Yıllar Sonra Kült Olarak Anılabilecek 2017 Filmleri
2017 sinema dünyasında pek çok farklı olayın yaşandığı biraz tuhaf, çokça alışılmadık, şaşkınlık yaratan skandallarla dolu bir yıl oldu. Uluslararası festivallerin kapılarını mother! gibi tartışmalı bir filme araladığı, eleştirmenleri ikiye bölen yapımlar sektördeki yerini alırken; Guillermo Del Toro fantastik dünyaya keskin bir dönüş yaparak The Shape of Water filmini seyirciye sundu. Harvey Weinstein’ın itibarını kaybedip, gözden düştüğü günlerde Kevin Spacey kara listeye alındı. Seyirci gelecek aylarda gerçekleşecek Oscar töreninde Casey Affleck’in ekrana çıkmaması için imza kampanyası başlattı. Tüm olumsuzluklara rağmen, Hollywood ayakta kalmaya devam etmeyi başardı elbette. Üstelik birbirinden muazzam filmler çekmeyi bırakmayan yönetmenler sayesinde sinemanın altın günlerini yaşadığını iddia etmekte mümkün. Evren yaratma konusunda çizgi roman hayranlarını hayal kırıklığına uğratan DC, Justice League’in yükü altında ezildi tabii. Get Out ise korku sinemasına getirdiği yenilikçi bakış açısına dair övgüleri kabul etti. Sofia Coppola, Cannes Film Festivali’nde 56 sene sonra en iyi yönetmen ödülünü alan ilk kadın olarak tarihe geçti. Sinema adına iyi kötü farklı olaylarla bezeli bir yılın sonuna yaklaşırken 2017 filmlerinden izlemedim demek istemeyeceğiniz ve yıllar sonra kült olarak anılabilecek 15 filmi sizler için derledik. Listeyi hazırlarken seçtiğimiz filmlerin Türkiye prömiyerini 2017 yılında yapmış olmasını göz önünde bulundurduk.
Yıllar Sonra Kült Olarak Anılabilecek 2017 Filmleri
Raw

Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde gerçekleştiren Raw, bu yıl 36. İstanbul Film Festivali kapsamında izleyiciyle buluşmuştu. Yılın önemli keşiflerinden olarak nitelendirebileceğimiz ve kesinlikle es geçilmemesi gereken Raw, çarpıcı ve yer yer rahatsız edici bir hikaye sunuyor. Film, veterinerlik fakültesine başlayana kadar hayatını vejetaryen bir ailede, vejetaryen olarak geçiren Justine’in, sıra dışı bir şekilde değişen hayatını konu alırken, filmin yönetmeni Julia Ducournau, büyüme hikayesini metaforlarla zenginleştirdiği bu ilk uzun metraj kurmacası ile modern bir başyapıta imza atıyor.
Endless Poetry
Alejandro Jodorowsky’nin 36. İstanbul Film Festivali kapsamında Yıllara Meydan Okuyanlar bölümünde gösterilen filmi Endless Poetry, hiçbir sinemaseverin 2017 yılında es geçmemesi gereken bir yapım. Hem Jodorowsky’nin yıllar içerisinde evrildiği noktayı daha net görebilmek, hem yönetmenin sinemasında sürreal bir yolculuğa çıkmak hem de filmin Jodorowsky’nin hayatına dair otobiyografik ögeler içeriyor oluşu filmi izlemek için oldukça güçlü sebepler.
Lady Macbeth

Lady Macbeth, vizyonda yoğun bir biçimde ön plana çıkmamış olsa da, yılın en ilgi çekici yapımlarından biri ve Lady Macbeth’i bu noktada başarıya taşıyan en önemli unsurlardan biri de kesinlikle Florence Pugh’un performansı. Kafasından geçenleri tam olarak anlayamadığınız bir karaktere muhteşem bir biçimde hayat veren Florence Pugh, Lady Macbeth’in yer yer donuk yer yer şiddetli etkileyiciliğini en üst düzeye taşıyor.
Corki dancingu
Dünya prömiyerini Sundance’te yapan ve o günden itibaren festival festival gezen The Lure, özellikle geçtiğimiz yıl Sundance’te gösterilen filmler arasında dikkat çeken yapımlar arasında yer alıyordu. Açıkçası, bağımsızların sahne aldığı Sundance’te gösterilen filmleri beyazperdede izlemek Türkiye’de yaşayan biz sinemaseverler için pek mümkün olmuyor ancak, 16. !f İstanbul, Deniz Kızlarının Şarkısı’nı programına alınca Polonyalı yönetmen Agnieszka Smoczyńska’nın bu ilk uzun metrajını seyretme şansı bulmuştuk.
Zama

Antonio Di Benedetto’nun, Arjantin edebiyatının en iyi eserleri arasında yer alan aynı adlı romanından uyarlanan, Arjantinli auteur sinemacı Lucrecia Martel’in dokuz yıl aradan sonra yönettiği 4. sinema filmi Zama, Paraguay’daki İspanyol kolonisinde görevli olan Don Diego De Zama’nın etrafında şekillenen tarihi ve psikolojik bir film. Arjantin’in Yabancı Dilde Oscar Aday Adayı olan film, oldukça etkileyici bir tecrübe vadediyor. Lucrecia Martel’in son filmi Zama, bütün detaylarıyla ve dolu alt metniyle gösterişli bir sinema tecrübesi sunuyor.
Call Me By Your Name

Nefis müzikler, dans, leziz yemekler, tadı damakta kalan içkiler, dans ve aşk… Yaz aşkı, aşkların en güzeli, en acılısı… Sadece birkaç kelime ile tasvir etmek gerekirse Call Me by Your Name için bu kelimeleri kullanabiliriz. I am Love ile büyük sükse yapan ancak A Bigger Splash ile ise beklentileri boşa çıkaran İtalyan yönetmen Luca Guadagnino’nun Sundance’te açılan bu son filmi 1983 İtalya’sında geçiyor. Yaz ayı için, Elio’nun ailesiyle yaşadığı evde konaklayan Oliver, göründüğü ilk andan itibaren sadece seyirciyi değil, 17 yaşındaki Elio’yu da etkisi altına alıyor ve izleyeceğimiz büyüleyici yaz aşkının ilk tohumları atılıyor. Elio’nun merkezinde olduğu bir büyüme hikayesi olarak yorumlamanın daha doğru olacağı Call Me by Your Name, hepimizin yaşadığı duyguların beyazperdede hayat bulmuş hali.
On Body and Soul

1999 yılından beri yönetmenlik kariyerine uzun bir ara veren Macar yönetmen Ildiko Enyedi, bu uzun süreli boşluğu yeni filmi On Body and Soul ile doldurdu ve film Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ve FIPRESCI ödülleriyle dönerek yılın en çok konuşulan yapımlarından biri haline geldi. Farklı, çarpıcı, duygusal ve arıza bir aşk hikayesini ekranlara taşıyan On Body and Soul; Budapeşte’de bir mezbahada geçen hikayesinde şirketin 50’li yaşlardaki mali direktörü Endre ile 20’li yaşlardaki kalite kontrol müfettişi Maria arasındaki ilişkiyi fantezi boyutlarında ele alıyor. On Body and Soul, rüya ve gerçek arasında yarattığı katmanlı fantezisi, gerçeküstü atmosferi ve şiirsel sinematografisiyle yılın en iyilerinden!
Manifesto

Manifesto, Alman sanatçı Julian Rosefeldt’in geçtiğimiz yıl öne çıkan video art enstalasyonunun uzun metrajlı bir film olarak karşımıza çıkmış hali. Filmde Cate Blanchett, biri kukla olmak üzere, 13 farklı karakteri canlandırıyor ve Komünist Manifesto’dan Dogme 95’e sanat tarihine yön vermiş çeşitli manifestoları birbirinden çok farklı mekanlarda okuyor. Yaratıcı mizanseni ve zeki kurgusuyla seyri son derece keyifli Manifesto, Blanchett’in kariyerinde de yepyeni bir zirve oluşturuyor. Oyuncunun evsiz bir adamdan bir kuklacıya, bir haber sunucusundan bir fabrika işçisine 13 farklı karaktere bürünüşünü izlemek başlı başına unutulmaz bir deneyim. En yalın haliyle sanatçının toplumdaki rolünü irdeleyen Manifesto, Cate Blanchett’ın layıkıyla büründüğü 13 farklı karakterle de zenginlik ve yüksek bir ihtişam kazanan sanatsal bir film olarak kayıtlara geçeceğe benziyor. Julian Rosefeldt’in 20. yüzyıl sanatçılarını ve fikir akımlarını kendi süzgecinden geçirerek oluşturduğu metinler, Blanchett’ın dokunuşlarıyla daha da bir derinlik kazanmış ve ortaya kaçırılmaması gereken bu deneysel film çıkmış.
Thelma

Oslo, 31 August, Reprise ve Louder than Bombs gibi birbirinden başarılı filmlere imza atan Norveçli yönetmen Joachim Trier’in türler arasında gezinen ve katıldığı tüm festivallerde büyük yankı uyandıran son filmi Thelma; tıpkı diğer filmleri gibi acıklı bir büyüme hikayesini ekranlara taşıyor. Thelma, üniversiteye gideceği için evinden ve ailesinden ilk kez uzaklaşmak zorunda kalan genç bir kızın hikayesi. Thelma’nın konforlu ve muhafazakar hayatı başka bir kıza aşık olmasıyla değişmeye başlayacak ve çok geçmeden korkunç doğaüstü güçlere sahip olduğunun farkına varacaktır. Sahip olduğu bu doğaüstü güçlerin farkına varan -belki de başından beri bilen- ailesinin Thelma üzerinde baskı kurması ve ona yasaklar getirmesinden sonra ise işler iyice karışacaktır.
Bamui haebyun-eoseo honja

Sadece afişleriyle bile dikkat çeken ve ve 36. İstanbul Film Festivali kapsamında izleyiciyle buluşan Bamui haebyun-eoseo honja – On the Beach at Night Alone, auteur yönetmen Hong Sang-soo imzasıyla erkekliği eleştiren bireysel yalnızlık üzerine otobiyografik ögeler taşıyor. Otobiyografik ögeler taşıyan filmde, evli bir yönetmenle ilişki yaşayan ünlü kadın oyuncu Young-hee yalnızlığıyla iki sahil kentinde, Hamburg ve Güney Kore’deki Gangneung’da yüzleşmeye çalışıyor. Young-hee’nin melankolisini, dürüstlüğünü ve hesaplaşmalarını etrafındaki insanlarla konuşmaları aracılığıyla yansıtan filmde Sang-soo, etkileyici kadın karakterinin yanında yer alıyor ve bir kez daha kamerasını alışıldık erkek davranışlarına eleştirel bir bakışla çeviriyor.
Good Time

o Get Some Rosemary’nin ardından çektikleri Heaven Knows What ile Venedik Film Festivali’nden ödülle ayrılan genç yönetmen kardeşler Benny Safdie ve Josh Safdie‘nin en ihtişamlı oyuncu kadrosuna sahip filmleri Good Time, Cannes’da Altın Palmiye için yarışmıştı. Altın Palmiye’yi elde edemese de Cannes’dan Soundtrack ödülüyle dönen film, Cannes’ın ardından Toronto Film Festivali’ne uğramış ve ülkemizde de önce Filmekimi aracılığıyla izleyiciyle buluşmuş ardından da vizyona girmişti. Constantine Nikas karakterinin kardeşini hapisten kurtarmak için başlattığı naif mücadele ise Good Time’ı yılın en iyilerinden yapıyor.
Loveless

2003 yapımı ilk filmi The Return’den sinema tarihine armağan ettiği başyapıtı Leviathan’a, tüm filmleriyle büyük övgülere mazhar olan Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev yeni draması Loveless ile doğup büyüdüğü coğrafyanın soğuk iklimini iliklerimize kadar hissettiriyor. Dağılmanın eşiğindeki orta sınıf bir aile üzerinden yarattığı mikro kozmosta günümüz modern Rus toplumunu ve kurumlarını masaya yatırarak, bu birbirinden kopuk toplumun tüm çarpıklığını ve çürümüşlüğünü gözler önüne seriyor. Loveless’ta kırık dökük bir aile hakkındaki bir hikayeyi birçok şey hakkında bir hikayeye dönüştüren Zvyagintsev; teknolojinin dünyanın dört bir yanını birbirine bağladığı iletişim çağında insanların birbirlerinden nasıl kopuk olduklarını; kayıpları araştırma görevini gönüllü sivil toplum örgütlerine bırakan polis ve sosyal hizmetler gibi kurumların içlerinin nasıl boşaltıldığını da filmin politik atmosferine eklemliyor.
Faces Places

Fransız Yeni Dalgası’nın öncü isimlerinden Agnes Varda, 89 yaşına gelmiş olsa da üretkenliğinden hiçbir şey kaybetmiyor. Sanatın birçok farklı alanında başarılı eserler vermesinin yanı sıra kariyerine onlarca kısa ve uzun metrajla birlikte bolca da ödül sığdıran Varda, yeni belgeseliyle bizlere sımsıcak bir dünya sunuyor. 33 yaşındaki Fransız fotoğraf sanatçısı JR ile birlikte bir yandan Fransız köylerini gezip köy sakinleriyle sohbet ederken diğer yandan birbirlerine yaşça uzak iki insanın sanat icra etme tutkusuyla tek bir yürek olmasının hikayesine odaklanan Faces Places ya da orijinal ismiyle Visages, Villages; bu yönüyle oldukça özel bir yapım. Belgeselin yönetmenliğini ise Agnes Varda, JR ile birlikte üstleniyor.
Your Name

Japon yönetmen Makato Shinkai imzası taşıyan ve Shinkai’nin aynı isimli romanından uyarlanan anime filmi Your Name Japon animelerinde sıklıkla karşımıza çıkan, hatta Takeshi Kitano’nun Dolls filminden de hatırlayabileceğimiz, insanların birbirlerine kırmızı iplerle bağlı oldukları temasından yola çıkan bu yılın açık ara en iyi filmlerinden biri. Hayao Miyazaki’nin bir döneme damga vuran efsanevi Studio Ghibli animelerinden sonra duraksama dönemine giren Japon anime sektörüne yeni bir soluk getiren Your Name; Japonya’da Spirited Away’in rekorunu kırarak en çok gişe hasılatı yapan anime olmayı da başardı. Özellikle arka plandaki çizim detayları, gözlerimizi şenlik yerine dönüştüren renk paleti, lineer olmayan zaman döngüsü ve Japon rock grubu Radwimps imzası taşıyan müzikleriyle kendine hayran bırakan Your Name’i kaçırmayın!
Foxtrot

İsrailli yönetmen Samuel Maoz’un yönettiği, Venedik Film Festivali’nde Gümüş Aslan Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan ve İsrail’in bu yılki ‘’Yabancı Dilde En İyi Film’’ dalında Oscar Aday Adayı olan Foxtrot, askerdeki oğlunun ölüm haberini alan bir babanın yas sürecinde akrabalar ve ordu yetkililerinden bunalarak bir öfke nöbetine tutulmasını konu etmekte. Konusu ağır ve acıklı gözükmesine rağmen iki saatin göz açıp kapayana dek sona erdiği film, izleyicinin duygularını istismar etmemesi, eğlenceyi de üzüntüyü de abartmadan vermesiyle kendisini oldukça izlenebilir ve kaçırılmaması gereken bir yapım kılıyor.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →