· 17 dk okuma

Yalnızlık Üzerine 30 Muazzam Film

Yalnızlık Üzerine 30 Muazzam Film

Yalnızlık hissinin filmin her tarafına sindiği, direkt olarak yalnızlığı anlatmasa da hikayelerinde pek çok yalnız karakter bulunduran 30 muazzam filmi sizler için derledik.

Yalnızlık Üzerine 30 Muazzam Film

Umberto D. (1952)

umberto-d-1952-filmloverss

Bir derin kuyuya benzetir yalnızlığı Nietzsche ve sorar; “Taş atmak kolaydır bu kuyunun içine ama bu taş dibe inecek olursa, kim çıkarabilir?” İtalyan Yeni Gerçekçiliği sinema akımının baş eserlerinden biri olarak kabul edilen Vittorio De Sica filmi Umberto D.; bireyin toplum içerisinde yalnız bırakılışını, bizzat bu yalnızlığa rağmen onu görmezden gelen toplum içinde var olmaya çalışan emekli bir devlet memurunun gözünden anlatır bize. Yalnızlık bir seçim olduğunda güzeldir ama Umberto D.’nin mahkum edildiği yalnızlık kimsesiz bir çaresizlikten başka birşey değildir. Taş kuyunun dibine çoktan çarpmış ve kuyu dahil herkes tarafından çoktan unutulmuştur!

Umberto’nun başını sokabileceği bir oda için çırpınışını ve toplumda en azından fark edilmek adına gösterdiği çabayı hiç bir duygu sömürüsüne yer vermeden o benzersiz diliyle anlatan Vittorio De Sica, Bisiklet Hırsızları gibi bir başyapıtın bile üzerine çıkabilen bir yalnızlık senfonisi oluşturmayı başarmıştı.

Bu liste özelinde şunu bir kez daha vurgulamak gerek; Bukowski, Camus veya Sartre benzeri bir yalnızlık çoğu zaman bir tercihtir. Cehennem başkalarıdır diyerek tutunduğun yakıcı bir hazdır ve aynı zamanda seni daha güçlü kılan büyük bir kaçış yoludur. Ama söz konusu 60 yaşlarında bir ihtiyarın toplum içinde var olma çabası olduğunda tam anlamıyla bir yoksunluk halidir ve kesinlikle katlanılmazdır!

Smultronstället (1957)

wild-strawberries-bergman-1957

Ünlü sinemacı Ingmar Bergman 1957 yılında yönettiği Smultronstället, 84 yaşındaki profesör Isak Borg’ün kendisine takdim edilecek ödül töreni için Stockholm’den Lund’a seyahat ederken yaşadığı geçmişe dönüşü konu ediniyor. İnsanlardan kendini soyutlayan, genel olarak insanların da ondan çok hoşlanmadığını söyleyebileceğimiz Borg’un bahsi geçen yolculuk sırasında varoluşsal düşüncelerle çocukluğuna inmesi Citizen Kane-vari bir anlatıyı akla getirse de, film otobiyografik özellikleri ile farklılaşıyor. Özellile korku sahnelerinde farkını belli eden Bergman’ın kamerası, Borg’un yalnızlığını ve geçmişle yüzleşmesini aktarma konusunda ortaya yetkin bir iş çıkarmayı başarıyor.

Red Desert (1964)

michelangelo-antonioni-red-desert-filmloverss

Michelangelo Antonioni’nin yönettiği Red Desert, Yalnızlık Üçlemesi’nin – L’avventure, La Notte, L’eclisse – ardından çektiği ilk filmdir.

Red Desert, Giulliana’nın yaşadığı sıkışmışlık hissini oldukça gerçekçi bir anlatıyla seyirciye yansıtan Antonioni’ni sanayileşmeyi arka plana alarak muazzam bir içsel yolculuk sunar. Antonioni’nin ilk renkli filmi olan Red Desert’te yönetmenin renk kullanımında tercih ettiği zıtlıklar filmin seyir kalitesini arttıran bir diğer önemli detaydır.

Michelangelo Antonioni Red Desert ile Venedik Film Festivali’nde FIPRESCI ödülü ve Altın Aslan’a layık görülmüştür.

Repulsion (1965)

Repulsion-roman-polanski-filmloverss

İlk filmi Knife in the Water ile gerilim konusunda müthiş bir çıkış yapan Roman Polanski’nin İngiltere’de çektiği ve sinemasının zirvelerinden sayılan bir filmdir Repulsion. Daha sonraları “Apartman Üçlemesi” olarak anılacak olan Rosamary’s Baby ve The Tenant’ın öncülü olan film, Carol’un yalnızlığını ve yavaşça delirişini anlatıyor. Polanski sineması için başat temalardan olan psikolojik anormalliklerin oldukça yoğun kullanıldığı filmde Carol’un değişen ruh hallerine tanık oluruz. Fakat bu ruh hallerinin kökeninde yatan her daim yalnızlık duygusudur. Carol, yalnız olmadığında diğer insanlardan, yalnız olduğundaysa tanık olduğu gerçeklikten korkar. Bir anlamda Polanski yalnızlığı bir tür varoluşsal lanet olarak bizlere sunar. Çünkü Carol sonunda herkesten kaçıp kendi başına kalsa da bu sefer zihninin ona oynadığı oyunlardan kaçamaz. Bu aslında oldukça önemli bir söylemdir. Öyle ki Foucault ve Deleuze gibi çağdaş filozofların özellikle eğildikleri delilik ve şizofreni konularıyla ilgili olarak, normalliğin ya da aklı başındalığın toplumsal ve varoluşsal köklerine atıflarda bulunur.

Le Samourai (1967)

le-samourai-filmloverss

Le Samourai, Jean-Pierre Melville tarafından, Joan McLeod’un The Ronin isimli eserinden uyarlanmıştır. Başrolünü Alain Delon’un üstlendiği film, profesyonel bir kiralık katilin son görevinde tanıklar tarafından görülmesiyle yaşadığı olayları konu alır.

Le Samorai, görsel açıdan yarattığı muazzam atmosfer ile muazzam bir seyir sunarken aynı zamanda suç üzerine yapılmış en önemli filmlerden kabul edilerek kültleşmiştir. Günümüzde, Leon için Luc Besson’a ilham veren film olarak da adından çokça söz ettiren Le Samorai kara film türünün en önemli örneklerinden biridir. Bu estetik harikası film, tüm bu sinemasal özelliklerinin yanı sıra, karakterin içinde bulunduğu ve yalnızlık hissi seyirciye son derece başarılı bir şekilde aktarmayı başarmıştır.

Eklemekte fayda var, filmin en az kendisi kadar başarılı bir de soundtrack albümü vardır.

Solaris (1972)

solaris-tarkovsky-filmloverss

Hikâyelerinin belli bir noktalarında uzay yolculukları içeren bilimkurguların hiç kuşkusuz ortak noktası yalnızlık temasıdır. Çünkü milyarlarca insanın yaşadığı dünyanın gittikçe ayaklarının altında küçülmeye başlamasıyla o derin yalnızlık da ister istemez her karakterin içine düşer. İşte Solaris de tam bu yalnızlığı içeriyor ama daha fazlası da var. Solaris gezegenini izleyen uzay üssünde garip olayların yaşanması üzerinde dünyadan gönderilen bir doktorun hikayesini anlatan film, bir noktadan sonra karakterimizin yalnızca uzaydaki tek başınalığını anlatmakla kalmayıp; geçmişini hatırlayarak tümden benliğinin yalnızlaşmasını anlatır. Hatta öyle ki filmin efsane finali, tam da bu konuya işaret ederek, tüm insanlığa dönük bir yalnızlık sembolü yaratır. İster uzayda olsun isterse çocukluğunun geçtiği evin hemen yanındaki bahçede, insan her daim yalnızdır kendi hayatında.

Angst essen Seele auf (1974)

ali-fear-eats-the-soul

Angst essen Seele auf, Reiner Werner Fassbinder’in en vurucu filmlerinden biri olarak göze çarpıyor. Brigitte Mira ve El Hedi ben Salem’in başrollerinde yer aldığı Angst essen Seele auf (Ana karakterin zayıf Almancasının altını çizmek için filmin adında bilerek gramer hatası yapılmıştır), altmışına merdiven dayamış Emmi’nin, otuz yaşlarındaki Faslı Ali ile evlenmesi ile ikilinin bu evlilik sonrası değişen hayatlarına konuk oluyor. 2. Dünya Savaşı itibarı ile ülke olarak büyük bir akıl durgunluğu ve buhran döneminden geçen Almanya’nın bu dönem sonrası toplumsal anatomisini yapan film, gelenekçi ve ırkçı düşüncenin kırıntılarının Emmi ve Ali’nin hayatlarını sonsuz bir yalnızlığa sürüklemesini dramatik bir şekilde izleyiciye aktarıyordu.

Taxi Driver (1976)

taxi-driver-shot-filmloverss

Paul Schrader’ın senaryosunu yazdığı, ünlü sinemacı Martin Scorsese’nin sinema tarihine armağan ettiği klasik film Taxi Driver belki yalnızlık üzerine bir film değil ama Vietnam Savaşı görmüş ve sistemin oluşturduğu topluma ait olmadığını her sahnede hissettiğimiz Travis Bickle karakteri aslında sinema tarihinde gördüğümüz en yalnız karakterlerden biridir. Robert De Niro’nun sadece dillere pelesenk olmuş ünlü sahnelerinde değil, tüm film boyunca döktürdüğü Taxi Driver, rahatsız edici ve anarşik yapısı ve kuvvetli alt metni ile her sinefilin tekrar tekrar izlemesi gereken filmlerden biri. Filmin sinema dünyasına armağan ettiği ünlü oyuncu Jodie Foster’ın kısa ama öz performansı da cabası.

Paris, Texas (1984)

paris-texas-wenders-filmloverss

Alman Sineması’nın en önemli autuer yönetmenlerinden olan Wim Wenders’in, olaylı Amerika macerası sırasında çektiği Paris, Texas; daha sonra iyiden iyiye güçlenecek olan Amerikan Bağımsız Sineması’nda ağırlıklı olarak işlenecek konuları ele almasıyla bir açıdan öncü bir film olarak dikkat çeker. Yıkıcı bir olay sonrası tüm anıları iç içe geçen ve hatıralarının açık seçikliğini kaybeden Travis, bir yandan nerede ve kim olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da geçmişinin peşine düşer. Hiç kuşkusuz Wim Wenders’in hemen her filminde temel tema olarak karşımıza çıkan yalnızlık, bu filminde oldukça farklı bir şekilde ele alınır. Çünkü aslında Travis yalnız değildir, onu yalnız kılan; geçmişinin silinmiş hatıralarıdır. Bu yüzden Travis, etrafındaki bir sürü onu seven dostuna karşın kendisini çok yalnız hisseder. İçindeki kendisine olan yalnızlığını bir türlü yenemez. Haliyle geçmişine dönük çıktığı yol, artık onun için zaruri bir hal alır.

Der Himmel über Berlin (1987)

wings-of-desire-filmloverss

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden kısa bir süre sonra doğan Wim Wenders, tam da Almanya’nın büyük bir toplumsal ve düşünsel buhrana sürüklendiği dönemlerde gençliğini yaşamış bir yönetmendir. Bu yüzden filmleri her zaman bir arayış ve yolculuk içindedir. Fakat yine de bu arayışı benzerlerinden ayrılır. Çünkü o, ne daha iyi bir hayat arıyordur ne de dünyayı yeniden keşfetmek istiyordur. Tüm aradığı aslında kendi yaşamı içinde varoluşsal bir özdür. Bu yüzden yolculukları her zaman hedefsiz ve amaçsızdır, varoluşun şaşkınlığıyla oradan oraya sürükleniştir. İşte Der Himmel Über Berlin filmi de, tam olarak bu yaklaşımı ortaya koyar. Ezelden beridir yaşayan ve Berlin’in üzerinde uçan meleklerin hikayesini anlatır yönetmen bizlere. Ölümsüzlüğü, uçabilmeyi, görünmez olmayı arzulayan insanlara rağmen; tüm bunlara sahip olan meleklerin yalnızlığına şahit oluruz. O kadar uzun süredir yaşamaktadırlar ki, artık kim ve ne olduklarını unutmuşlardır. Dahası, her şeyi ve herkesi görmüş olarak, artık onlarda sevinç ya da üzüntü uyandıracak hiçbir şey kalmamıştır. Bu bir anlamda ölümsüz olmanın yalnızlığıdır. Her şey geçip giderken sizin tek başınıza kalakalmanızın.

Gece Yolculuğu (1987)

gece-yolculugu-omer-kavur-filmloverss

Uzun süredir sansür nedeniyle yalnızca aşk filmlerinin çekilebildiği sinema sektöründe bulunan yönetmen Ali ve senarist Yavuz, yeni bir aşk filmi için mekan araştırmaya güneye inerler. Bir süre farklı yerlere baktıktan sonra sonunda Muğla’da bir köyde çekmek istedikleri yerleri bulurlar fakat bu andan sonra artık mesele filmin çekilip çekilmemesi olmaktan çıkarak tamamen kişisel bir şeye dönüşür. Yavuz yapımla ilgili ayrıntıları halletmek için İstanbul’a dönerken Ali buldukları köyde kalır ve geçmişiyle bir tür hesaplaşma içine girer.

Ömer Kavur’un 1987 yılında Anayurt Oteli (ki bu listede yer alabilecek filmlerden biridir) ile aynı yıl içerisinde kotardığı Gece Yolculuğu; iletişimsizlik ve bireysellik gibi konular üzerine oturttuğu anlatısı ile bu listenin olmazsa olmaz yapımlarından biri.

Edward Scissorhands (1990)

Edward-Scissorhands-filmloverss

Tim Burton’ın en kişisel filmi olarak nitelendirilen 1990 yapımı Edward Scissorhands, dokunduğu her şeyi kesmesine sebep olan makas elleriyle Edward’ın kendisini yaratan mucidin ölümünden sonra sürdürdüğü yalnız yaşamının ardından topluma karışmasını ve bu adaptasyon sürecini konu alıyor. Görünürde yalnız olmasa da Edward’ın farklılığıyla sosyal yaşama ayak uydurmakta zorlanması aslında ruhsal olarak yalnızlığını hâlâ sürdürmesine neden olmaktadır. Üstelik bu denli kalabalık bir ortamda olup yalnız olmanın ne demek olduğunu hissettirmesiyle de son derece hüzünlü bir yapım izliyoruz.

Naked (1993)

naked-filmloverss

İngiliz sineması denince akla ilk gelen yönetmenlerden Mike Leigh’in yazıp yönettiği Naked’ın başrollerinde David Thewlis, Lesley Sharp ve Katrin Cartlidge yer alır. Cinsellik, sıkılmışlık, sıkışmışlık, yalnızlık ve hiçlik gibi kavramların ele alındığı film son derece sarsıcı ancak bir o kadar da keyifli bir dille alınmıştır. Oldukça ağır diyaloglar barındıran film, “her sinemasever için uygun mudur?” orası tartışılır ancak eğer yalnızlık temalı filmlerden bahsediyorsak Naked’i üst sıralara yerleştirmemiz gerekiyor.

1993 yılında gösterildiği Cannes Film Festivali’ne damga vuran Naked, Mike Leigh’e en iyi yönetmen ve en iyi filme verilen Pale d’Or ödüllerini kazandırırken filmin başrol oyuncusu David Thewlis’e de en iyi erkek oyuncu ödülü kazandırmıştır.

Trois Couleurs: Bleu (1993)

juliette-binoche-three-colors-blue-filmloverss

Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin üç renk üçlemesi filmlerinin ilki olan 1993 yapımı Trois Couleurs: Bleu, bir kazada kocasını ve çocuğunu kaybeden Julie’nin yaşama tutunma çabasını konu alıyor. Yitirdiklerinin bıraktığı boşluk duygusunu ve yalnızlık hissini dayanamayacak boyutta yaşayan Julie, geçmişinin üstesinden gelip kendisine yeni bir yaşam inşa etmeye çalışsa da gittiği hiçbir yerde geçmişi, kaybettikleri ve anıları peşini bırakmaz ve kurmaya çalıştığı yeni yaşamında da geçmişinden kurtulamayacağını anlayıp hepsinden uzaklaşmaya başlar. Julie’nin adım attığı yeni yaşamı, aldığı kararları, aşkı, kederi filmin temasını oluşturan özgürlük kavramını temsil eder. Seyretmeye doyamadığımız Trois Couleurs: Blue, etkileyici sahnelerinin yanı sıra olağanüstü müzikleri ile de akıllara kazınıyor.

Leaving Las Vegas (1995)

leaving-las-vegas-nicholas-cage-filmloverss

Başrollerini Nicholas Cage ve Elisabeth Shue’nun paylaştığı Leaving Las Vegas, John O’Brien’ın 1990 yılında yazdığı aynı adı taşıyan yarı otobiyografik romanından Mike Figgis tarafından beyazperdeye uyarlandı. Alkol problemi olan Ben Sanderson adlı senarist karısı ve çocuğu tarafından terk edilir. Üstelik her şeyini de kaybetmiştir. Yalnızlığı ve intihara eğilimli kişiliği ile alkolle olan ilişkisini de yanına alarak Las Vegas’a gider ve burada hayatına son vermeye karar verir. Fakat Las Vegas’ta tanıştığı Sera hayatını başka bir yöne sürüklemesine öncü olur. Böylece ikili arasında garip bir duygusal ilişki oluşmaya başlar. Yalnızlığı minimal bir anlatımla sunan film Sting’in eşlik ettiği müzikleriyle de keyifli bir seyir yaşatıyor.

Eternity and a Day (1998)

eternity-and-a-day-filmloverss

İkinci Dünya Savaşı sonrası, Sovyetler’in baskısıyla iç savaşa sürüklenen ülkesinin acılarına bizzat tanık olan Angelopoulos, aynı zamanda hukuk eğitimi için gitmesine karşın sonunda sinemaya yöneldiği Paris atmosferi içerisinde 68 hareketine de katılmış biri olarak; Eternity and a Day filminde her şeyden önce kendi hikayesini anlatır. Uzun yıllarını ülkesinden ve sevdiklerinden uzaklarada geçiren bir şairin, hastaneye yatmadan önceki son bir gününü anlatan film, o tek bir güne tümden bir yaşamı sığdırır. Geçmişin kalabalık ve sıcak anılarına karşın gerçekler soğuk ve yalnızdır. Artık hasretle sarıldığı dostlarında ve eşinden geriye, tamamen yabancısı olduğu bir modern dünya kalmıştır. İşte tam da bu yüzden karakterimiz tak başına kalmış göçmen bir çocuğa yardım ederek onu kurtarmaya çalışır. O son bir gününü, huzurla değil koşuşturmacayla geçirir. Çünkü yolun sonuna gelmiş biri olarak hastaneye yatmak istemez. Artık tam bir ölüm haline gelmiş olan yalnızlığa karşı hayatta kalma mücadelesine katılmasını sağlayacak tek şey, yine başka birinin yalnızlığıdır.

Cast Away (2000)

cast-away-tom-hanks-filmloverss

Robert Zemeckis’in yönetmenliğini üstlendiği Cast Away, Tom Hanks’in muazzam oyunculuğuyla hayat verdiği Chuck Noland adlı bir FedEx çalışanının bir kaza sonucu ıssız bir adaya düşmesini ve burada kaldığı süre boyunca verdiği yaşam mücadelesinde ruhsal ve fiziksel olarak geçirdiği dönüşümü konu alır. Chuck, bir başına kaldığı bu ıssız yerde duyduğu yalnızlık ve çaresizlik hissi ile Wilson adını verdiği bir voleybol topuyla dostluk kurar. Yalnızlığı en olağan haliyle sunan filmde Tom Hanks başarılı performansıyla Altın Küre’yi kucaklamıştır.

About Schmidt (2002)

jack-nicholson-about-schmidt-filmloverss

Kendine has filmleri ile Amerikan bağımsız sinemasının önemli yönetmenlerinden biri olan Alexander Payne’in 2002 yılında ünlü oyuncu Jack Nicholson’ı başrole alarak kotardığı About Schmidt, yönetmenin filmografisine dönüp baktığımızda tanıdık gelecek olan “yolculuk sırasında kendini keşfetme” temasının etrafında dönen başarılı bir yapım olarak göze çarpıyor. About Schmidt’in yönetmenin diğer filmlerine göre en büyük farkı, ana karakter Warren Schmidt’in belki de Payne filmografisi içerisinde en çekilmez karakter olmasıdır. Payne’in karakterleri genel anlamda kendini henüz keşfedememiş, sosyal iletişimde noksanlığı bulunan karakterlerdir fakat Schmidt bu konuda en üst seviyededir. Yabancılaştığı kızının düğününe gitmek için yola çıkan Schmidt, bu yolculuk boyunca kendini bir miktar da olsa tanımaya çalışacaktır.

Uzak (2002)

uzak-nuri-bilge-ceylan-filmloverss

Nuri Bilge Ceylan’ın Kasaba ile başladığı “Taşra Üçlemesi”nin son filmi olan Uzak, aynı zamanda hikâyenin tamamen şehre uzandığı bir film. Kasaba’da taşranın sıkışıp kalmışlığı içerisindeki idealleri olan gençlerin çırpınışlarına odaklanan yönetmen, Mayıs Sıkıntısı’nda ise şehre giden ama taşrayla bağlarını koparamayan karakterlere odaklanır. İşte Uzak, sonunda tamamen şehre bağlı olan ve geçmişiyle, kökleriyle olan bağlarını koparmanın ötesinde reddeden bir adamın dramını anlatıyor. Film çekmek isteyen bir fotoğrafçıyı anlatmasıyla aynı zamanda yönetmen için biyografik bir özellik de taşıyan filmde, Mahmut karakteri üzerinden; hem taşra-şehirli gerilimine hem de alaylı-okullu gerilimine tanık oluruz. Karakterimiz tüm bu gerilimlerin pençesinde, ideallerinden kopmuş dahası pes etmiştir. Artık ne sarıldığı hayalleri ne de güvenebildiği dostları vardır. Entelektüel hayatın derinlerine dek sızan ikiyüzlülüğün emareleri altında hayat mücadelesi veren Mahmut’ın içine kapanık tavrıyla birlikte Uzak, bir şekilde yolu şehre düşenlerin, sanat çevresi içerisinde ideallerini yitirenlerin ortak yalnızlığını dile getirir.

Lost in Translation (2003)

lost-in-translation-filmloverss

Sofia Coppola’nın yazıp yönettiği, Lost in Translation iki ayrı karakterin ayrı ayrı ve birlikte yaşadıkları yalnızlığı konu alır.

Charlotte (Scarlett Johansson) sevgilisiyle Tokyo’daki yaşamına alışmakta zorluk çekmektedir. Ünlü bir aktör olan Bob (Bill Murray) ise Tokyo’ya bir reklam kampanyası için gelmiştir ve uyku düzeni allak bullak olmuştur. Her iki karakter de kalabalık içerisinde kaybolmuşken, yalnızlıklarını birbirleriyle paylaşmaya başlarlar.

Sofia Coppola’ya “En İyi Özgün Senaryo” kategorisinde Oscar kazandıran Lost in Translation oldukça melankolik ve etkileyici bir anlatıya sahip. “Yalnızlık paylaşılmaz” söylemini elinin tersiyle iterek reddeden Lost in Translation, yalnızlığın da paylaşılabilinir olduğunu söylüyor.

The Machinist (2004)

the-machinist-christian-bale-filmloverss

Yönetmenliğini Brad Anderson’ın, senaristliğini ise Scott Kosar’ın üstlendiği 2004 yapımı psikolojik gerilim filmi The Machinist, bir yıldır hiç uyumayan, sürekli kilo kaybeden ve bir fabrikada işçi olarak çalışan Trevor Reznik’in yaşadığı garip olayları konu alır. Uykusuzluğunun neden olduğu unutkanlığı ve konsantre kaybıyla kendisine notlar bırakan Trevor’a bu tekinsizliğinden ötürü hiçbir iş arkadaşı güven duymaz. İçinde bulunduğu bu ruhsal ve fiziksel çöküntüler Trevor’ı zamanla gerçeklikten kopartarak paranoyaya sürüklemeye başlar. Christian Bale’in ustalıkla canlandırdığı karakteri Trevor, yalnızlığının ve kendisini yaşadığı toplumdan izole etmesinin neden olduğu boşlukları dolduramayarak anlamlandıramadığı olaylara tanık olur.

Garden State (2004)

garden-state-filmloverss

TV tarihinin en sevilen dizilerinden biri olan Scrubs ile tanıdık Zach Braff’i. Hayalperest ve komik J.D. karakteri ile aklımızda yer edinen Zach Braff, 2004 yılında senaryosunu yazıp yönettiği, başrolünü de ünlü oyuncu Natalie Portman ile paylaştığı Garden State filmi ile bizleri şaşırtmıştı.

Dizi oyuncusu olarak hayatını devam ettiren Andrew Largeman’in (Zach Braff) kontrol manyağı psikiyatrist babası, Andrew’in annesinin tekerlekli sandalyeye mahrum kalmasına sebep olarak oğlunu görmektedir. Bu durum karşısında ailesiyle bağını koparan Andrew, geçmişin izleri ile sorunlu ve yalnız bir hayat sürerken annesinin ölüm haberi ile doğduğu kasabaya geri döner. Burada tanıştığı Sam (Natalie Portman), Andrew’in geçmiş ile yüzleşmesine ve hayatı kabullenme sürecine yardım edecektir.

Das Leben der Anderen (2006)

das-leben-der-anderen-filmloverss

Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrası ikiye bölünmüş olduğu zamanlarda Doğu Almanya’da (Alman Demokratik Cumhuriyeti) geçen bir hikâye anlatan Das Leben der Anderen, politik türe ait olmakla birlikte yalnızlık temasını dokunaklı biçimde işleyişiyle de dikkat çeker. Baskıcı rejimle uyumlu gibi gözükse de içten içe bir muhalif olan oyun yazarı ve entelektüel Georg Dreyman’ı izlemekle görevli Stasi ajanı Gerd Wiesler, filmin en dramatik karakteridir. Görevini çok iyi yapan, sezgilere güçlü, baskıcı rejime onu sorgulamaksızın sıkı sıkıya bağlıdır. Kendisini işine adadığı için özerk bir hayatı yoktur, bu yüzden yalnızlığını da sorgulamaz ta ki, Dreyman’ın hayatına gizlice dâhil olana kadar. Brecht’in şiirlerini okur ve Dreyman’ın piyanosundan “İyi Bir İnsan İçin Sonat”ı dinler. Dreyman’ın fikirleri ve çabasından etkilenir ve onun iyi bir insan olduğuna karar verir. Wiesler’in kendisi de esasında iyi bir insandır, yalnızlığı gibi iyiliğinin de farkında değildir; farkındalığı Dreyman ve sevgilisi Christa Maria Sieland’ın hayatına dâhil oluşuyla gün yüzüne çıkar. Wiesler, kariyeri ve hayatı pahasına Dreyman’ı gizlice rejimin hışmından korur ve onun cezaevine girmesini engeller. İki Almanya birleştikten sonra her şeyin farkına varan ve gizli koruyucusunun kimliğini araştıran Dreyman, ona ithafen “İyi Bir İnsan İçin Sonat” kitabını yayımlar. Kitabın girişinde “HGW XX/7’ye ithafen, teşekkürlerimle” ibaresi yazılıdır. Bu, Wiesler’in Stasi’deki kod numarasıdır.
Politik türün değerli filmlerinden olan Das Leben der Anderen, baştan sona yalnız bir insan olan ana karakteri Gerd Wiesler’in hikâyesiyle de değerli bir filmdir.

Lars and the Real Girl (2007)

lars-and-the-real-girl-filmloverss

Nancy Oliver’ın senaryosunu yazdığı, Craig Gillespie’nin yönettiği bağımsız yapım Lars and the Girl, tüm kasabanın adeta sevgilisi olan, yardımsever ama epey utangaç Lars Lindstrom’un, sevgilisini ailesi ile tanıştırmak için eve internetten siparişini verdiği şişme kadınla gelmesi ile komedi soslu dramatik hikaye başlamış olur. Getirdiği şişme kadına yaşayan bir insan olarak davranan Lars’a uyum sağlamaya çalışan kasabalılarla birlikte filmin komedi yönü öne çıkmaya başlar. Ryan Gosling’in oyunculuğu ile kanlı canlı bir karakter olarak karşımıza çıkan Lars’ın delüzyonal aklî yapısının ortaya çıkışında bir miktar yalnızlığın da payı vardır. Lars and the Real Girl tüm bu ögeleri bir potada ustalıkla eritmeyi başararak 2000’lerin en başarılı komedilerinden biri olmayı başarıyor.

Into the Wild (2007)

into-the-wild-filmloverss

Sean Penn’in Jon Krakauer’ın 1996 yılında yayımlanan kitabından 2007 yılında beyazperdeye uyarladığı Into the Wild, üniversiteden yeni mezun olan Christopher’ın yaşamındaki tüm sorunları elinin tersiyle itip kimliği de dahil olmak üzere sahip olduğu her şeyden vazgeçerek yalnız başına adım attığı yolculuğunu konu alır. Alaska’ya doğru uzanan iki senelik yolculuğunda benliğini bulmak adına doğayla bir başına yaşamaya çalışan Christopher’a Emile Hirsch hayat veriyor. Akademi Ödülleri iki dalda aday gösterilen filme eşlik eden şahane müzikler ise Eddie Vedder imzalı.

Mary and Max (2009)

mary-and-max-filmloverss

Avustralyalı sinemacı Adam Elliott’ın yazıp yönettiği 2009 yapımı Mary and Max, yakın dönemin en ilgi çekici animasyonlarından biri olarak göze çarpıyor. Bunun da en temel sebebi, filmin genel olarak animasyonların girmediği bir top olan dramatik yönü ağır basan bir hikayeyi anlatmaya soyunması. Kendine has görsel dünyası ile kendini toplumun dışında hisseden iki kişinin “imkansız” arkadaşlığına odaklanıyor Mary and Max. 8 yaşındaki kendini yalnız hisseden Mary ile 40 yaşındaki mutsuz Max’in alışılmadık mektup arkadaşlığı, Mary and Max’i animasyon severlerin kaçırmaması gereken filmlerden biri yapıyor.

Fish Tank (2009)

fish-tank-fassbender-filmloverss

Mia okuldan atılmış, vurdumduymaz annesi ve adeta büyüyüp de küçülmüş kardeşi ile birlikte yaşayan sorunlu bir ergendir. Amaçsızca geçirdiği günlerine anlam katan, annesinin yakışıklı yeni sevgilisi Conor’ın yüreklendirmesi ile uğraştığı dans olur. Yarışmalara katılmak için dans videosu kaydetmeye çalışan Mia, bir yandan da Conor ile yakınlaşmaya başlar.

2003 yılında yönettiği kısa film Wasp ile Oscar’a uzanan sinemacı Andrea Arnold’un yazıp yönettiği Fish Tank, İngiltere’nin alt sınıfına mensup, umutları olsa da kendini dış dünyaya kapatmış Mia’ya odaklanıyor. Ken Loach tarzı bir anlatı yakalamayı başaran Andrea Arnold’un asıl başarısı, Mia’nın yalnızlık hissinin de körüklediği büyüme sancıları sırasındaki tecrübelerini etkileyici bir şekilde bizlere aktarması oluyor.

A Single Man (2009)

A-Single-Man-filmloverss

Dünyaca ünlü moda tasarımcısı Tom Ford bir yönetmenlik kariyeri planladığını söylediğinde muhtemelen kimse kendisinden A Single Man kalibresinde bir film beklemiyordu. İlk yönetmenlik deneyimine göre muazzam bir teknik başarı gösteren Ford, filmin Colin Firth, Julianne Moore, Matthew Goode, Nicholas Hoult gibi isimlerden kurulu oyuncu kadrosunda da son derece başarılı oyunculuklar almayı başarıyor. Erkek arkadaşını kaybettikten sonra bunalımdan çıkamayan George’un depresif günlerine inanılmaz bir sinematografi ile bakış atan film, ele aldığı trajik olaya yaklaşımı ile ilgiyi sonuna kadar hak ediyor.

All is Lost (2014)

J.C. Chandor’un ikinci uzun metrajlı filmi All is Lost, hakkında – ismi dahil – hiçbir şey bilmediğimiz yaşlı bir adamın okyanusun ortasında verdiği yaşam savaşını konu alır.

Başrolünde Robert Redford’un yer aldığı film süresince, hiç tanımadığımız bir adamın açık denizde sekiz gün süren macerasına tanık oluruz. Gerçekçi bir anlatıya sahip olan film, diyalogsuz ve tek bir mekanda geçmesi sebebiyle de son derece değerlidir. Karakterin yalnızlığının sebebini veya bunun bir tercih meselesi olup olmadığını bilmesek de, film süresi boyunca seyirciye “yalnız kalma” duygusunu başarıyla aktarıyor.

Her (2014)

Spike Jonze’un yönettiği, başrolünü Joaquin Phoenix’in üstlendiği Her, bugün imkansız görünen bir aşkı, günümüz yapay zeka teknolojisiyle harmanlayarak sıra dışı bir ilişkiyi konu alır.

Teknoloji her geçen gün çok daha hızlı bir şekilde gelişerek, hayatlarımızı ciddi derecede etkilemeye devam ediyor. Bu gelişim ile birlikte birçok kavramda değişiklikler olurken modern yalnızlık diyebileceğimiz, akıllı telefonlar vb. aygıtlarla geçirdiğimiz ve kendimizi yalnız hissetmediğimiz bir zaman dilimi de oluşmaya başladı. Bugün, internet üzerinden birçok uygulamayla tanımadığımız insanlarla arkadaşlıklar kurmaya başladık. Hangisinin gerçek hangisinin yapay zeka örneği olduğunu ayırt etmek ise Turing testinin konusu. Tüm bunlardan yola çıkan Her yeni bir ilişki formu resmederek, bir insanla yapay zeka arasında oluşan aşkı konu alıyor. Dönüp arkaya baktığımızda ise bu ilişkinin başından son anına kadar gördüğümüz tek detay “yalnızlık” oluyor.

Beş kategoride Oscar adayı olan film, Spike Jonze’a “En İyi Özgün Senaryo” ödülünü kazandırmıştır.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →