Yugoslav Kara Dalgası
“Filmler değil, gerçekler kara.” der Yugoslav bir yönetmen. Gerçeği yansıtan bir film kadar canımızı yakan ne olabilir ki? Bir olay yaşanır gider oysa, onu atlatamadan bir diğeri gelir. Hatırlamak ve bunu tüm bilinç açıklığıyla yapmak kimilerine göre deli işidir, kimileri içinse bir çeşit yeryüzüne dayanma biçimi… Yugoslav Kara Dalgası (Black Wave) işte böyle bir ruh hâli içerisinde doğuyor. Konuşulmayan konuları, atılamayan çığlıkları, sorulamayan hesapları dert ediniyor. Bir tutam İtalyan Yeni Gerçekçiliği, bir tutam Fransız Yeni Dalgası derken yaratılan alegorik evren, 60’lardan 70’lerin başına dek devam eden bir film hareketine dönüşüyor. Peki, Black Wave hareketi sinemanın sınırları aşan gücüyle karanlığa direniyor olmasındaki cesareti nereden alıyor?
Tito döneminin etkileri altında dahi tarafsızlık ilkesi benimseyebilmiş yönetmenler; kara mizah dozu yüksek ve gerektiğinde toplumsal hiciv özellikleri taşıyabilen belgesel veya kurmaca filmlerle içinde bulundukları atmosferi sürrealist ögelerle besleyerek beyazperdeye taşır. Bu dönem içerisinde birçok film sansüre maruz kalırken, birçok yönetmen de konuşulması istenmeyen konulara değindikleri için sınır dışı edilir. Hareket, ihtiyacı olan cesareti tam da buradan alır. Her biri; yoğun baskılar altında, sıklıkla bir tercih yapmaları için zorlanan insanların hikayesinden oluşan filmler tarih boyunca göz ardı edilmiş bir kitlenin sesi niteliği de taşır.
Her biri sürgün olma hâlini tatmış olan yönetmenlerin, sürgünlüğün acıtan izlerini anlattığı bu filmler genel olarak; insanların ayrılmak zorunda kaldıkları memleketlerine özlemlerini, gittikleri yerlerde maruz kaldıkları fiziksel ve psikolojik şiddetleri, uzaktan izliyor oldukları ülkelerinin parçalanışını anlatırken neo-liberal politikalara ve devlet ideolojisinin gizli kalmış yönlerine karşı bir tavır da ortaya koyuyorlar. Biz de bu vesileyle, sinemanın kitleleri harekete geçiren özelliğinden sonuna kadar beslenen akımın öncülerini, öne çıkan yapımlarıyla ele alıyoruz.
Yugoslav Kara Dalgası
Covek nije tica (1965) – Dusan Makavejev

Eski zamanlardan kalma çok güzel bir söz vardır; insanoğlu kuş misali… Bir varsın, bir yoksun derler hani. Filmin adı her ne kadar “İnsan Kuş Değildir” olsa da ruhunun gezindiği sular bu gerçekliği durmadan hatırlatır. Covek nije tica; orta yaşlı, huysuz, içe dönük bir fabrika mühendisinin savaş dönemi sürgün edilip başka bir şehre gönderilmesinin ardından o şehirde âşık olduğu kadınla ilişkileri üzerinden anlatır derdini. Sosyal yapıların yol açtığı kadın ve erkek ilişkilerindeki çatışmalar üzerinden totalitarizmin bireyler üzerindeki etkisine ve cinsel özgürlük deneyimlerine sert söylemlerde bulunan Makavejev, Yugoslav Kara Dalgası akımının özelliklerini taşıyan ilk filmlerden birine imza atıyor.
Divlje seme (1967) – Vojislav “Kokan” Rakonjac
Topluma ayak uyduramayan, yapısı gereği uyumsuz bireyler daha az dirence ve iradeye sahip olmaları nedeniyle toplumdan dışlanmış birer “kötü adam”a dönüşürler. Yaşadığımız dünya ve düzeni üzerine durmadan sordukları sorularla bu kötü adamlar, kitleleri korkunç ve tehlikeli dramlara sürükler. Filmini hayata geçirirken yaşamın kendisi kadar saçma ve doğal bir yol izleyen Rakonjac, tam da bu noktada hayata dair yakaladığı tüm nüanslara zekice ironiler kazandırır. Divlje seme tam bir; “Hayat sana ekşi limonlar sunarsa sen de tekila ve tuz iste!” frekansını tutturmuş bir film olarak karşımızdadır.
Tri (1965) – Aleksandar Petrovic

1960’lı yıllarda ülkesinin en çok konuşulan yönetmenlerinden biri olan Petrovic, 1965’te Karlovy Vary Film Festivali’nde büyük ödül kazandığı filmi Tri ile sevdiği insanların ölümüne şahitlik eden ana karakterin insanı kederlere salan üç farklı hikayesini anlatıyor. Epizodik bir Dünya Savaşı draması olan Tri’de, Yugoslav bir genç Alman askerlerinden kaçarken bir grup mülteciyle kaçak bir yolculuk yapmaya çalışır. Hiçbir kimlik kağıdı yanında bulunmadığından üç asker onu tutuklar ve hikayelerden biri karısının onun masum olduğunu ispat etmeye çalışmasından beslenir. İkinci hikayede ise, bir baskının tam ortasında kalan genç adam, başka bir kaçakla karşılaşır ve bu karşılaşma bir tür hayat mücadelesine dönüşür. Üçüncü hikayede de ana karakter, Yugoslav ordusunda subay olmuştur ve Almanlar ile işbirliği yapmak zorunda kalır. Bir süreci yansıtan filmin amacı savaş psikolojisini seyircisi için en derinlerde yaşatmaktır.
Lisice (1970) – Krsto Papic
Bir düğün içinde ne kadar karanlık barındırabilir? Stalin ve Tito baskılarının kırılma yaşadığı bir dönemde, Hırvatistan’ın küçük bir köyünde geçen hikayede partizan bir savaş kahramanı ve yeni komünist rejimin bir üyesi olan damat adayı köyde gezinip duran iki gizli polisin hedefi haline gelir. Gerilimin bir saniye bile düşmediği korku atmosferinde, geleneksel bir düğün töreni değildir izlediğimiz. Kill Bill’in meşhur sahnesinin daha oturaklı ve ağırdan alınmış hali olan Lisice, Black Wave’in kara mizah özelliğinden beslenir. Papic aynı zamanda dönemin güvenlik zafiyetlerini açığa vurduğu için de dikkatleri üzerine çekmeyi başarır.
Pre istine (1968) – Vojislav “Kokan” Rakonjac

Geçmişle yüzleşmek cesaret ister ama bazen de tek ilaç zamandır. İkinci Dünya Savaşı’nda aynı cephede çatışan iki adam, savaştan tam yirmi yıl sonra bir caz kulübünde karşılaşır. Bir zamanlar partizan olan Mladen, bu karşılaşma esnasında tanıdık gelen o yüzden gözlerini kaçırır. Çünkü bulundukları konumda ve sosyal sınıf statülerinde ikisinin konuşması, bir şekilde iletişim kurması ve ortak bir paydada buluşması yasaktır. Zor bir dönemin sembolik bir yansıması olan film, iki erkek arasında bir kadın meselesi de doğurunca ortalık karışır.
Rani radovi (1969) – Želimir Žilnik
19. Berlin Uluslararası Film Festivali’nden Altın Ayı Ödülü ile dönen film, 1968 yılı öğrenci hareketlerinden etkilenen dört gencin, idealleri uğruna yaşarken karşılaştıkları zorlukları ele alır. “Erken Dönem Eserler” olarak çevrilen filmde dört gençten üçü erkek, diğeri ise Yugoslava adında kadın bir devrimcidir. Baskıcı bir aileden kaçan Yugoslava, feodaliteyi alt etmenin yolunun cinselliği tabu olmaktan çıkarmaktan geçtiğini düşünür. Özgürlüğüne düşkün olan bu gençler, fikirsel tahayyüllerini pratiğe geçirme aşamasında insan olmanın doğasına kurban giderler. Çırpındıkça ulaşamadıkları her idea, her birinin hayatında geri dönüşümü olmayan izler bırakır. Yugoslava, ideallerini başaramamış olduğu gibi arkadaşları tarafından ihanete uğrar. Bu, dönemin politik kıskaçlarından çok da uzak bir atmosfer değildir.
Zaseda (1969) – Zivojin Pavlovic

Yugoslavya’nın yeniden inşa edildiği günlerde Iva, Sırbistan’a gelip devrime katılır. Çok sürmeden hayalini kurduğu sosyalist gerçekçilik yerini neorealist bir şekilde yürütülen çalışmalara bırakır. Filmin ana karakteri Iva, devletin baskısına yenik düşmüş; eşitlik, adalet, özgürlük, barış kavramlarının aslında içi boşaltılmış sloganlarda kullanılan alelade birer kelimeye dönüştürüldüğünü gördükçe hayal kırıklığına uğramıştır. Yalanlar ve propagandalarla kendini var eden sistemde bir idealizmin fanatizmini yapmak gerçeklerden yiyeceğiniz tokadı geciktirmediği gibi şiddetini de artırarak yıkıcı bir güç oluşturur.
Plasticni isus (1971) – Lazar Stojanovic
Egemen sistemle ve toplumla sürekli bir çatışma halinde olan Tom, Amerikalı sevgilisi onu terk ettikten sonra kocası yurt dışında yaşayan bir kadına bağlanır. Hiç kimseye inanmayan hastalıklı bir ruh haliyle girdiği bu yeni ilişki, onu daha önce yüzleşmediği, varlığından bile bihaber olduğu birtakım hırslarla baş başa bırakır. Bir kıskançlık krizi esnasında birlikte olduğu kadını öldüren Tom’un ruh hâlini, 68 yılı Yugoslavya’sının çetrefilli politik dünyasının bir yansıması olarak açıklamak kaçınılmaz. Stojanovic sinemanın etki altına alan büyüsünü kullanarak, kitlelerin görmezden geldikleri değişim ve dönüşümleri topluma ayna tutarak yansıtır.
Mlad i zdrav kao ruza (1971) – Jovan Jovanovic

Sırp sinema tarihinin belki de en çok sansüre maruz kalmış isimlerinden Jovan Jovanovic’in 1971 yılına damga vuran filmi, uğradığı sansüre rağmen bugün bile çok tartışılan konuları dile getirmiş olmasıyla bilinir. Gerçekliği Trainspotting ayarında tutturup daha şiirsel bir suç dünyası tasviri oluşturan Jovanovic, Sırbistan’da gizli polislerin cirit attığı bir döneme de sert eleştirilerde bulunmayı ihmal etmiyor. Kendiniz gibi davranamadığınız ve her düşüncenize ket vurduğunuz bir ülkeye ne kadar aitlik hissedebilirsiniz?
Majstor I margarita (1972) – Aleksandar Petrovic
Mikhail A Bulgakov’un aynı adlı romanından ilham alınarak beyazperdeye uyarlanan Usta ve Margaret, Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nde geçen hikayesinde; yetenekli bir yazar ve onun aslında çiftçilik yapan asistanı Margaret’I odağına alır. Bir İncil hikayesi üzerinde çalıştıkları bir dönemde yazdığı hikaye ile içinde yaşadıkları dönem arasında bağlar kuran Usta, zamanla aklını yitirmeye başlar. Dönemin baskıcı rejimine rağmen sansüre uğrayacağını bile bile, etkili ve cesur söylemler barındıran film, Petrovic filmografisi içinde de ayrı bir öneme sahip…
Özge Yağmur
130 yazı · Lisans eğitimi devam ederken kazandığı gönüllü deneyimlerle dijital ajans dünyasının bir parçası oldu. Profesyonel hayatından arta kalan zamanda fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →