· 17 dk okuma

Yeşilçam’da Hollywood Uyarlamaları

Yeşilçam’da Hollywood Uyarlamaları

Sinemayı bir ülke olarak betimlersek, uyarlamalar onun hayat damarlarından biridir demek yanlış olmaz. Sinema, ortaya çıkışından itibaren diğer sanat dallarından beslenmek durumundaydı çünkü anlatım teknikleri o dönem için yoktan var edilemezdi. İlk uyarlamaların, sinemanın öncü isimlerinin başında gelen Georges Melies tarafından yapılması şaşırtıcı değildir. Onun, tiyatrodan aldığı sahneleme tekniği ile; Grimm Kardeşler’in masallarından Sherlock Holmes’ün eserlerine dek bir çok edebiyat eserini beyazperdeye uyarlaması, izleyici nezdinde de ilgi uyandırır.

Bir diğer uyarlama yöntemi olan yeniden çevrim filmlerin tarihi de neredeyse sinema ile yaşıttır. Sinema, kendine has görsel ve hikaye dilini oluşturdukça yeni filmler de öncekilerin üzerine yeni birer tuğla eklemeye ya da var olan tuğlayı farklı biçimlerde kullanmaya başlarlar. Bu konuda farklı görüşler olsa da ilk yeniden çevrim film, 1903 tarihli meşhur “The Great Train Robbery”nin 1904’te çekilen versiyonudur. Bir diğer görüş ise 1914’te Oscar Apfel ile Cecil B. DeMille’in yönettikleri “The Squaw Man”in 1918 yılında DeMille tarafından yeniden çekilen versiyonunun, ilk yeniden yapım olduğu. İki görüşten hangisi doğru olursa olsun, yeniden çevrimlerin 2000’li yıllarda bile ticari açıdan oldukça avantajlı bir tercih olduğu yadsınamaz.

Bu yeniden çevrim furyasından Türkiye sinemasının da geri kalmadığını söyleyebiliriz. Özellikle 1960’lı yıllarda bir endüstri halini alan ve bir yılda yüzden fazla film üretilen Yeşilçam’da, bu üretkenliğin ardındaki nedenlerden biri yeniden çevrimler ve uyarlamalardır. Yıllar içerisinde Amerikan sinemasının ülkedeki sinema pazarına hakim olması ve izleyici tarafından tercih edilmesi de bu yeniden çevrimlerin ticari bir tercihe dönüşmesine neden olmuştur. Bu noktada, son yıllarda çokça bahsedildiği üzere sadece süper kahraman ya da bilimkurgu filmlerinin değil; önemli komedilerin, melodramların ve korku filmlerinin de yeniden çevrimlerine rastlamak mümkündür. Kimi filmler direkt olarak Türk izleyicisinin özdeşleşme kurabileceği şekilde değiştirilerek beyazperdeye aktarılmış; kimi filmler ise neredeyse senaryoları birebir korunarak, Türk oyuncular tarafından yeniden canlandırılmıştır. Bu dosyada; yukarıda bahsi geçtiği gibi sayılarının çokluğu nedeniyle süper kahraman ya da bilimkurgu filmlere yer verilmemiş, özellikle diğer türlerde yapılan uyarlamalara genel bir bakış hedeflenmiştir.

On Korkusuz Adam (1964) – The Magnificent Seven (1960)

Az sayıdaki kahramanın çok sayıdaki düşmana karşı verdiği mücadeleleri konu edinen epik filmlerden söz edildiğinde akla gelen ilk filmlerden biri, Akira Kurosawa’nın 1954 tarihli başyapıtı Seven Samurai’dir. Filmde; zor günler geçiren yaşlı bir samurayın, haydutlara karşı kendilerini korumak isteyen köylülerle anlaşması ve altı samuray ile güçlerini birleştirerek kırk kişilik haydut ekibine karşı mücadelesi anlatılır. İki dalda Oscar adayı olan ve özellikle Toshiro Mifune’nin oyunculuğu ile hatırlanan filmin etkisi o kadar büyük olur ki 1960 yılında Preston Sturges, filmin Amerikan versiyonunu yapar. 1960 tarihli The Magnificent Seven’da Japonya’nın yerini Meksika; samurayların yerini ise silahşörler alır. İki filmin arka planında yatan hikaye ise, samuraylığın ve silahşörlüğün eski gücünü kaybetmesi ile bu şekilde hayatını sürdürenlerin yaşadıkları ekonomik zorluklardır.

Tunç Başaran’ın yönetmenliğini üstlendiği 1964 tarihli On Korkusuz Adam filminde de benzer bir hikaye anlatılır. Meksika’nın yerini dönemin konjonktürüne uygun olarak Kıbrıs alır. Rum çetelerin baskısı altında yaşayan Türkler’e yardım etmek amacıyla bir araya gelen on kişilik bir Türk ekibinin verdiği mücadele, sık sık o dönemde yaşanan olaylarla paralel biçimde ilerler. Filmin başında yer alan katliam sahnesi, birebir olarak Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın ailesinin uğradığı saldırıyı temsil eder. Mifune’nin etkileyici karakterinin bir benzerinin Yılmaz Güney tarafından canlandırıldığı film, esinlendiği yapımlardan farklı olarak işin içine Türk ordusunu da katar ve kurtuluşun çetelerden ya da bireysel mücadeleden değil, adaya yapılacak müdahaleden geçtiğini ima etmekten de geri kalmaz. Filmin elde ettiği başarıdan dolayı Başaran, ertesi yıl İzmir’in işgali esnasında kadınların mücadelesini anlatan On Korkusuz Kadın’ı çekecektir.


Fıstık Gibi Maşallah (1964) – Some Like It Hot (1959)

Joe ve Jerry isimli iki müzisyen, gangsterler arasında yaşanan Sevgililer Günü Katliamı’na tanık olunca şehri terk etmek zorunda kalırlar. Tanınmamak için ise tamamı kadınlardan oluşan ve Florida’ya doğru yola çıkan bir müzik grubuna sızmaları gerekir. Kadın kılığına giren ikili hem kaçtıkları mafya babasına hem de peşlerini bırakmayacak olan erkeklere doğru yol aldıklarını tahmin bile edemeyeceklerdir! Özellikle toplumsal cinsiyet rollerine muzip bakışı ve Jack Lemmon, Tony Curtis, Marilyn Monroe’dan oluşan kadrosu ile bir döneme damga vuran Billy Wilder komedisi Some Like It Hot, sinema tarihinin de en çok esinlenilen filmlerinden biri olur. Genellikle kadın kılığına giren erkek karakterlere rastladığımız filmlerdeki komedi anlayışının ve şakaların temelini oluşturan film, Türk izleyicisinin radarına ise bir yeniden çevrim ile girmiştir.

1960’lı yıllarda çektiği komedi filmleri ile tanının yapımcı-yönetmen Hulki Saner’in filmi “Fıstık Gibi Maşallah”, Some Like It Hot’ın hikaye gelişimine temelde bağlı kalsa da yerel unsurları da eklemekten geri kalmayan bir film. Lemmon-Curtis-Monroe üçlüsünün yerini İzzet Günay, Sadri Alışık ve Türkan Şoray alırken asıl hikayedeki “tanık olma” durumunun yerini ise ekonomik sıkıntılar alıyor. Haklarını aramak için patronlarını ispiyonlayan Fikret ve Naci ikilisi, seyirci nezdinde adaletin tecelli etmesine katkı sağlıyorlar. İkili ile kurulan bağ, Fikriye ve Naciye’ye dönüştüklerinde de değişmiyor. Hikayeye dahil edilen “Baklava, börek aç” ve “Soyun Ulan!” gibi kült sahneler de unutulmazlar arasına giriyor. Sadece altı yıl sonra yine Hulki Saner tarafından yönetilen Fıstık Gibi (orijinal filmden sadece Sadri Alışık yer alırken, Günay ve Şoray’ın yerine Yusuf Sezgin ve Feri Cansel dahil oluyor) ise 1959 tarihli orijinal filme daha yakın dursa da ilk yeniden çevrim kadar hatırlanmıyor.

Sen Bir Meleksin (1969) – The Sound of Music (1965)

Yönetmenliğini Robert Wise’ın üstlendiği The Sound of Music, aslen 1959 tarihli ve aynı isimli bir müzikalden uyarlama. Müzikal ise 1956 tarihli Alman filmi The Trapp Familie’den esinlenilerek yazılmış. Kısacası oldukça evrensel bir hikayeden beslenen bu müzikal filmin, En İyi Film dahil beş dalda Oscar kazanması pek şaşırtıcı değil. Bu başarıda elbette Julie Andrews’ın müzikal performansının da payı büyük. 1930’ların Avusturya’sında; Maria isimli genç bir kız, rahibe olmak istemesine rağmen bunda başarılı olamaz. Gemi kaptanı Georg Von Trapp’in çocuklarına bakması için gelen bir iş teklifini kabul eder ve yedi çocuğun bakımını üstlenmek için yeni bir hayata başlar. Bu esnada Avusturya, Nazi tehdidi altındadır ve Von Trapp’in bu tehlikeye karşı verdiği mücadele ile Maria’ya duyduğu aşk, ikilinin birçok engeli aşmasını gerektirmektedir. (Slavoj  Zizek’e göre; filmin bizzat kendisinin faşist olduğunu ve Nazilerin aslında bozulmuş, bürokrat Yahudileri temsil ettiğini

target="_blank">not olarak düşelim.)

1969’da Nejat Saydam tarafından yönetilen Sen Bir Meleksin ise, büyük ölçüde orijinal filme bağlı kalmakla birlikte hikayedeki engeller üzerinden değişikliklere giden bir film. Maria’nın yerini alan ve Hülya Koçyiğit tarafından canlandırılan Hülya karakterinin, rahibe olmak gibi bir derdi yok elbette! Darülaceze’de büyüyen ve hayata karşı büyük bir mücadele vererek yüksek okula girmeye hak kazanan Hülya, bir iş teklifi üzerine çocukların bakımını üstleniyor. Etrafta Naziler ya da din unsuru olmadığı için de hikaye tamamen zengin-fakir, doğu-batı ikilemine kayıyor. 1961 yılında Küçük Hanımefendi filmini yöneten ve Küçük Hanım serisine imza atan Saydam, bolca melodram geleneğinden besleniyor ve Koçyiğit ile Ediz Hun arasındaki çekime vurgu yapıyor. Filmin sonunda herkesin beklediği üzere; özgür ruhlu ve Anadolu kültüründen Hülya, bu batılı dünya tarafından kabul ediliyor. Akıllarda ise “bir örnek giyinen çocuklar aynı şekilde giyinmeye devam edecekler mi?” sorusu kalıyor. Malum, filmde Naziler yok ama disiplinli Orhan Baba karakteri izleyiciyi germiyor desek yalan olur.

Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde (1971) – The Wizard of Oz (1939)

1970’li yıllardan itibaren Türkiye sinemasında, konuları ABD’den ithal edilen filmlerin sayısının artmasıyla sonraki yıllarda “Turksploitation” adı verilen (istismar sineması üzerinden yaratılan bir terim) bir furya başlamıştır. Genellikle yüksek bütçeli bu filmlerden esinlenilerek yapılan düşük bütçeli Yeşilçam versiyonları, ister istemez absürtlükler ve uyumsuzluklarla dolu içeriklere sahiptirler. Konu, 1939 tarihli başyapıt “The Wizard of Oz” olduğunda ise işler biraz daha karışır.

Listedeki ikinci Tunç Başaran filmi olan 1971 yapımı Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde, The Wizard of Oz’un biraz serbest bir uyarlamasıdır. Kaynak filmde bilindiği üzere Kansas’ta yaşayan Dorothy isimli bir kız, hortum felaketi sonucu köpeği Toto ile kendisini Oz ülkesinde bulur. Bu fantastik diyardan eve dönmenin yollarını arayan Dorothy’nin Oz Büyücüsü’nü bulması gerekmektedir. Bu yolda ona Korkuluk, Teneke Adam ve Korkak Aslan eşlik ederler. Filmin Yeşilçam versiyonunda ise Judy Garland’ın canlandırdığı Dorothy’nin yerinde dönemin popüler oyuncusu Zeynep Değirmencioğlu’nun canlandırdığı Ayşecik karakteri vardır. 1960’lı yılların başından itibaren ülke sinemasına damga vuran Ayşecik filmlerinin, Pamuk Prenses ve Sinderella gibi fantastik bir versiyonu olan yapımın senaryosunda ise ünlü aktrisin babası Hamdi Değirmencioğlu’nun imzası bulunur.

Doğruyu söylemek gerekirse “Hisar Film, dünyanın en güzel masalını iftiharla sunar” cümlesiyle açılan ve animasyona başvuran jenerik sekansı, hortum sahnesini canlandırmanın zorluklarını bertaraf etmekle birlikte oldukça özgün bir yapıya sahip. Geriye kalan 80 dakika içinse aynı şeyleri söylemek mümkün olmuyor. Korkuluk (Metin Serezli), Teneke Adam (Süleyman Turan) ve Korkak Aslan (Ali Şen) karakterlerinin filme bir anda dahil olmaları, Ayşecik’in sanki haftada bir Cüceler Ülkesi’ne gidiyormuş gibi rahat tavırları ve sırf kafiye yaratmak için yaratılmış hissi uyandıran şarkılar, her saniye ağzınızı açık bırakmayı başarıyor. Tabii bu durumu başarı olarak nitelendirmek mümkün, çocukken bizde yarattığı travmaları bir kenara bırakırsak karşımızda kült bir film var. Tek yapmanız gereken arka planda “The Dark Side of The Moon” albümünü açıp sahnelerle müzik arasında senkronizasyon var mı, kontrol etmek.

Düşman (1973) – Notorious (1946)

İkinci Dünya Savaşı sonrası Brezilya’ya kaçan bir Nazi örgütünün çökertilme çabasını anlatan Notorious’ta; Cary Grant, Devlin isimli bir hükumet ajanını canlandırır. Örgütün lideri olan Alexander Sebastian’a ulaşmak için en güvenilir yol ise babası bir Nazi casusu olan Alice’i (Ingmar Bergman) kullanmaktır. Zamanla Devlin ile Alice arasındaki yakınlaşma, aşk ve görev çatışmasının yarattığı gerilimi artıracaktır. Notorious’un, Hitchcock’un en iyi filmlerinden biri olmasının onlarca nedeni var: Öncelikle filmin sinematografisi, daha önce Hitchcock filmlerinde görülmediği kadar deneysel çekimler içerir. Yakın çekimler, zoomlar ve kaydırma planlar, filmin anlatımına büyük katkıda bulunur. Sansür kurulunun öpüşme sahnelerini üç saniye ile sınırlandırmasını Hitchcock, üç saniyelik öpüşmelerden oluşan toplam iki buçuk dakikalık bir sahneyle aşar. Hitchcock’un “anne meselesi”ni ilk kez ayrıntılı biçimde ele alması ve Alice’in kadın kimliği üzerinden otoritelerce kurban olarak kullanılması, yönetmenin sineması içerisine hala tartışılan olgular olmaya devam etmektedir.

Yönetmenliğini ve senaryosunu Muzaffer Arslan’ın üstlendiği Düşman filminin başrollerini Emel Sayın, Kartal Tibet ve Erden Alkan üstlenirler. Film, çoğunlukla Notorious ile aynı şekilde ilerlese de Sayın’ın, Helga karakteri üzerinden bir farklılaşma gözlemleniyor. Sanatçının şarkıcı kişiliğinin ilgi çekeceği düşünüldüğünden olsa gerek, Ingmar Bergman’ın aksine Emel Sayın filmde sürekli olarak popüler şarkılar seslendiriyor! Türk anne ve Alman babaya sahip olan Helga, her ne kadar Alman ajanı olan babası aracılığıyla Naziler’in işlediği suçlardan haberdar olsa da gözlerini ancak Türk casus Murat sayesinde açıyor. Filmdeki gerilimin doruk noktasına ulaştığı ev sahnelerinde Arslan’ın, Hitchcock’un çekim planlarını aynı şekilde uygulamaya çalıştığı gözlemleniyor. Buna karşın ana hikayedeki aksiyon yetersiz bulunmuş olacak ki filmin sonuna bir de çatışma sahnesi ekleniyor ve Kartal Tibet, kurtarıcı olarak imdada yetişiyor. Hitchcock’un yarattığı gerilim atmosferinin aksine melodramın güvenli sularından ayrılmaya pek de niyeti olmayan Düşman, Naziler’in Türkiye’ye saldırma planları üzerinden alternatif tarih yaratmak adına ağızlarımıza bir parmak bal çalmakla yetiniyor.

Şeytan (1974) – The Exorcist (1973)

“En İyi Film” dalında Oscar adaylığı kazanan ilk korku filmi olarak kabul edilen The Exorcist, tüm zamanların en çok esinlenilen filmlerinden biri olmayı sürdürüyor. William Peter Blatty’nin romanından uyarlanan ve yönetmenliğini William Friedkin’in üstlendiği filmde, 12 yaşındaki Regan’a musallat olan şeytani bir gücün alt edilmeye çalışılması üzerinden sadece basit bir iyi-kötü mücadelesi yer almaz. Aksine, toplum içerisinde saygın olarak kabul gören bireylerin de vicdanlarının bir sorgulaması yapılarak, inanç konusunun ne kadar çetrefilli olduğu gözler önüne serilir. The Exorcist’i önemli bir film yapan şey de izleyiciyi salondan çıktığında rahatsız etmeye devam etmesidir.

1973 yapımı olan filmin ünü, çok geçmeden Yeşilçam’a da yayılır. Hulki Saner, filmin popülerliğinden faydalanmak için Türk versiyonunun çekilmesinde ısrarcıdır. Filmi yönetmesi için adı geçen isim Metin Erksan’dır. Mülkiyet Üçlemesi ile ülkede neredeyse konuşulması bile sakıncalı konulara parmak basan; her daim başı sansürle belaya girmiş olan Erksan’ın yaratıcı yönetmenliği ile orijinal filmin teknik açıdan zenginliği, ilginç bir yeniden çevrimin habercisidir. Erksan, filmi izlemek için İngiltere’ye gider ve notlar alır. Döndüğünde ise filmi çekmenin neredeyse imkansız olduğunu düşünmektedir. Fakat yapımcı baskısı, her şeyin üstündedir. Sonuçta birçok sahnesi orijinal film ile aynı, hristiyanlığa yapılan atıfların yerini müslümanlık inancı ile ilgili söylemlere bıraktığı bir film ortaya çıkar.

Bu noktada filmi teknik açıdan eleştirmenin biraz abes kaçtığını belirtmek gerekiyor. Tamamen ticari hedeflerle yaratılan bu filmin bugün izlendiğinde kahkahalarla karşılanması, dönemin Yeşilçam’ının teknik imkanlarını düşündüğümüzde biraz acımasızlık hissi uyandırıyor. Rüştünü çoktan ispatlamış olan Erksan’ın sadece teknik engelleri aşma çabası değil; ortaya çıkan eserin Türk izleyicisini etkilemesi zorunluluğu da filmin aşırı uçlara kaymasına neden oluyor. Filmde görünen “Şeytan – Akıl Hastalıkları Hakkındaki Çağdaş Görüşlerin Işığı Altında Evrensel Dinlerde Şeytanın Ruh Zaptetmesi Olayı ve Şeytan Kovma Merasimi” kitabının adı bile tek başına bu aşırı uca örnek olarak görülebilir. Ortaya çıkan eser dört başı mamur bir korku filmi olmasa da Şeytan, son yıllardaki korku filmi furyasını göz önüne aldığımızda korku sinemamızda atılan ilk taşlardan biridir. Atan kişi ise, günahsız Metin Erksan’dır.

Kadınca (1984) – Straw Dogs (1971)

Sinemada tarihinde “şiddetin şairi” olarak anılan Sam Peckinpah’in en tartışmalı filmlerinden biri, Straw Dogs’dur. Filmde, Amerikalı matematikçi David Sumner’ın (Dustin Hoffman) eşi Amy (Susan George) ile İngiltere’de bir taşra kasabasına yerleşmesi ile yaşanan olaylar anlatılır. Amy, doğup büyüdüğü yere dönmekten ötürü başlarda mutlu olsa da bu mutluluk kısa zamanda bir kabusa dönüşecektir. Geçmişte aşk yaşadığı Charlie’nin; arkadaşları ile birlikte genç çiftin hayatlarına müdahale etmeleri, özellikle David’in karakterinde bir dönüşüme yol açar ve sessiz, çekingen bir tipken evini savunan, maço bir erkeğe dönüşür. Peckinpah’in filmi, izleyiciyi bu dönüşümden alması gereken tatmin üzerinden vurur. Evini koruyan David, gayet kolay bir şekilde özdeşleşme kurabileceğimiz bir karakter haline gelebilecekken deliliğin sınırlarında dolaşan davranışları nedeniyle bu tatmin yerini şüpheye bırakır. Amy ile olan ilişkisindeki kırılma ise çok tartışılan tecavüz sahnesi ile yaşanır. Fakat bu kırılma, izleyici nezdinde yaşanan bir kırılma olur. Peckinpah’in filmi, bu açıdan ortaya çıkan beklentileri yadsıyan ve manipüle eden bir yapıya sahiptir.

Yönetmenliğini Temel Gürsu’nun yaptığı ve senaryosunda Arda Uskan’ın imzası bulunan Kadınca’da ise matematikçi karakterinin yerini müzisyen Murat (Ferdi Özbeğen) alır. Amy rolünün karşılığında ise Hülya karakterinde Banu Alkan’ı görürüz. Çift, ilk filmin aksine tamamen tatil amacıyla Çeşmealtı’na giderler ve burada Hülya, orijinal filmde olduğu gibi eski erkek arkadaşı ile karşılaşır. Filmin başkarakterinin matematikçi yerine müzisyen olması, yaşadığı mantık-şiddet ikileminin gücünün zayıflamasına yol açar. David’in aksine Murat zaten daha girişken bir tiplemedir. Mesleğini, aşkının önüne koyması -filmde sık sık şarkı söylemesi- kötü olayların yaşanmasının sebebi olarak görünür. Amy’nin yaşadığı gerilim, Hülya karakterinde çok hissedilmez. Bu durumun oluşmasında Banu Alkan’ın, o dönemin erotik sembollerinden biri olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmak gerekir. Alkan’ın karakterinin eski sevgilisi ile yaşadığı çatışma, orijinal filmin aksine daha çabuk geçiştirilir. Orijinal filmde David’in ava gitmesi ile yaşanan tecavüz olayı, karakterin eline silah alması açısından önemliyken Kadınca’da av yerine balığa çıkılması da hikayedeki başka bir zayıflıktır. Hikayede yapılan değişikliklerin etkisi, iki filmin finali arasındaki uçurumu da büyütmüş olur. Kadınca’nın finali neredeyse absürt bir Bonnie and Clyde tadı vererek “biz ayrılamayız” tandanslıdır. Böylece Peckinpah’in ucu açık finaline karşın Gürsu’nun finali, izleyicide hızlı bir tatmin duygusu uyandırır.

Straw Dogs ile Kadınca’yı ayıran en önemli etkenin ise bahsi geçen ilk filmde, Vietnam Savaşı’na yapılan vurgu olduğu söylenebilir. David ve Amy’nin ülkeden ayrılmasının en önemli nedenlerinden biri, savaş ve anti demokratik uygulamalardır. David’in ait olmadığı bir yerde dışlanması ve şiddete meyilli hale gelişi ise, Vietnam’a giren Amerikalı askerler ile özdeşleştirilebilir. Kadınca’da ise böyle bir okuma yapılamayacağı gibi Murat karakterinin kariyer hevesinin, her şeyin önüne geçtiği görülecektir. Filmde “Kadınca” değil “ancak olsa olsa “Erkekçe” duygular hakim kılınmıştır. Kadınca,  Straw Dogs’un kötü bir uyarlaması olsa da tek kötü uyarlama değildir. Zira 2011 tarihli Rod Lurie uyarlaması, matematikçi yerine senaryo yazarı karakterini merkeze oturtarak biraz daha Kadınca’ya yakın bir yol izleyip güme gitmişti.

Aşık Oldum (1985) – The Woman in Red (1984)

Yves Robert’in 1976’da çektiği Pardon Mon Affaire sadece Fransa’da değil; ABD’de de oldukça popüler bir komedi haline gelir. Altın Küre’de adaylık kazanan film, ünlü komedyen Gene Wilder’ın ellerinde bir Amerikan komedisine dönüşecektir. Bir iş adamının, otoparkta dans ederken gördüğü kırmızılı bir kadına tutulmasını ve eşini aldatarak onun peşinden gitmesini anlatan bu tesadüfler ve yanlış anlaşılmalar komedisi, yapıldığı dönemde hem izleyici hem de eleştirmen gözünde pek tutulmamıştır. Wilder’ın biraz kaba bir komedi anlayışını içeren ve fazlasıyla abartılı sahneler barındıran filmine, günümüzün nostaljik bakış açısıyla daha insaflı yaklaşıyoruz.

Filmin, Ertem Eğilmez tarafından yönetilen Türk versiyonu ise oldukça iyi bir kadroya sahip. Şener Şen, Nevra Serezli, Ayşen Gruda, Erdal Özyağcılar, Savaş Dinçel ve Necati Bilgiç’ten oluşan oyuncu kadrosu adeta parlıyor. Orijinal filmde Charles Grodin tarafından başarıyla canlandırılan Zampara Buddy -Türk versiyonda Macit- rolünde izlediğimiz Erdal Özyağcılar, Şener Şen ile iyi bir ikili oluşturuyor. Fakat filmin, orijinal versiyonun üstüne koyabildiği tek olumlu gelişme oyunculuklarla sınırlı. Zaten iki filmin işleyişi birbirine o kadar yakın ki, bazı sahnelerde karakterlerin davranışları ve hareketlerine kadar bu eş zamanlı ilerlemeyi karşılaştırmak mümkün. Asıl farkın filmin sonunda ortaya çıktığı görülüyor. Amerikan versiyonda olaylar bir televizyon yayını üzerinden açığa çıkarken Eğilmez’in versiyonunda ise tesadüfler üzerinden bir komedi yaratılıyor. Yine de filmin sonundaki “beyazlı kadın” eklemesinin başarılı olduğunu kabul edebiliriz.

Kara Şimşek (1985) – Rocky (1976)

Rocky serisinin en az bir filmini izlemeyen sinemaseverlerin sayısı oldukça azdır. Serinin genel olarak birbirinin kopyası ve hatta neredeyse parodisi filmlerle devam ettiği düşünülürse, 1976 Akademi Ödülleri Töreni’nde All The President’s Men, Network ve Taxi Driver gibi filmleri geride bırakarak En İyi Film Oscarı’nı kucaklayan ilk Rocky’nin yeri biraz ayrıdır. Klasik anlatı sineması sevdalıları için her şey yerli yerindedir: Güney Philadelphia’da yaşayan ve amatör bir boksör olan İtalyan göçmen Rocky Balboa’nın yükselişi, dünya şampiyonu boksör Apollo Creed ile yapacağı maça bağlıdır. Creed ile maç yapması, ona sunulan bir lütuftur ve Rocky, bu Amerikan Rüyası’nı yanıtsız bırakmayacaktır. Ringe, George Washington ve Sam Amca kostümüyle çıkan Apollo’yu sallasa da yıkamaz ama kağıt üstünde Apollo’nun kazandığı maçın asıl galibi, Sam Amca’nın onayını alarak rüştünü ispat eden Rocky olacaktır.

Parlak bir pakette sunulan bu rüyayı Türkiye’ye uyarlamak ise sinemada sınır tanımayan Çetin İnanç’a düşecektir. İnanç, bir idman sırasında keşfettiği vücut geliştirmeci Serdar Kebapçılar’ı sadece bir sene içerisinde aksiyon film yıldızı haline getirir. Kebapçılar’ın; Hollywood uyarlamaları arasında sayabileceğimiz, Turkish Rambo olarak ünlendiği Korkusuz’dan önce oynadığı Kara Şimşek ise bir Turkish Rocky filmidir. Filmde direkt olarak Rocky filminin müziği kullanılırken İtalyan göçmenler, yerlerini Almanya’ya göç eden Türkler’e bırakırlar. Türkler’in Almanlar tarafından ezildikleri sıklıkla vurgulanarak boks üzerinden elde edilen zaferlerin, milliyetçi duyguları ateşlendirdiği söyleminin altı çizilir. Rocky’nin aksine sadece bir yükseliş değil; bir intikam hikayesini de barındıran Kara Şimşek, Altın Kemer için dövüşen Türk boksör Serhan’ın ringdeki şüpheli ölümü üzerine kardeşi Serdar’ın onun yerini almasını anlatır. Serhan üzerinden bolca para kazanan babası tarafından gerçek bir erkek olarak görülmeyen Serdar, boksör olmak için yeri geldiğinde kütükleri ve kayaları yumruklamaktan geri kalmaz! Önce, çalıştığı yerde kendisine eziyet edenlerden intikam alır, ardından ise büyük boksör Martino’ya meydan okur. Filmin sonunda Serdar’ın kazandığı zaferi babasının ölümü bile gölgeleyemez. Çünkü hocası Hüseyin Peyda’dan daha iyi bir baba olabilir mi?

Garip (1986) – The Kid (1921)

Tüm zamanların en iyi komedi oyuncularının başında gelen Charlie Chaplin ile Türk sinemasının bu konudaki medar-ı iftiharı Kemal Sunal’ın filmlerindeki bazı benzerlikler, dikkatli sinemaseverlerin gözünden kaçmamıştır. Örneğin; Hollywood uyarlamaları arasında yer alan En Büyük Şaban (1983) filmi, City Lights’ın (1931) neredeyse birebir kopyasıdır. Bu durum daha çok yapımcı ve senarist tercihleri ile ilgili olsa da Sunal’ın performanslarında Chaplin’den izler bulmak mümkündür. Sessiz sinema döneminde mimikler ve vücut hareketlerinin, oyuncuyu tanımlayan özellikler olduğu düşünülürse Sunal’ın sesli sinema döneminde bu iki özelliği de başarıyla kullandığını söyleyebiliriz.

Kemal Sunal’ın içindeki Chaplin’in ortaya çıktığı bir diğer film ise, senaryosunu Fatma Girik’in yazdığı ve Memduh Ün’ün yönettiği Garip’tir. 1921 tarihli unutulmaz film The Kid‘den uyarlanan bu filmde; hayatını sürdürmek için her türlü işe girip çıkan Kemal’in, bir kayığın içinde bulduğu bebek ile birlikte değişen hayatı anlatılır. The Kid filminde erkek olan çocuğun Garip’te kız çocuğuna dönüşmesi dikkat çeker. İki film arasında tıpa tıp aynı sahneler yer alsa da (örneğin cam kırma sahnesi); The Kid’in daha çetrefilli hikayesine karşın, Garip’te olayların biraz daha basitleştirildiğini görüyoruz. Örneğin; Chaplin’in berduş karakterinin çocukla karşılaşması, bir dizi olayın sonunda meydana geliyor. Buna karşın Garip’te bu karşılaşma çok daha hızlı gelişiyor. Ek olarak Garip’te, biraz da dönemin ruhuna uygun olarak futbol rekabeti filme yedirilir. Bu eklemede, kendisi de eski bir futbolcu olan Memduh Ün’ün payı az değildir elbet! Fanatik Beşiktaşlı Kemal ile Galatasaray’ı tutan küçük Fatoş arasındaki atışmalar, filmi öncülünden farklı kılan unsurlardan biridir. Fakat en önemli farklılık yine filmin sonunda gerçekleşir. The Kid, biraz daha gerçekçi bir biçimde çocuğu annesi ile yeniden buluşturur. Chaplin’in karakterinin geleceği, izleyicinin hayal gücüne bırakılır. Garip ise tam bir mutluluk tablosu ile sonuçlanır. Evlilik ile kurulan bağ sonucu çocuk sahibi olmak meşru hale getirilir. Garip, The Kid’in oldukça gerisinde kalan bir yapım olmakla birlikte bu iki büyük komedyeni bir arada düşünmemizi sağlayan bir film olarak dikkat çekicidir.


Batu Anadolu

Batu Anadolu

198 yazı · 1986'da doğdu. Challenger faciası, Çernobil patlaması, Olof Palme suikastı ve Cliff Burton'un ölümü, aynı yıl yaşanan diğer felaketlerdir.

Yazarın diğer yazılarını gör →