rosso, 1964) filmine yapılmış göndermeler olduğunu da düşünecek olursak, Attenberg’in modernizmin araçlarını kullanan bir modernizm eleştirisi olduğunu ve dünyanın neoliberal yapılandırılmasına karşı durduğunu açık biçimde söyleyebiliriz.
Alps – Yorgos Lanthimos (2011)

Lanthimos’un dördüncü uzun metraj filmi olan Alps; Lanthimos efsanesini kalplerimize yeniden kazıyan, belki Dogtooth kadar olmasa da en az onun kadar sert bir film. Bir son belki de daha iyi bir başlangıcın habercisi olabilir mottosuyla açılan film, kendilerini ölmüş kişilerin rollerine adayarak bu kişilerin yakınlarının acısını azaltmaya uğraşan ve bu işi bir meslek olarak yapan dört kişinin hikayesine odaklanıyor. Sosyolog Erving Goffman’ın Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu isimli çalışmasının somutlaştırılmış bir ifadesi olarak da okuyabileceğimiz Alps; beden, kimlik ve performans rolleri üzerine oldukça düşündürücü perspektifler sunarken absürdist bir ‘Lazarus’ hikayesine dönüşüyor. Bir anlamda kişisel hırsları için birbiriyle mücadeleye girişen bu dört karakterin kimlik arayışlarını farklı roller üzerinden sergilemesine tanık oluyoruz.
Karl Marx’ın tarihin kendini önce trajedi sonra ise taklit yoluyla tekrar ettiğini dile getiren cümlesinin tersine Alps, taklidin trajediye dönüşeceğini gözler önüne seriyor ki; kapitalist ve patriyarkal normların insan hırslarını biçimlendirdiği günümüzde bu trajedi örneklerine neredeyse her gün şahit oluyoruz. Lanthimos, öznenin yarısının dışarıda bırakıldığı kadrajlar, karakterleri arkadan takip etme, kamera-açı kurallarını yerle bir eden tekniklerle de özünü bulamamış ve hapsedilmiş insan doğasını muazzam bir şekilde tasvir ederek filmin sonunda karın boşluğumuza bir yumruk daha atmayı ihmal etmiyor.
L – Babis Makridis (2012)

Babis Makridis imzalı L (Learning) Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan ve yine Sundance Film Festivali’nde yarışmaya hak kazanan ilk Yunan filmi olarak da dikkatleri çeken bir film. Orijinal bir fikre sahip olan L, Yunan Yeni Dalga Sineması’nın hayvan-doğa-insan ilişkisine dair önemli anekdotlar içeren bir başka huzursuz edici filmi. Babis Makridis, gülünç ve absürt performanslar ve düz kompozisyonlar ile sıradan zalimliğin ardındaki dil ve sosyal ilişki rollerini de açığa çıkarıyor.
Senaryosunda Dogtooth ve Alps filmlerinin senaristi Efthimis Filippou’nun da imzası bulunan L, arabasında yaşayan 40’lı yaşlarındaki bir adamın hikayesini anlatıyor. Arabasında yaşayan ve çok fazla boş zamanı olmayan bu adam serbest olduğu zamanlarda vaktini ailesiyle birlikte geçirmektedir. Karısı ve çocuklarıyla belirli gün ve saatlerde bir otoparkta buluşan bu adamın işi ise mümkün olduğunca kısa sürede en iyi balı bulup 50 yaşlarındaki işverenine ulaştırmaktır. Fakat aksilikler yüzünden sürekli geç kalmaya başlayan bu adam, işvereni yeni bir şoför bulunca işinden kovulur. Hayatı bir anda değişen bu adam kendini, artık kimsenin ona güvenmediği absürt bir dünyada bulur.
Boy Eating the Bird’s Food – Ektoras Lygizos (2012)

Tam olmasa da aşağı yukarı Knut Hamsun’un klasikleşmiş eseri Hunger’a benzer bir hikayeye odaklanan Ektoras Lygizos imzalı Boy Eating the Bird’s Food; yetenekli genç bir adamın kendini çökmüş bir sosyo-politik sistem içinde mücadele ederken bulmasını konu alıyor. Bu anlamda Boy Eating the Bird’s Food’un 2008 ekonomik krizinin etkilerini en iyi yansıtan filmlerden biri olduğunu söylemek mümkün. Yine bedensel performansın üst düzey biçimde kullanıldığı filmin başrolündeki Yannis Papadopoulos’un duygusal ve samimi performansı ile izleyicilerini fazlasıyla etkileyeceğini söyleyebiliriz. Başrol oyuncusunu her yerde takip eden Lygizos’un röntgenci kamerası; dünyanın her yerinde evrensel bir problem olarak karşımıza çıkan işsizliğin yarattığı yabancılaşmayı, açlığı ve akıl sağlığını yitirmeye dek varan psikoz durumlarını ayyuka çıkarıyor.
23 yaşındaki Yorgos doğuştan sahip olduğu ses yeteneğini kullanabileceği bir iş bulamamaktadır. İş bulamadığı için üretmeye çalıştığı çözümlerle hayatta kalma mücadelesine girişen Yorgos, bir yerden sonra ne faturalarını ödeyebilir ne de kendine yiyecek bir şeyler alabilir. Hayatta kalmak için yapabileceği tek şey kanaryasına aldığı kuş yemleri ile kendini de beslemektir. Fiziksel ve duygusal anlamda zayıf düşen Yorgos, ailesi ve arkadaşlarından finansal bir yardım istemeyi de reddedince bu açlıktan ölmüş olma hali, onu deliliğin sınırlarına doğru yaklaştıracaktır.
Miss Violence – Alexandros Avranas (2013)

Alexandros Avranas’ın Venedik Film Festivali’nde büyük olay yaratan filmi Miss Violence üzerine söylenecek o kadar çok şey var ki; tam yazıya düşecekken insanın aklı düğümleniveriyor. Çünkü karşımızda izlemesi epey güç ve izlerken sinir krizine girilmesi oldukça muhtemel bir film var karşımızda. Yunan Yeni Dalgası’nın gizli tutulan her şeyi ifşa etme arzusu; aileye, otoriteye başkaldırma ve onları yerinden yurdundan etme dürtüsü Miss Violence filminde fazlasıyla görünür. Ensest ve pedofili meselesini ekonomik krizin sonuçları ekseninde derinlemesine işleyen Miss Violence’ın açılış sahnesiyle de kapanış sahnesiyle de Yunan Yeni Dalga Sineması’nın şimdiye dek gördüğü en sert film olduğunu dile getirmek gerek.
11. yaş gününü kutlayan Angeliki, doğum gününde ailesiyle yaşadığı evin balkonundan kendisini aşağıya bırakarak intihar eder. Fakat ilginç olan Angeliki’nin kendisini aşağı bırakmadan önce kameraya koca bir tebessümle bakmasıdır. Yetkili kurumlar bu durumun apaçık bir intihar olduğunu dile getirse de, aile yaşanan bu olayın kaza olduğu konusunda ısrar etmekte ve diğer her türlü ihtimali yok sayarak hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeyi sürdürmektedir. Ama zaman geçtikçe olayın sebepleri bir bir ortaya çıkmaya başlayacaktır. Miss Violence’ı Michael Haneke filmlerine benzetmek pek tabii mümkün; fakat Avranos’un da dediği gibi Haneke ile olan tek benzerliklerinin ‘coğrafi’ olduğunu unutmadan.
Xenia – Panos H. Koutras (2014)

Strella ile adından övgüyle bahsettiren Panos H. Koutras’ın, bir sonraki filmi Xenia’da, yine baskı altında tutulan sosyal gruplar üzerine eğildiğini görmekteyiz. Bu sefer Yuınanistan’da göçmen olmak meselesini irdeleyen Koutras, Arnavut asıllı göçmen iki kardeşin köklerine ve Yunanistan topraklarındaki aidiyet hislerine doğru yaptıkları bir yolculuğu ekranlara taşıyor. Bu iki kardeşin hikayesini izlerken bir yandan da; ülkenin göçmenlere, mültecilere, yabancılara yönelik politikalarına ve milliyetçi düşüncenin hemen her ulus-devlette nasıl faşizme dönüşebileceğine şahit oluyoruz.
Annelerinin ölümünün ardından, yaşadıkları yerde kendilerini yabancı gibi hissetmeye başlayan iki kardeş, zamanında kendilerini terk edip gitmiş Yunan asıllı gerçek babalarının peşine düşer. Yolculukları sırasında ülkenin de, tıpkı onlar gibi, bir kimlik mücadelesi arayışında olduğunu fark ederler. Xenia, özellikle göçmenlik, mültecilik meselelerini ön plana çıkararak Yunan toplumunda sarsılamaz olduğu varsayılan norm ve gelenekleri pozitif yönde altüst etmeye uğraşan bir film olarak dikkatleri çekiyor. Koutras, tıpkı Strella’da olduğu gibi, Xenia’da da aidiyeti, birlikte yaşamayı, mutluluğu arayan toplulukları otoriter fonksiyonların dışlandığı bir aile portresi altında çizmeye gayret ediyor.
Gizem Çalışır
333 yazı · İlk sinema deneyimini 6 yaşındayken babasıyla birlikte gittiği Aslan Kral filmiyle yaşayınca büyülü fenerin etkisinden hiç çıkamadı; pek çıkacak gibi de durmuyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →