· 11 dk okuma

Wes Anderson Hayranlarının Mutlaka İzlemesi Gereken 10 Film!

Wes Anderson Hayranlarının Mutlaka İzlemesi Gereken 10 Film!

Sinemasına baktığımızda kelimelerin kifayetsiz kaldığı, sözcüklere döktüğümüzde tanımlamakta biraz zorlandığımız eşsiz bir sinema anlayışına sahip olan Wes Anderson filmlerinde; eğlenceli karakterleri, renkli bir dünyanın masalsı bir atmosferi içinde simetri tekniğini kusursuz bir şekilde kullanarak barındırmasıyla bilinen bir yönetmen. Amerikan bağımsız sinemasının önde gelen yönetmenlerinden biri olan Wes Anderson hayranlarının gözünde her zaman başka bir noktada duracak ve kendi stili ile var olacak bir yönetmendir. Ancak eğer siz de aynı stil kırıntılarını başka yönetmenlerin elinde görmek isterseniz mutlaka görmeniz gerektiğine inandığımız listeye bir göz atmalısınız!

Wes Anderson Hayranlarının Mutlaka İzlemesi Gereken 10 Film!

Harold ve Maude (1971)

Sinema tarihinin en unutulmaz çiftlerinden birini içinde barındıran Hal Ashby yönetmenliğindeki Harold ve Maude, tuhaf bir aşk hikayesi üzerine şekillendiriyor. Film, 20’li yaşlarında engin ve ölümü saplantı haline getirmiş depresif bir genç olan Harold ve 80’ine merdiven dayamış ama hayattan hala zevk almasını bilen Maude arasındaki  tezatlıklarla dolu ilişkiye odaklanıyor. Gişede hayal kırıklığı yaşatan ama zamanla kendine has bir izleyici kitlesi yakalayarak kült film statüsüne ulaşan kara komedi türündeki Harold ve Maude’in müziklerini ünlü şarkıcı Cat Stevens yapmıştır. Yaşamı anlamlandırmak için hayat ve ölüm gibi iki tezat kavramı bir arada barındıran film, bunu son derece doğal bir şekilde filmde gösteriyor. Çoğu kişi tarafında yasak olarak ilan edilen filmdeki ilişki, Wes Anderson’ın filmlerine konu ettiği aşk teması ile birebir örtüşüyor. Anderson’ın filmlerinde alışılmışın dışında ve toplumun genelinin asla onaylamayacağı yasak aşk hikayelerine sıkça rastlarız. Rushmore filminde  Max’in  İngilizce öğretmeni Rosemary’e aşık olması gibi. Ama bu aşk hikayesi Anderson’ın maharetli dokunuşuyla o kadar sahici ve inandırıcı bir hale dönüşüyor ki tıpkı Harold ve Maude filmindeki gibi doğal bir şeymiş gibi kendini resmediyor. Normalde yasak aşk teması başka yönetmenlerin elinde melodram türüne kayabilecekken bu durum samimi bir hal alıyor. Kim bilir belki de Harold ve Maude filmindeki bu durum Wes Anderson’ın filmlerinde yasak aşk temasına yer vermesine öncü olmuştur.

Amélie (2001)

amelie - 1 - filmloverss

Başrol oyuncusu Audrey Tautou’yu dünya sinemasına kazandıran, birçok sinemasever tarafından Jean-Pierre Jeunet’in en iyi filmi kabul edilen Amelie; küçük şeylerden mutlu olmayı öğreten aynı zamanda değişik mizahıyla izleyici birkaç saatliğine gerçek dünyadan kopartıp büyülü bir dünyanın içine sokan yegane filmlerden biridir. Sinemanın büyülü dünyasında küçük bir yolculuk yapmamızı sağlayan film, insana hoş bir tat bırakan müzikleri, kullanılan renk uyumlarıyla yaratılan etkileyici atmosferi ve özgün senaryosuyla akıllarda yer etmiştir. Audrey Tautou’nun canlandırdığı gerçek aşkı arayan Paris’li esas kızımız  Amelie üzerinden hikayesini oluşturan film; renk uyumlarının muazzam bir tonda resmedilen birleşimiyle görsel olarak sanki resim tablosunu andıran bir atmosferi bizlerle buluşturuyor. Bu bağlamda Wes Anderson’ın filmlerinde yarattığı görsel dünya ile örtüşen Amelie, aynı zamanda her sahnesinde yarattığı mükemmel kamera açılarını izleyiciye iyi bir şekilde yansıtıyor. Bunların yanında Amelie’nin Wes Anderson’ın filmleriyle arasındaki en güçlü bağ, filmde kullanılan simetri tekniği olduğunu söylersek sanırım yanılmış olmayız. Karakterlerin ve objelerin sahnenin tam ortasına gelecek şekilde konumlandırıldığı simetri tekniği, filmin çoğu sahnesinde kullanılırken buna bağlı olarak oluşan kamera hareketleri de en küçük detayı ve ayrıntıları izleyicinin yakalamasına yardımcı oluyor. Wes Anderson’ın  filmlerini film yapan simetri faktörünün Amelie’de kullanılması, filmin görsel anlamda etkileyici olmasını sağlarken aynı zamanda masalsı bir dünyanın kapılarını izleyiciler için sonuna kadar aralıyor.

Ghost World (2001)   

Ghost-World-scarlett-johansson-filmloverss

Daniel Clowes’un underground çizgi romanından Terry Zwigoff yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan Ghost World, liseden yeni mezun olmuş iki yakın arkadaş Enid ve Rebecca’nın ergenlikten yetişkinliğe geçiş sürecine odaklanıyor. Rebecca’nın bir kafede iş bulmasıyla başlayan olaylar Enid’in bsesif ve yalnız bir koleksiyoner olan Seymour ile tanışmasıyla daha farklı bir boyut  alıyor. Bu süreçte Enid’in hayata bakış açısının değiştiğini gözlemlediğimiz filmin bize asıl vermek istediği mesaj hayata uyum sağlamanın aslında ne kadar zor bir şey olduğu. Her ne kadar Rebecca yanında olsa da hayatta yalnız olduğunu hisseden Enid’in kendini bir hayalet olarak görmesi aslında toplumun dayattığı normlara ayak uydurmak  istememesinin bir göstergesidir. Ghost World’ün odaklandığı şey de buradan hareketle yalnızlık, gerçekleri görememenin yarattığı hayal kırıklığı ve toplumun insanlardan beklentilerinin neler olduğu üzerinde durulmasıdır. Tıpkı Wes Anderson’ın filmlerinde olduğu gibi. Yönetmenin filmlerinde karakterler toplumun en küçük yapı birimi olan ailenin ya da toplumun yarattığı baskıya karşı  tepki gösterip yalnızlığı seçerek  kendi başlarına yollarına devam eder.

Igby Goes Down (2002)

igby-goes-down-filmloverss

Burr Steers’in ilk yönetmenlik denemesi olan Igby Goes Down, 17 yaşında, zengin bir çocuk olan Igby Slocumb’ın evden kaçıp Manhattan’a gitmesiyle yaşanan olayları konu alıyor. Sürekli ilaç kullanan ilgisiz annesi, şizofren babası ve faşist erkek kardeşi yüzünden sorunlu bir ergenlik dönemi geçiren Igby’nin bu yolculuk sırasında onu baştan çıkarmaya çalışan kadınlarla tanışması ise işlerin farklı bir boyut almasına neden olur. Bu sırada üvey babası ile de vakit geçirme şansını elde eden Igby, bu yolculukta her ne kadar ters giden olaylar olsa da zorlukların üstesinden gelerek kendi ayakları üzerinde durmaya kararlıdır. Kieran Culkin’in espritüel ve zeki Igby karakterini canlandırdığı film, kırılgan bir çocuğun hayatını zorlukları aşarak sürdürmesi üzerine hikayesini oluşturuyor. Buradan hareketle Wes Anderson’ın sinemasıyla direkt bağlantı kuruyor film. Anderson’ın filmlerinde problemli aile temasını temel alarak depresif ve kırılgan çocukların yaptıkları eylemlere filmde bolca yer verilir. Boşanmanın eşiğine gelen ya da bulundukları toplumdan dışlanan çocukların kendi başlarına hareket ettiklerini artık yollarına yalnız devam ettiklerini görürüz. Örnek olarak Moonrise Kingdom’da Sam karakterinin izci grubundan dışlanmasıyla kamptan kaçarak yalnız yaşamayı seçtiğini gösterebilirz. Zaten yetim olan Sam’in kalmasını sağlayacak herhangi bir etmenin de bulunmaması karakterin istediği şeyi yapmasına neden oluyor. Aile kavramına yaklaşımı oldukça sert olan Wes Anderson belki de bu özelliğinden dolayı filmlerinde eşi benzeri olmayan karakterlere aynı zamanda izleyicinin her zaman izlemekten büyük keyif alacağı filmlere imza atıyordur.

Lost In Translation (2003)

lost-in-translation-filmloverss

Sofia Coppola’nın yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği, En İyi Özgün Senaryo dalında Oscar kazanan Lost In Translation; komedi ve melankolinin birleşimiyle, içten bir şekilde izleyicisini selamlayan bir film. Renkli, kalabalık ve karmaşık bir Tokyo betimlemesiyle karşımıza çıkan film; orta yaşlı, evli ve çocuklu Amerikalı aktör Bob ile fotoğrafçı eşinin peşinden gelen sevimli ama bir o kadar da ciddi Charlottea rasındaki ilişkiye odaklanıyor. Ülkelerinden oldukça uzakta olan bu ikili Tokya’da geçirdikleri hafta sonunda yalnızlıktan doğan bir dostluğun temelini atarak yaşadıkları hayattan bambaşka hayatların olabileceğini keşfediyorlar. Bill Murray’nin canlandırdığı hayattan bezmiş Bob karakteri ile Scarlett Johansson’ın canlandırdığı hayatta ne yapacağına karar verememiş Charlotte karakteri arasındaki müthiş uyum ise filmin her sahnesinde hissediliyor. Kendilerini bu hayatta yalnız hisseden kahramanlarımız zaman geçtikçe yalnızlıklarını paylaşarak gülmeyi ve eğlenmeyi  başarabiliyorlar. Bunu yaparak hayattan biraz keyif alan ikili yaptıkları sohbetlerde birbirlerinden destek alarak hayata olumlu taraftan bakmayı deniyor. Abartıdan uzak sade bir anlatımı benimseyen film görsel olarak Wes Anderson’ın ilginç ve renkli anlatımından bir hayli uzak olsa da ana karakterlerin kendi hayatları içindeki sıkışmışlığı ve geçmişleriyle barışık olmaması bakımından  yönetmenin sinemasıyla bir bağ kurabiliyor. Ayrıca çocuklarıyla pek de avunamayan Bob karakterinin Wes Anderson filmlerindeki bencil ve sorumsuz baba figürü ile bire bir örtüşmesi Lost In Translation’ın karakter yoluyla yönetmenin filmleri arasında bağ kurmasına neden oluyor.

Little Miss Sunshine (2006)

little miss sunshine - filmloverss

Jonathan Dayton ve Valerie Faris ikilisinin sinema dünyasında tanınmasını sağlayan bağımsız film Little Miss Sunshine; özgün hikayesiyle ve renkli karakterleriyle kayda değer bir yapım olarak dikkat çekiyor. Yapım aşamasının beş yıl sürdüğü film, insanları kaybedenler ve kazananlar olmak üzere ikiye ayıran bir baba, kadın düşkünü bir büyükbaba, yaptığı olumsuz eleştirilerle insanlar arasındaki ilişkilerinin daha iyi olacağına inanan ergenlik çağındaki bir genç, güzellik yarışmasını kazanırsa başarıya tapan babasının kendisini seveceğini sanan bir kız çocuğu ve tüm aileyi ne olursa olsun bir arada tutmaya çalışan anneden oluşan bir aile etrafında şekillenen ilişkileri gün yüzüne çıkartıyor. Yol hikayesi formatında karşımıza çıkan film, seyircinin aile üyelerinden kendilerine yakın gelen karakterleri benimsemesini sağlayarak izleyenler üzerinde bir etki bırakmayı başarıyor. Son yıllarda oldukça popüler olan yarışma programları sayesinde ilginç bir hava yaratmayı başaran Little Miss Sunshine, alışılmış yol hikayelerinden farklı bir formatta beyazperdedeki yerini alarak farklılık yarattı. Bu bağlamda Amerikan bağımsız sinemasındaki diğer yapımlara göre farklı konumda duran film bir yol hikayesini anlatması bakımından Wes Anderson’ın  The Darjeeling Limited filmini andırırken; aile içi iletişimsizliğin açığa çıkmasını anlatmasından dolayı The Royal Tenenbaums filmiyle bir benzerlik taşıdığını söyleyebiliriz. Wes Anderson’ın filmlerinde gördüğümüz problemli aile temasını ve çeşitli yol hikayelerini ele aldığını düşünürsek Little Miss Sunshine bu iki faktörün kombinasyonundan dolayı yönetmenin birkaç filmiyle ilişkilendirilebilir.

Obsluhoval jsem anglickeho krale (2006)

Obsluhoval-jsem-anglickeho-krale-filmloverss

Çek yazar Bohumil Hrabal’ın aynı adlı romanından Jiri Menzel yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan Obsluhoval jsem anglickeho krale (I Served the King of England), 20. yüzyıl Çekoslovakya’sında Çek bir garsonun iki savaş arasında başlayan ve 1960’larda sona eren öyküsünü anlatır. Masalsı atmosferiyle insanı içine çeken film, savaşın anlamsızlığını ve yarattığı korkunçluğu mizahi bir dille anlatmayı tercih ederek 2. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasına yaptığı eleştiri açısından da dönemi izleyiciye çok iyi bir şekilde anlatıyor. Kullanılan müzikler ve oyunculuk performansları açısından estetik bir havanın hakim  olduğu film devletin otoritesine, cinselliğe ve sıradan insanların günlük yaşama yaptığı göndermelerle dikkat çekiyor. Bu göndermeleri ironi yüklü diyaloglarla pekiştiren film, aynı zamanda mizah üzerinden hicveden bir yapıda kendini gösteriyor. Film bu bağlamda konusu, senaryosu ve filmin geçtiği dönem açısından Wes Anderson’ın The Grand Budapest Hotel filmini andırıyor. The Grand Budapest Hotel kadar eğlenceli ve samimi bir anlatım biçimini benimsiyor. Bu anlamda birbirlerine yapı olarak oldukça benzeyen film, ana karakteri bir garsondan seçerek hikayeyi daha geniş çapta ele almayı hedefliyor. Çünkü çalıştığı otelde garson, o dönemde yaşayan insanların nasıl bir hayatı olduğunu, sistemi nasıl değerlendirdiğini ve savaşın üzerlerinde ne gibi bir etki yarattığını geniş çaplı bakış açısıyla gözler önüne seriyor. Birçok olaya şahit olarak izleyicinin filmin geçtiği dönemin kritiğini daha iyi bit şekilde yapmasına neden oluyor. The Grand Budapest Hotel ve Obsluhoval jsem anglickeho krale birbirlerinden beslenerek iki farklı yönetmenin yorumuyla izleyici karşısına çıkıyor.

Eagle vs Shark (2007)

eagle-vs-shark-filmloverss

Two Cars, One Night isimli kısa filmiyle Oscar’a aday olan Yeni Zelandalı Taika Waititi’nin yönetmenliğini üstlendiği Eagle vs Shark, prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yaptığı günden beri birçok sinemaseverin dikkatini çeken bir yapım olmuştur. Film, hamburgercide çalışan ortama uyum sağlayamadığı için dışlanan Lily’nin toplum içerisinde bir türlü aradığı saygıyı bulamayan video oyun şampiyonu Jarrod ile sıra dışı aşkını anlatıyor. Birbirinden tuhaf olan bu iki karakterin arasındaki doğan aşkın içinde statülerin, kariyerin ya da paranın yerinin olmadığı anlatan film, kendini olduğu gibi kabul etmenin çıkarımını yapıyor. İzledikten sonra kendi hayatınızın film şeridi gibi gözünüzün önünden geçmesini sağlayan film, masalsı ama bir o kadar da gerçekçi atmosferi altında sizi sarıp sarmaladıktan araya stop motion tekniğini ve muhteşem müziklerini ekleyerek işi daha da güzel hale getiriyor. İşte bu noktada Wes Anderson sinemasının tarzından birkaç şey bulduğumuz film; absürtlük derecesinde komik oyunculuklar ve filmin içinde yer alan detaylar açısından sevimli, sağlam esprilerin yer aldığı diyaloglar sayesinde zekice bir anlatımı izleyici ile buluşturuyor. Ayrıca karakterlerin aileleriyle tam anlamıyla doğru iletişim kuramamış olmasından dolayı tuhaf oldukları çıkarımını yaptığımız film, bu noktada Wes Anderson’ın filmlerinde yer verdiği sorunlu aile teması ile paralellik kuruyor. Bir nevi hayata tutunamayanların hikayesinin anlatıldığı film, içine serpiştirdiği metaforlar sayesinde karakterlerin psikolojik durumunu daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Eagle vs Shark çok da örneğini göremediğimiz Yeni Zelanda sinemasını dünyaya tanıtma açısından kayda değer bir yapım.

Submarine (2010)

submarine-filmloverss

Galli yazar Joe Dunthorne’un aynı adlı romanından oyuncu-senarist Richard Ayoade yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan Submarine, 15 yaşındaki Oliver’ın ailesiyle ilişkisine ve ilk aşkının kalbini kazanma sürecine  odaklanıyor. Oyunculuk performanslarıyla adından söz ettiren film, başrol oyuncusu Craig Roberts’ın canlandırdığı karakterin parçalanmak üzere olan ailesini bir arada tutma mücadelesini eğlenceli ve samimi bir tavır takınarak izleyiciye anlatmayı tercih ediyor. İnsanı gençlik yıllarına götürüp o dönemin nasıl bir zaman olduğunu hatırlatan film çizgi romansı anlatımıyla dikkat çekiyor. Yönetmenine bakmadan izlediğimizde bu filmi Wes Anderson’ın çektiğini düşünebiliriz çünkü filmde hem konusal hem de biçimsel olarak yönetmenin sinema tarzını andıran birçok öge mevcut. Baş karakter Oliver’ın  filmin anlatıcılığı üstlenmesi, fotoğraf karesi andıran mükemmel kamera açılarının yarattığı estetik ve  çocukların aileleriyle olan  ilişkileri gibi konular Wes Anderson’ın filmlerinde kullandığı tipik ögeleri video klip geleneğinde ekrana yansıtıyor. Bunu yaparken yüksek tempoda renkli bir anlatımın benimsendiği filmde 60’lı yılların ruhu retro bir anlatımla kombine ediliyor. Bu bağlamda yönetmen Richard Ayoad, Wes Anderson’ın  yaptıklarına kendi jenerasyonunun ruhundan bir şeyler katarak yeni bir görsel anlatım biçimini izleyici ile buluşturuyor. Bu anlatım biçiminin de mükemmel müziklerle desteklendiği film, son yılların en özgün işi olmakla kelimelerin kifayetsiz kaldığı masalsı bir  anlatımla birçok insanın izlemekten keyfi aldığı bir yapım olarak profilini oluşturuyor.

Frances Ha (2012)

2000lerin-siyah-beyaz-filmleri-frances-ha-filmloverss

Wes Anderson filmleri için yazdığı senaryolardan tanıdığımız Noah Baumbach’ın yönetmenliğini ve üstlendiği, başrol oyuncusu Greta Gerwig’in ilk Altın Küre adaylığı kazandığı film, bir dans topluluğunda çıraklık yapan ve pek de parlak bir kariyere sahip olmayan dansçı Frances’in yaşamına odaklanıyor. En yakın arkadaşı Sophie’nin evden taşınacak olmasıyla ilişkilerinin boyut değiştirdiği film, Frances’in  sorumluluk gerçeğiyle tanışmasına neden oluyor. Yaşadıklarına rağmen Frances hayallerini asla bırakmaz, tüm içtenliği ve samimiyetiyle hayatına Sophie olmadan devam eder. Ancak girdiği her ortamda o yere ait olmadığını hisseden Frances artık büyümesi gerektiğini kabullenerek hayatına bu şekilde devam eder ve kendi parasıyla ev tutup önceki hayatını geride bırakır. Tıpkı filmin son sahnesinde posta kutusuna ismini yerleştirirken asıl adı Frances Halladey’i Frances Ha olarak sıkıştırmak zorunda kalması gibi. Bu metafordan yeni bir kimlik kazandığını anladığımız Frances artık yeni bir hayatının kapısını eski hayatından hiçbir şeye yer vermediği bir gerçeklikte izleyiciye yansıtıyor.  Filmden hareketle Frances’in ilk başta hayata karşı beceriksiziliği Wes Anderson’ın filmlerinde karakterlerin yaşadıkları ortamdan kopup hayata yalnız devam etmeleriyle bağdaştırılabilir. Frances’in yaşadığı bu yalnızlığın etkisiyle tökezlemesine rağmen içindeki çocuktan kopmayarak hayata tıpkı Wes Anderson’ın  filmlerindeki karakterler gibi tam gaz devam etmesi tam da bu duruma örnek teşkil ediyor.


Sıla Şahinöz

Sıla Şahinöz

3338 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →