Yönetmenliğe Geçiş Yapan Oyuncular
Sinema, parçası olduğunuz andan itibaren tutkusu büyüdükçe büyüyen bir sanat dalıdır. Asla daha azıyla yetinemezsiniz. Her şey sizi içine çeken o filmle başlar. Düzenli bir sinema izleyicisi oluverirsiniz bir anda. Günde bir film, belki daha fazlası derken dehlizin tam ortasında kalırsınız. Bir de işin mutfağına bakmak lazım elbette. Setlerde de durum farksızdır. Biz de dünya sinemasında adından söz ettiren oyuncuların yönetmenlik deneyimlerini sizin için derledik! Yaptığımız liste dehlizin görünen küçük bir parçası olduğu için sizin de takip ettiğiniz, sevdiğiniz “Yönetmenliğe Geçiş Yapan Oyuncular”ı bekliyoruz.
Angelina Jolie
Hollywood’un en çok tanınan ve en çok kazanan oyuncularından sevilen aktris Angelina Jolie, düşük bütçelerle çekilen filmlerde başlayan oyunculuk kariyerini gittikçe yükselen performansıyla sarsılmaz bir konuma taşıdı. Ve sinema dünyasındaki etkinliğini, özel hayatının ve ilişkilerinin yarattığı skandallardan soyutlarcasına bambaşka bir boyuta taşıdı. İlk yönetmenlik deneyimi 2007 yılında çektiği “A Place In Time” belgeseliydi. 27 farklı yerde, bir haftalık süreci kapsayan hayat hikayelerini anlatan bu filmden sonraki yönetmenlik deneyimleri ise, 2011 yılında “In the Land of Blood and Honey” filmiyle devam etti. Filmin senaristliğini ve yapımcılığını da üstlenen Jolie, toplumsal olaylara ilgisini ve tepkisini ortaya koyabilecek kulvarı kendisine yaratmış bulunuyordu. Bu filmiyle özellikle senaryo yazarlığı kimliği üzerinden olumsuz eleştirilere maruz kalan Jolie pes etmedi ve 2014 yılında senaryosunu Coen Kardeşler’in yazdığı “Unbroken“ın yönetmen koltuğuna oturdu. “Unbroken: A World War II Story of Survival, Resilience and Redemption” adlı kitaptan uyarlanan film, Louis Zamperini’nin gerçek yaşam öyküsünü konu ediniyor. Bu filmle eleştirmenlerden ve kitlelerden yine çelişkili tepkiler alsa da; artık “yönetmen” kimliğiyle radarımıza girmiş bulunan Jolie’nin son projesi “By The Sea“den ilk fragman, geçtiğimiz günlerde yayınlandı.
Asia Argento
1998 yılında Hollywood dünyasına giriş yapan Asia Argento, oyunculuk kariyerindeki ilk çıkışını Vin Diesel ve Samuel L. Jackson’la başrolünü paylaştığı bir aksiyon-gerilim filmi olan “xXx”le yaptı. 2005’te Gus Van Sant’ın Kurt Cobain güzellemesi “Last Days” filmiyle “Bu sektörde ben de varım!” dedi. Yine aynı yıl, usta yönetmen George Romero’nun “Land of the Dead” adlı zombi filminde oynayarak dikkatleri üzerine çekmeye devam etti. Tony Gatlif’in “Transylvania”sı, Joel Schumacher’ın “The Panthom of the Opera”sı, Tom Hooper’ın “Les Misarebles“ı gibi sevilen filmlerdeki akılda kalıcı performanslarının yanı sıra en nihayetinde Argento da yönetmen koltuğuna oturan oyuncular kervanına katıldı. İlk kurgusal filmi “Scarlet Diva”yı 2000 yılında çeken Argento, yönetmenlik kariyerine 2004’te “The Heart Is Deceitful Above All Things” filmiyle devam etti. 1996’da babasıyla ilgili, 1998’deyse kült yönetmen Abel Ferrara ile ilgili çektiği iki belgesel, kurgusal filmlerinden daha çok dikkat çekti ve daha olumlu eleştiriler aldı. 2007’den bu yana oyunculuk kariyerine ara veren Argento, geçtiğimiz yıl yönettiği “Incompresa” ile yönetmenlik kariyerine dönüş yaptı.
Ben Stiller
Babasının oynadığı filmlere yaptığı set ziyaretleriyle birlikte henüz altı yaşında aktörlükle tanışan Ben Stiller, lisede aldığı oyunculuk eğitiminden sonra birçok dizi ve sinema filminde yer aldı. Stiller ilk çıkışını, 1988-89 yılları arasında ünlü talk show programı “Saturday Night Live”da oynadığı skeçleriyle yapmıştı. “Zero Effect” (1998), “The Royal Tenenbaums” (2001) oyunculuk kariyerinin önemli filmleridir ve aktör “Night at the Museum” serisiyle de yüzünü oldukça eskitmiştir. Çok sayıda televizyon filmi ve kısa filmle karşımıza çıkan Stiller, bugünlerde yönetmen koltuğunda oturduğu altıncı filmini çekiyor. İlk uzun metraj filmi “Reality Bites”ı 1994’te çeken Stiller, 2008’de çektiği “Tropic Thunder” ve 2013’te çektiği “The Secret Life of Walter Mitty” ile oyunculuk kimliğine kıyasla çok daha iyi projelere imza attı. Stiller şu anda başrolünü de üstlendiği 2001 yapımı gişe filmi “Zoolander”ın devam filmini çekmektedir. İlerleyen yıllarda Ben Stiller’ı bir bağımsız sinema filmi örneğiyle görür müyüz, merak konusu…
Clint Eastwood
Clint Eastwood, Jolie ve Argento kadar şanslı değildi. Babaları sayesinde sektörde yükselme fırsatı yakalayan birçoklarının aksine dişiyle tırnağıyla kazımış ve bulunduğu konuma gelmiş desek yeridir. İşçi sınıfı bir babanın oğlu olan Clint, haftalık birkaç dolar karşılığında oynadığı B sınıfı filmlerle sektöre giriş yaptı. Adem elmasının çok çıkık olduğu gerekçesiyle kast ajanları ve yapım şirketleri tarafından defalarca reddedilen Eastwood pes etmedi, kararlılığını sürdürdü ve Rawhide adlı TV dizisiyle sektöre merhaba dedi. Eastwood’un asıl çıkışıysa western filmlerin unutulmaz yönetmeni Sergio Leone’la birlikte oldu. 1964 yapımı “A Fistful of Dollars” filmini takiben çekilen 1965 yapımı “For a Few Dollars More” filmi dönemi kasıp kavuran işlerdi. 1966 yılı itibariyle, serinin son filmi “The Good, The Bad and The Ugly” ile birlikte Eastwood dünya çapında tanınan bir aktör haline geldi. Oyunculuk kariyerindeki bu yükseliş hızla yönetmenlik kariyerini de etkiledi ve Eastwood ilk filmi “The Beguiled”i, 1971 yılında çekti. Sayısız projede yer alan Eastwood’un yönettiği bazı önemli filmler: “Unforgiven” (1992), “The Bridges of Madison County” (1995), “Million Dollar Baby” (2004), “Letters from Iwo Jima” (2006), “Changeling” (2008), “Gran Torino” (2008), Invictus (2009)… Gerek oynadığı, gerekse yönettiği filmlerde Eastwood genellikle Amerikan milliyetçiliği yaptığı hususunda eleştiriler aldı. 84 yaşında çektiği son filmi American Sniper (2015) da bu filmlerden biriydi.
George Clooney
Hollywood dünyasının çekici jönlerinden George Clooney; kuzeni aracılığıyla atıldığı sektörde, Milton Katselas’ın oyuncu koçluğunda aktörlük eğitimi aldı. 1982 yılında Los Angeles’a taşınmasıyla birlikte ufak tefek roller almaya başladı. Clooney de bir TV dizisiyle (ER) sektördeki ilk çıkışını yaptı. Ama onu bir yıldız yapan ilk filmi, Steven Soderbergh’in yönetmen koltuğunda oturduğu “Ocean’s Eleven” (2001) adlı soygun filmiydi. Kuşağının diğer yıldızları Brad Pitt’in, Matt Damon’ın, Julie Roberts’ın ona eşlik ettiği filmde Clooney başkarakter Danny Ocean’da öyle bir performansla sergiledi ki, bu rol onun nasıl bir karakter oyuncusu olacağının göstergesi kabul edildi. Clooney de zamanla kamera önünden kamera arkasına transfer oldu ve filmografisine yönetmen kimliğiyle de katkıda bulundu. İlk filmi 2002 yılında çektiği “Confessions of a Dangerous Mind”in olumlu dönüşler almasıyla birlikte, senaristliğini de üstlendiği ikinci filmi 2005 yılında çekti (Good Night and Good Luck). Bu filmle birlikte Akademi Ödülleri’nde 6 dalda adaylık elde etti. Yine aynı sene Soderbergh’le iş birliği yaparak Hollywood’da yükselmeye çalışan oyuncuların başından geçenleri anlatan 10 bölümlük bir dizi olan “Unscripted”in ilk 5 bölümünün yönetmenliğini üstlendi. 2008 yılındaysa hem kamera karşısında olduğu hem yönetmen koltuğunda oturduğu “Leatherheads” filmini çekti. 2011 yılında, geçtiğimiz aylarda ilk filmi “Lost River”ın heyecanını yaşayan Ryan Gosling’in başrolünü üstlendiği “The Ides of March” filmiyle sahalardaydı. Son olarak 2014’te yine senaryosunu yazıp yönettiği “The Monuments Men” filmiyle bu alanda çalışmalarını sürdürüyor.
Guillaume Canet
Tiyatro asıllı oyuncu Guillaume Canet, sinema oyunculuğu kariyerine ilk adımını 1993 ve 1995 yılları arasında rol aldığı TV dizileri ve filmlerinde attı. 1995 yılında “Fils unique” adlı kısa filmde rol alan aktör, kariyerine uzun bir süre televizyon serilerinde devam etti. Yer aldığı ilk uzun metraj yapım 1997 yılında çekilen “Barracuda” filmiydi. Oyunculuk yıllarına birçok film sığdırsa da Fransız aktör ilk çıkışını hayat arkadaşı Marion Cotillard’la başrol paylaştığı 2003 yapımı “Jeux d’enfants” (Cesaretin Var mı Aşka?) filmiyle yaptı. Dikkat çektiği bir diğer yapım, “Amelie” filminin yıldızı Audrey Tautou ile birlikte oynadıkları “Ensemble, c’est tout” (Bir Aradayız, Hepsi Bu) filmiydi. Oyunculuk kariyerinde büyük başarılar elde edemeyen Canet şansını yalnızca kamera karşısına geçerek kullanmadı. 1996 yılında üç kısa filmle başlayan yönetmenlik macerası, “Mon Idole” (2002), “Ne le dis a personne” (2006), “Les petits mouchouirs” (2010) ve “Blood Ties” (2013) adlı dört uzun metrajla son halini aldı. Marion Cotillard’ın başrolünde olduğu Les petits mouchouirs (Küçük Beyaz Yalanlar) filmiyle dikkat çekse de yönetmenlik kariyerinin zirvesindeki filmi “Ne le dis a personne” (Kimseye Söyleme) oldu.
Richard Ayoade
Sektöre ilk adımını 2004 yılında çekilen “Gart Marenghi’s Darkplace” adlı TV dizisiyle atan Richard Ayoade, orijinali 1980 yılında kaybolmuş bu “Ne kadar kötü, o kadar iyi!” ekolünün kusursuz temsilcisi parodide tüm potansiyelini sergiledi. Stand-up’larıyla da ünlü olan Britanyalı komedyen asıl çıkışını ise “The IT Crowd” adlı sit-comla yaptı. Alex Turner’la sıkı dostluğu sebebiyle ünlü alternatif rock grubu Arctic Monkeys’in birkaç video klibini çekmesiyle atıldığı yönetmenlik macerasına birçok televizyon projesi ve belgesel filmle devam etti. En nihayetinde 2010’da çektiği ilk uzun metraj film olan “Submarine”le müthiş bir potansiyelini olduğunu göstermiş, birinci sınıf kamera kullanımıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. 2013’te çektiği ve Dostoyevksi’nin ‘Öteki’ isimli kısa öyküsünden uyarladığı “The Double” filmiyle birlikte “auteur” olma yolunda adım adım ilerleyen Ayoade’nin yeni projeleri nasıl olur bilinmez. Bildiğimiz tek şey, Ayoade’nin “komedi oyuncusu” kimliği kadar yönetmenliğini de şimdiden sevmiş olduğumuz!
Sarah Polley
Sinema dalında 50’den fazla ödül kazanmış, Kanadalı başarılı aktris sektöre 1985 yılında çekilen “Night Heat” adlı TV dizisiyle giriş yapıyor. 1985’ten 2010’a kadar neredeyse her yıl en az bir filmde rol alan Sarah Polley; Atom Egoyan’ın “Exotica”sı (1994) ve “The Sweet Hereafter”ında (1997), David Cronenberg’in “EXistenZ”inde (1999), Don Mckellar’ın “Last Night”ında (1998), Doug Liman’ın “Go”sunda (1999) ve Hal Hartley’in “No Such Thing”inde (2001) oynamıştır. Filmografisiyle sinema tarihinde kalıcı izler bırakan Polley, Jaco Van Dormael’in yönettiği “Mr. Nobody” (2009) filmindeki performansıyla da adeta oyunculuk dersi vermiştir. Yalnızca kamera karşısıyla yetinmemiş, 1999’da ilk adımını attığı yönetmenlik kariyerine dört kısa film, bir bölüm televizyon dizisi, biri belgesel olmak üzere üç uzun metraj sığdırmıştır. 2006 yılında çektiği ilk uzun metraj filmi “Away from Her”le Oscar’a aday olan ve birçok ödülün sahibi olan Polley, 2011 yılında “Take This Waltz”u çekerek başarısını pekiştirmiştir. Son olarak 2012’de çektiği “Stories We Tell” adlı kişisel belgesel çalışmasıyla yeteneklerini ispatladı ve bu kulvarda yerini sarsılmaz bir şekilde sağlamlaştırdı.
Sean Penn
1981’de Harold Becker’ın yönettiği “Taps” adlı filmle dikkatleri üzerine çeken ünlü aktör, sansasyonlarla dolu hayatına çok sayıda filmle iz bıraktı. Rick Rosenthal’ın “Bad Boys”u (1983), Brian De Palma’nın “Casualties of War”ı (1989), Phil Joanou’nun “State of Grace”i (1990), Tim Robbins’in “Dead Man Walking”i (1995), Jessie Nelson’ın “I Am Sam”i (2001), Alejandro Gonzales Inarritu’nun “21 Grams”i (2003), Clint Eastwood’un “Mystic River”ı (2003) ve Gus Van Sant’ın “Milk”i (2008) yıldızının parlamasına sebep olan önemli filmlerdir. Sean Penn etkileyici oyunculuk performansıyla sınırlı kalmıyor ve birkaç kısa filmin yanı sıra dört uzun metraj film çekiyor. 1991’de çektiği ilk filmi “The India Runner”la yönetmenlikteki iddiasını ortaya koyan Penn, 2007’de çektiği biyografik drama “Into the Wild“a uzanan filmografisinde sürekli yükselen bir çizgide ilerledi. “Into the Wild”la birçok festivalden ödüller ve adaylıklarla dönen yönetmen, 2001’de çektiği “The Pledge” ile Altın Palmiye adaylığı dahi elde etti. Şu sıralar Charlize Theron’un, Javier Bardem’in ve Jean Reno’nun başrolü paylaşacağı “The Last Face”i çekmekle meşgul olan yönetmen bu kulvardaki önemli isimlerden…
Tommy Lee Jones
Dallas’ta bir hazırlık kursuna yazılarak, burada aktörlüğü profesyonel bir meslek olarak düşünmeye başlayan Texaslı Jones, okulun tiyatro bölümünün kendisi için bir dönüm noktası olduğunu her fırsatta söylüyor. Oyunculuk kariyerine 1970’te, tüm zamanların kült filmi “Love Story” ile başlayan aktör filmografisine birçok televizyon projesi ve sinema filmi ekledi. Oyunculuk yeteneği sayesinde Oliver Stone’un “JFK”si (1991) ve “Natural Born Killers”ı (1994), Andrew Davis’ın “The Fugitive”i (1993), Joel Schurmacher’ın “The Client”i (1994) ve “Batman Forever”ı (1995) ve “Men in Black” serisi gibi önemli yapımlarda rol aldı. “The Fugitive”deki performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi ve Altın Küre Ödülü’nü kucaklayan Tommy Lee Jones’un ilk yönetmenlik deneyimi ise 1995 yılında çektiği “The Good Old Boys” filmi oldu. Çok da iddialı bir giriş olmamasına rağmen 2005 yılında “The Three Burials of Melquiades Estrada” filmiyle iddiasını ortaya koydu. Jones’un 2011’de çektiği The Sunset Limited filmi ve 2014’te yönetmen koltuğunda oturduğu “The Homesman” filmleriyle birlikte henüz dört uzun metraj filmi var.
Ryan Gosling
Kanadalı oyuncu Ryan Gosling, kariyerine çok küçük yaşlarda adım attı. 90’lı yılların popüler programı “Mickey Mouse Club”da Justin Timberlake, Britney Spears ve Christina Aguilera gibi isimlerle karşımıza çıkan Gosling, 2005 yılına kadar bağını koparmadığı televizyon projelerinin yanı sıra, 1997’de boy göstermeye başladığı küçük rollerle sessiz bir giriş yaptı Hollywood dünyasına. Popüler edebiyat yazarı Nicholas Sparks’ın aynı adlı romanından uyarlanarak çekilen 2004 yapımı “The Notebook”ta Rachel McAdams’la iyi bir uyum yakalayarak dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. 2006 yılında oynadığı “Half Nelson” filmindeki sade ve etkileyici performansıyla ise uluslararası bağımsız film festivallerinde “En İyi Aktör” ödüllerini toplamaya başlayan Gosling; “Fracture” (2007), “Blue Valentine” (2010), “Crazy, Stupid, Love” (2011), “Drive” (2011), “Only God Forgives” (2013) gibi filmlerle yıldızını parlatmaya devam etti. Oyunculuğuyla elde ettiği başarılar ve aldığı olumlu eleştiriler genç aktöre cesaret vermiş olacak ki Gosling, 2014 yılında ilk kez yönetmen koltuğuna oturarak “Lost River“ı çekti. Henüz toy ve heyecanlı bir yönetmen olarak değerlendirirsek Gosling’in küçük yaşta dahil olduğu sinema dünyasında, birikimlerini doğru şekilde aktarırsa daha iyi bir konuma geleceğine dair inancımız tam.
Özge Yağmur
130 yazı · Lisans eğitimi devam ederken kazandığı gönüllü deneyimlerle dijital ajans dünyasının bir parçası oldu. Profesyonel hayatından arta kalan zamanda fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →










