Woody Allen’ın En İyi 10 Filmi
Neredeyse her sene bir film çeken ve bu inanılmaz kariyerine elliden fazla film sığdıran usta yönetmen Woody Allen, sinema tarihine pek çok önemli film bırakmıştır. Allen, sinemasında kendine has üslubu, diyalogları ve referanslarıyla işlediği kadın-erkek ilişkilerini, nevrotik karakterlerini ve büyüleyici bir yorumla beyazperdeye aktardığı şehirleri özgün hikâyeleriyle sunuyor seyircisine. İncelikle kullandığı mizahi dili, yönetmenin zekası ve bu özgün hikâyeleriyle de bir araya gelince Woody Allen’ın aşina olduğumuz tarzını ortaya çıkarıyor. Bugün vizyona giren yeni filmi Irrational Man vesilesiyle de Woody Allen’in FilmLoverss ekibi olarak sizler için seçtiğimiz en iyi 10 filmini listeledik!
Woody Allen’ın En İyi 10 Filmi!
10 – Blue Jasmine (2013)

Woody Allen’ın En İyi Senaryo dalında Akademi Ödüllerine aday gösterilen 2013 yapımı filmi Blue Jasmine farkını ortaya koyan senaryosu, kurgusu ve söylemiyle yönetmenin son dönemlerde yaptığı şehir temalı ve “naif öyküleriyle” kurguladığı filmlerinden bir çırpıda ayrılıyor. Hayatı ve evliliği altüst olan Jasmine’in (Cate Blanchett) hiçbir işi yolunda gitmemekte ve tüm parasını kaybetmiştir. Üstelik New York sosyetesindeki konumunu da kaybederek çevresiyle bağlantısı tamamen kesilmiştir. Sahip olduğu her şeyi kaybeden Jasmine, geçirdiği öfke nöbetleri ve bozulan psikolojini de narsist karakterine ekleyerek San Francisco’da yaşayan kız kardeşi Ginger’ın yanına taşınmaya karar verir. Ginger’ın yaşadığı mütevazı yaşamı Jasmine’i uzun bir süre zorlar ve kendi çapında küçük olduğunu düşündüğü yalanlarla dolu bir ilişki kurmaya çalışır. Ancak Jasmine’in asıl ihtiyacı olan şey geçmişini tamamen geride bırakarak yaşadığı yaşama alışmak ve düzen içerisinde kendi düzenini kurmaya çalışmaktır. Cate Blanchett’in göz dolduran ve takdire şayan performansı başarılı oyuncuya En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar Ödülünü kazandırmıştır.
9 – Radio Days (1987)

Allen’ın 1987 yapımı filmi Radio Days; Diane Keaton, Mia Farrow, Jeff Daniels, Seth Green, Danny Aiello gibi oyunculardan oluşan dev kadrosuyla bir Allen klasiği olarak yönetmenin filmografinde yer alıyor. Radyonun altın çağına nostaljik bir yolculuk yapan ve bu günlere bir övgü niteliğinde olan, Allen’ın da tanık olduğu olaylar ve yaşamlarla harmanlayan Radio Days bu sebeple de yönetmenin hayatından izler taşıyan otobiyografik sayılabilecek bir film. Radio Days, İkinci Dünya Savaşı yıllarında henüz televizyon evlerimize girmemişken evin yıldızının radyo olduğu zamanlarda oldukça kalabalık Musevi bir ailenin küçük bireyi Joe’nun hikâyesini konu alır. Evdeki herkesin radyoda favori bir programı vardır ve filmde bu radyo programları dahilde birçok referans, hürmet bulunur. Orson Welles’in ünlü programı The War of the Wars da bunlardan birisidir. Aynı zamanda filmin müzikleri de dönemin en ünlü parçalarından oluşturulmuştur ve hepsi birbirinden güzeldir.
8 – Midnight in Paris (2011)

Allen’a En İyi Senaryo dalında Oscar Ödülünü kazandıran filmi Midnight in Paris, yönetmenin Avrupa şehirleri temalarından en farklı ve en dokunaklı olanı. Özellikle sanat ve edebiyat tutkunları için ayrı bir yeri olan film, seyircisini on yıllar öncesine götürüp sevilen tüm yazarlar, ressamlar, şairler, yayıncılarla dolu partilere tanık olmasını sağlıyor. Başarılı bir senarist olan Gil aynı zamanda başarılı bir yazar olma hayalleri de kurmakta ve ilk romanını yazmaya çalışmaktadır. Nişanlısı Inez ile Paris’e tatile gelir ve Gil şehre adeta âşık olur. Romanına ilham olması düşüncesiyle bir gece yarısı şehirde yürüyüşe çıkar ve bir anda kendisini altın çağ olarak tasvir ettiği 1920’lerde bulur. Ernest Hemingway’den Salvador Dali’ye, T. S. Eliot’tan Gertrude Stein’a kadar pek çok önemli isimle tanışır ve birbirinden eğlenceli, ilham verici davetlere katılır. Bu sırada da Adriana adında tanıştığı bir kadından etkilenir. Owen Wilson, Rachel McAdams, Marion Cotillard, Kathy Bates, Tom Hiddleston, Adrien Brody gibi usta oyunculardan oluşan kadrosuyla Midnight in Paris son dönem Woody Allen filmleri arasında parlayan bir yapım.
7 – Manhattan (1979)

Pek çok önemli listede de adı geçen, Allen’ın en bilenen ve en iyi filmlerinden biri olarak görülen Manhattan, Allen’ın da tasviriyle önceki iki filmi olan Annie Hall ve Interiors’ın birleşimi niteliği taşır. Bir diğer taraftan Allen’ın New York’a olan derin sevgisinin izlerini de gördüğümüz ve bu kenti usta yönetmenin kendine has üslubuyla beyazperdeye aktardığı filmin başrollerini Mariel Hemingway, Woody Allen, Diane Keaton paylaşıyor. Film, New York’a olan sevgisini konu alan bir kitap yazmak için işinden ayrılmış başkarakter Isaac Davis’i konu alır. Evlilikleri ve boşanmaları hakkında utanç verici şeyler yazan eşcinsel eski karısıyla uğraşan ve 17 yaşında Tracy adlı bir kadınla beraber olan ancak bu ilişkiye pek de tutunamayan Isaac bir yandan en yakın arkadaşının eski sevgilisinden de oldukça etkilenmiştir. Şiirsel bir güzellikle tasvir ettiği şehrin arasında ilişkileri, bireylerin suçluluklarını konu alan Manhattan siyah-beyaz olmasıyla da etkileyiciliğini katmerliyor.
6 – The Purple Rose of Cairo (1985)

Woody Allen’ın yazdığı ve yönettiği 1985 yapımı filmi The Purple of Cairo’nun başrollerinde Mia Farrow, Jeff Daniels yer almaktadır. Gerçek ve fantastik bir dünyanın iç içe geçtiği şahane bir hikâyeyi konu alan film 1930’larda Amerika’nın en sancılı ekonomik krizinin yaşandığı Büyük Buhran döneminde geçer. New Jersey’nin küçük bir kasabasında yaşayan ve garsonluk yapan Cecilia, katlanılmaz bir adam olan işsiz ve alkolik kocasından da yoksul, zorlayıcı yaşamından da bıkmıştır. Gerçek dünyanın verdiği tüm kederden kısa bir süreliğine de olsa günlük rutinine sinemaya gitmeyi de ekler. Bir gün sekizinci kez izlediği ve çok sevdiği bir filmin başrol oyuncusu ekrandayken bir anda Cecilia’ya dönüp onunla konuşmaya başlar ve perdeden gerçek dünyaya geçerek Cecilia ile birlikte kaçar. Birbirlerine âşık olan Cecilia ve Tom Baxter, bir ilişki yaşabilmelerinin imkânsızlığı içinde hayal bile edilemeyecek güzellikte vakit geçirirler. The Purple Rose of Cairo En İyi Senaryo dalında Altın Küre Ödülünü kazanmıştır.
5 – Crimes and Misdemeanors (1989)

Woody Allen’ın 1989 yılında yazıp yönettiği ve başrollerinden birini oynadığı Crimes and Misdemeanors (Suç ve Kabahatler), Allen’ın alışılageldik muzipliğinin yanı sıra suç, vicdan ve günah kavramlarını ele alması yönünden önem taşır. İki farklı olay örgüsü içerisinde yer alan Judah (Martin Landau) ve Cliff (Woody Allen)’in yaşadıklarına odaklanan film, insanlığın kendi eliyle belirlediği ahlak kavramına ikilinin hikayeleri üzerinden bir bakış atar. Allen’ın filmografisinde oldukça farklı bir yerde duran Crimes and Misdemeanors, bahsi geçen yönüyle yönetmenin ileriki yıllarda imza atacağı Match Point ve Cassandra’s Dream gibi filmlerine kapı açmış olur.
4 – Match Point (2005)

Woody Allen’ın Londra’da çektiği ilk film olma özelliği taşıyan Match Point’in, hala Allen’ın 2000’ler sonrası çektiği en iyi filmlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Suç ve Kabahatler’deki gibi vicdan – tutku arasında ikilemde kalan ana karakterimizin olduğu film, Allen’ın daha önceden işlediği bir konuya yenilikçi yaklaşımı ve Londra’yı filmin içerisine başarılı bir şekilde yedirmesi ile yağdırılan övgüleri sonuna kadar hak ediyor. Eline fırsat geçmişken, Britanya klişelerini de filmin arkaplanında kalan komedi unsuru olarak kullanan Allen’ın izleyiciyi şaşırtan asıl başarısı ise ahlaki değerler üzerinden gerilimli bir hikâye çıkarması oluyor. Scarlett Johansson, Matthew Goode, Brian Cox, Jonathan Rhys Meyers ve Emily Mortimer’li kadrosu ile Match Point, sadece Woody Allen hayranlarının değil, tüm sinemaseverlerin izlemesi gereken bir yapım.
3 – Hannah and Her Sisters (1986)

Woody Allen’ın yazıp yönettiği Hannah and Her Sisters, En İyi Özgün Senaryo Oscar’ını kucaklamasının yanı sıra 1977 yapımı Julia’dan sonra aynı anda hem kadın hem erkek yardımcı oyuncu kategorilerinde de ipi göğüsleyen ilk film oluyor. Komedi ve dramı ustaca harmanlayan film, geniş bir ailenin Şükran Günü yemeği ile başlayan ve biten birbirine dolanmış hikâyesini anlatır. İki yıllık bir zaman diliminde geçen film, New York’un iki seksist endüstrisi olan sanat ve para ile şekillenmektedir. Bir yemek vesilesiyle aynı masada toplanan Hannah, kocası Elliot, kız kardeşleri Lee ve Holly ile farklı hayatlara başka bir gözle bakmaya başlarız. Zira Allen’ın dokunuşları, kameraların karakterleri birbirlerinden daha iyi tanıdığına dair bir his yaratır gözümüzde. Her biri kısa hikâyelerden oluşmuş bölümlerin bir araya geldiği bir romanı okur gibi izlenen Hannah and Her Sisters, Allen’ın yanı sıra Mia Farrow, Michael Caine, Barbara Hershey ve Dianne Wiest’in performanslarıyla en iyi Woody Allen filmleri arasında yer alıyor diyebiliriz.
2 – Love and Death (1975)

Woody Allen ve Diane Keaton’ın başrollerini paylaştığı Love and Death, Rusya tarihini mizahi bir dille işleyen eğlenceli bir Allen filmidir. Napolyon, Çarlık Rusyasını işgal etmek ister. Bu sırada da Boris Grushenko adında bir Rus, ülkesini korumaya ve ülkesi icin savaşmaya zorlanır ve askere gönderilir. Sayıca katbekat fazla olan Fransız ordusu, Rusya’ya karşı galip gelir. Böylece Napolyon artık Moskova’ya kadar ulaşır. Savaşmanın aptal ve gereksiz olduğunu düşünen Boris, yeni evlendiği eşiyle birlikte tek çıkar yollarının Napolyon’u öldürmek olduğuna karar verir ve Napolyon’u öldürmek için plan yapıp işe koyulurlar. Edebiyata dair bolca göndermeler de içeren film ölümü, aşkı ve Tanrı’yı derinlemesine sorguluyor ve yine epeyce mizahi bir dille bunları seyirciye aktarıyor.
1 – Annie Hall (1977)

Woody Allen’ın en iyi filmi dendiği zaman pek çok kişinin aklına direkt Annie Hall gelir. Filmloverss ekibi olarak yaptığımız listede de bu konuda değişen bir şey olmadı. Woody Allen’ın ustalık döneminin başlangıcı kabul edilen Annie Hall, bizim listemizde de bir numaraya yerleşti. Peki Annie Hall’u diğerlerinden ayıran neydi? Allen’ın diğer onlarca filminde de benzer muziplikleri görmüş, nevrotik ana karakterlere de alışmıştık. Annie Hall’u diğer filmlerden bir parça ayıran belki de Allen’ın Diane Keaton ile olan muhteşem uyumu ve yönetmenin kendi hayatından parçaları görüyor olmamızdı. Akıp giden diyalogların arasında o dönem birlikte olan Woody Allen ve Diane Keaton arasındaki paslaşmalar izleyicinin kendini filme kaptırması için yeterli bir sebepti. Dillere pelesenk olmuş diyalog ve sahneler de Annie Hall’u unutulmazlar arasına sokan ögeler oldu.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →