· 10 dk okuma

Wachowski Kardeşler: Bir Bütünde İki İnsan

Wachowski Kardeşler: Bir Bütünde İki İnsan

Sinemanın uçsuz bucaksız sınırları dahilinde birden fazla türde film yapan birçok isme rastlamak mümkün. Aralarında çoğunlukla büyük ustaların sayıldığı bu yönetmenler dahilinde olan iki kişi ise 90’larda modern sinemayı şekillendiren isimlerden… Wachowski Kardeşler, sinema anlayışlarını ve yapabileceklerini henüz daha ilk filmlerinde ortaya koymuş iki kardeş olarak karşımıza çıktılar. Çok geçmeden, değişimin onların sanatı ve aktarımı için ne denli önemli bir araç olduğunu kavradık ama bu aracın etkisi artmaya devam etti. Sürekli deneyen, zorlayan ve ısrar eden bir tavır takındılar, kendileri olmaktan vazgeçmediler. Değişim, daha doğrusu özünü bulma kavramları onları bütünleyen olgular olarak rahatlıkla tanımlanabilir. Bound ile beyazperdeye adım atan kardeşler, bütün dünya milenyum heyecanını tatmaya başlamadan zamanının çok önünde bir distopya ile çıkageldiler. The Matrix, hem bilim-kurgu temelli distopyalar için bir milat oldu, hem de Wachowskileri büyük stüdyolar ile içli dışlı hale getirdi; elbette ardından da başarılı bir üçleme geldi.

Matrix Üçlemesi bir dönüm noktası oldu. Dört yılda gelen üç film ile bir fenomen yaratmıştı Wachowski Kardeşler. Fakat bu fenomenin ardından ne geleceği de başka bir merak konusuydu. Matrix’in yarattığı etkiyi ve heyecanı bu defa biraz daha arka planda yer alarak yaratma gayretindelerdi. Sinemadaki onuncu yıllarında kült olacak bir film kaleme aldılar ve kurşun geçirmez fikirlerini yedinci sanatın gücüyle bütün dünyaya haykırdılar. Hugo Weaving, Natalie Portman, Stephen Fry ve John Hurt’lü kadrosuyla büyük ses getiren V for Vendetta, ikilinin yeni hamlesiydi. Matrix’te işlenilen felsefik alt yapı, V for Vendetta ile politik bir zeminde birleşiyordu. Anarşinin gücünü çok net bir biçimde gösteren bu filmle yeni bir fenomen yaratmış oldular bir diğer deyişle. Kendilerine has denebilecek bir üslup oluşturmaya başladıklarını düşünmenin zamanı gelmişti artık. Ancak, pek de böyle olmadı. Denemekten çekinmeyerek oldukça ilginç tercihler yaptılar. Bir Japon animesini uyarlayarak sinema salonlarındaki yerlerini tekrar aldılar. 2008’de beyazperdede gösterilen Speed Racer, Wachowskiler için sinemasal anlamda çok keskin bir dönüş anlamına geliyordu. Şimdiye kadar izleme şansı bulduğumuz yedi adet filmlerinin arasında çürük elma gibi duran Speed Racer, onlara sert bir düşüş yaşattı. Bu düşüş onlar için elbette bir şey ifade ediyordu ama bu asla kaybetmekle veya pes etmekle özdeşleşmiyordu. Wachowskiler bulundukları sistemi hiçbir zaman kabul etmediklerini doğrudan ve dolaylı şekillerde dile getiriyorlardı. Bu bağlamda, gişede yaşanılan hayal kırıklıkları onlar için birincil derecede önemli olmadı. Bunun akabinde stüdyoların onlara kapılarını kapatmaya başlaması ve fikirlerini aktarmakta sıkıntı çekmeleri ise onları kısıtlayan bir unsur olarak karşımıza çıkıyordu.

wachowski-filmloverss

Bir sonraki filmleri yaklaşık üç saatlik süresiyle Cloud Atlas – Bulut Atlası’ydı. Stüdyoları ikna edemedikten sonra bağımsız bütçeyle çektikleri bu filmle basının hedefi oldular. Özellikle Amerika’da yerden yere vuruldular. Tom Hanks ve Halle Berry’nin başrollerinde yer aldığı film, Time Dergisi tarafından yılın en kötüsü seçildi. Cloud Atlas, senaryosal anlamda Wachowskilerinin dilinin iyice sivrildiği filmi oldu. Özellikle kapitalist ögeleri ele alışıyla Amerika’da anlaşılır bir tepki topladı.  Wachoswkilerin sansasyonelleşen kişilikleri medyanın baskısıyla iyice ortaya çıkmaya başladı. Cloud Atlas için bulamadıkları maddi desteği Jupiter Ascending – Jüpiter Yükseliyor için bulabilen kardeşler, bu defa ellerinde tek bir kurşun kaldığının da farkındalardı. Daha sonradan itiraf ettikleri üzere, Jupiter Ascending yapabildikleri son büyük bütçeli film olabilir.

Filmlerinin çıkış noktasını oluşturan ve gücünü aldığı nokta olan öze dönüş teması, Wachowskilerin kendilerini bulmasıyla tamamlandı denilebilir. Larry ve Andy Wachowski olarak tanıştığımız kardeşler, artık Lilly ve Lana Wachowski olarak çalışmalarına devam ediyorlar. Kendilerini bulmalarının ardından sinematik anlayışlarını da ciddi anlamda sergileyebilecekleri platformlara yönelmeleri, onların üretim süreçlerine ve yaratıcılıklarına katkı sağlamasının yanı sıra, potansiyellerini tekrar gösterebilmeleri için de bir fırsat oldu. Son olarak üzerinde çalıştıkları dizi olan Sense8, Wachowski Kardeşlerin dünyayla hesaplaşmaları olarak okunabilir belki de. Dizideki hemen hemen bütün karakterleri toplum baskısıyla ve normlarla şekillendirilmiş hallerinden sıyırıp, kendilerini bulan birer kahramana dönüştüren Wachowskiler, en başından beri sahip oldukları bu anlayışı sonuna kadar sürdürmekte kararlı gibiler. Sözcükleri çok iyi kullanan ve hikayelerini ilham verecek şekilde kurgulayan bu kardeşler, her filmlerinde istediklerini elde edemeseler de her seferinde, daha iyi yenilerek arkalarında değerli bir miras bırakıyorlar. Onların politik ve toplumsal duruşları, sinemayı derinden etkileyen bir yapıda olmadı ama birden fazla fenomen yaratacak kadar güçlü oldu her zaman.

Bound (1996)

bound-1996-filmloverss

Dünyaca üne kavuştukları The Matrix, Wachowskilerin filmografisinin en önemli filmi olabilir ancak, bu iki kardeşin hayat ve sinema anlayışlarını gerçek anlamda buluşturan ve potansiyellerini ortaya çıkaran filmleri, ilk uzun metrajları olan Bound’dur. Cesur bir şekilde bağımsız bir neo-noir film ile beyazperdede ilk defa boy gösteren ikilinin üst düzey bir iş ortaya koyduğu su götürmez bir gerçek. Erotizmi ve sebebiyet verdiği gergin tansiyonu bir an bile dinmeyen, bununla birlikte atmosferi rahatlatacak bir çözüm noktası da sunmayan Bound, görünmeyen sınırları genişletmek ve manipüle etmek üzerine inşa edilmiş bir fantezi dünyası sunuyor. Senaryo derinliği açısından ufuk açıcı olan ve cinsiyet ayrımı yaratmadan karakterlerin özüne inmeyi başaran Bound’un bu özelliklerinin bir bütüne ait olmasını sağlayan erotik tansiyonu filmin seyir zevkini de arttıran önemli bir nokta.

Kısıtlı imkanlarla ortaya çıkarılan bu filmde Wachowski Kardeşler, mekanları oldukça etkileyici bir şekilde kullanıyorlar. İki küçük odadan kocaman dünyalar yaratmayı başarıyorlar. Karakterler arasındaki çekimi daha iyi yansıtabilmek için kullandıkları planlar ise, filmin kalitesini belli eden etmenler olarak göze çarpıyor. Wachowskilerin filmografisinin her daim hak ettiğini bulamamış filmi olacak olan Bound, sinemaya atılabilecek en doğru ve en sağlam ilk adımlardan bir tanesi.

The Matrix Triology
(1999, 2003, 2003)

matrix-filmloverss

Matrix Üçlemesi, milenyumun yarattığı gelecek heyecanıyla bir araya gelince, fazlasıyla özel bir yer edindi kendine. Wachowskilere bütün dünyada tanınırlık getiren film, birçok beklentiyi de fazlasıyla aşmayı başardı. Felsefik temeli, derin ve katmanlı hikayesi ve kaliteli karakterizasyonlarıyla birlikte, aksiyon sineması dahilinde heyecanlı koreografilerle süslü hali mücevher gibi parlıyordu. Üçlemeyle birlikte Matrix’ten neredeyse genişletilebilir bir evren yaratılabilecek düzeye gelen hikayesi, günlük hayatımızın dinamiklerine yaptığı göndermelerle zenginliğini asla yitirmeyen bir haldeydi. Terminator’ün ortaya koyduğu distopya temasına benzerlikler taşıyan ve insanlarla makineler arasındaki savaşı anlatan Matrix, Wachowskilerin dönüşüm geçiren ve kendisini bulan karakterler yazmakta ustalaştığı senaryoları oluyor aynı zamanda.

Üç film boyunca argümanları basamak basamak gelişen, gerçekliği eğip bükerken kendi gerçekliğini de oluşturmakta başarı sağlayan bir seri olarak karşımıza çıkıyor Matrix üçlemesi. Zamanına oranla fazlasıyla ilerici bir bakış açısına sahip olduğunu da atlamamak gerekiyor. Klişe Hollywood formüllerini uygulamadan özgün bir iş ortaya çıkarmaları bu denli büyük bütçeli bir iş için çok değerli bir yere oturuyor; belki de bu açıdan bir ilk gerçekleşiyor.

Gücünü senaryosundan ve titiz işçiliğinden alan Matrix’in karakterleri ve temsil ettikleri de fazlasıyla önem taşıyor. Neo karakteri, peygambervari konumuyla birlikte bu bağlamda ikilinin yazdığı en karmaşık karakterlerden biri olarak da göze çarpıyor. Bulunduğu ortamda sıkışmış bir beyaz yakalı iken, olması gereken yerde, olması gereken kişiye doğru geçirdiği değişim Wachowski Kardeşlerin sinemasının ana fikri, özeti ve en önemli örneği diyebiliriz.

V for Vendetta (2005)

v-for-vendetta-filmloverss

V for Vendetta bir Wachowski Kardeşler filmi değil ama bu filmden söz ederken onları atlamak adil olmaz. V’nin seçici ve disiplinli intikam anlayışını ilmek ilmek işleyen detaycı ve çarpıcı bir senaryo hazırlayan Wachowski Kardeşler, Matrix ile ortaya koydukları birçok değerden farklılaşan bir iş çıkardılar. Biyografik ögelerden beslenilmesinin verdiği özgüvenle, politik dilini olabildiğince sert tutan Wachowski Kardeşler, Guy Fawkes’ın ikonik bir sembol haline gelmesinin de başlıca sebebi oluyorlar. Aynı adlı çizgi romanından uyarlanan film, özellikle kusursuza yakın kurgusuyla dikkat çekiyor. Hikayenin işleyişini iyileştiren kurgusu, filmin en büyük artısını oluşturuyor. Kült mertebesine hızlıca erişen film, dünyada adından halen fazlasıyla söz ettirmeyi başarıyor. İdealist bir karakteri resmederken idealist bir tavır takınan Wachowski Kardeşler, çökmenin eşiğine gelen bastırılmış bir toplum portresi çiziyorlar. Bireyin ve ideallerinin gücünü net aforizmalarla unutulmaz hale getirmeleri ise filmi bu denli özel kılan unsurların başında geliyor.

V’nin hikayesi temel olarak Wachowskilerin anlayışına fazlasıyla yakınlık gösteriyor. Kendilerine bu denli yakın bir hikayeden popülaritesini hiç kaybetmeyen bir fenomen yaratmaları pek sürpriz olmamıştır. Natalie Portman tarafından canlandırılan Evey’in üzerinden V’nin karakter inşasını ve fikirlerinin temelini anlatmayı seçerken, girdikleri gizemleri dehlizleri de ortaya çıkarmaktan çekinmiyorlar. Bu senaryo planıyla göz önüne sermek istedikleriyle, arka planda daha güçlü olduklarına inandıkları etmenleri yönetmenin başarılı kurgusuyla harmanlayarak uzun zaman adından ve ideolojisinden söz ettirecek bir işe imza atmış oluyorlar.

Speed Racer (2008)

speed-racer-filmloverss

Wachowskilerin filmografisinde en göze çarpan filmlerden biri olan Speed Racer, aslında yönetmen ikilisinin ufkunun belli sınırlarla çevrili olmadığının da bir göstergesi olarak ele alınabilir. Bu defa bir anime serisini uyarlayan Wachowskiler, özellikle Matrix ve V for Vendetta’dan sonra büyük şaşkınlık yaratmışlardı. 2008 yapımı olan Speed Racer, daha önce yaptıkları hiçbir işe benzemiyordu. Dünya şampiyonasını kazanmak isteyen bir çocuğun, ailesinin ve yarış arabasının hikayesini anlattıkları bu filmle büyük bir düşüş yaşadılar. Aslında bu düşüş, kariyerlerini başlattıkları sırada dahi ortaya koydukları duruşlarının ve söylemlerinin bu filmde yer almamasından kaynaklanan ve sürpriz olmayan bir düşüştü. Speed Racer da tıpkı V for Vendetta gibi ele alınan bir uyarlama olsa da benzer alt metinlere elbette sahip değildi. Tamamen aksiyon ve eğlence odaklı olması Wachowskilerin sinemasal anlayışına ters gelen bir durum ortaya çıkarmıştı.

Yine de, Speed Racer’ın tamamen bir hata olduğunu söylemek doğru olmaz. Kendi türü dahilinde hatırı sayılır bir yeri olan film, ayrıca çekimler sırasında yönetmenlerin seçimleriyle de benzerlerinden biraz olsun ayrılıyor. Wachowskiler filmin çekimleri sırasında yeşil ekran ve CGI gibi dijital efekt kullanımlarından olabildiğince uzak durmaya çalışıp, gerçek dünya atmosferi oluşturmak için fazlasıyla çaba harcamışlar. Ama ne yazık ki, anime ile gerçeğin olabilecek en yakın seviyede buluşmasına çalışarak yeni bir rota izlemeyi amaçlamaları, ortaya çıkan hayalkırıklığının önüne geçemedi.

Cloud Atlas (2012)

cloud-atlas-filmloverss

Speed Racer ile yaşadıkları başarısızlıktan sonra büyük stüdyolardan yana şansları hiç tutmayan Wachowskiler, en sonunda Cloud Atlas’ı bağımsız bir yapım olarak tamamlamaya karar verdiler. Boşrollerinde Tom Hanks, Halle Berry, Hugo Weaving gibi isimleri bulunduran film, özellikle yönetmen ikilisinin medyada bulduğu karşılıklar sebebiyle pek beğenilmedi. Ancak, burada büyük bir haksızlık yapıldığı bir gerçek. David Mitchell’ın aynı adlı romanından uyarlanan ve Run Lola Run ve Perfume: The Story of a Murderer gibi filmlerle tanınan Tom Tykwer ile birlikte çalışan Wachowski Kardeşler, ortaya iyi bir uyarlama çıkarmış olsa da, özellikle Amerikan basınından büyük eleştiriler aldı.

Yedi farklı zamandan yedi farklı hikaye anlatan ve her hikayede aynı oyunculara yer veren Wachowskiler ile Tykwer; sınıf ayrımından istihdam sorunlarına, cinsellikten cinsiyete, etnisite ve ırk aynımına kadar geniş bir yelpazede söz söyleyen derin bir anlatım benimsiyorlar. Bu yelpazeyi bazı kısımlarda bir İngiliz komedisi havasında ele almaları ise, bir film bütününde bile sınır kabul etmediklerinin ve denemekten asla kaçınmadıklarının da bir göstergesi olabiliyor. Aynı oyuncuların birçok karaktere hayat vermesi ise, senaryo içerisinde karakterlerin kendi yollarını bulmalarında önemli bir etken olarak yansıyor. Kim olduklarını anladıkça filmin anlamı daha da netleşiyor. Farklı zaman ve mekanlarda geçen bu yedi hikayeyi anlatırken arada detaylarla süslenmiş ince bağlantılar kurarak, kısa filmlerden oluşturulmuş bir uzun metraj film havasının ortaya çıkmasını da engellemeyi başarıyorlar. Öyle ki, kurulan bu bağlantılar filmi zenginleştirmekle kalmıyor, Speed Racer ile ekarte ettikleri politik duruşlarını da tekrar ortaya çıkarmalarını sağlıyor.

Jupiter Ascending

36-razzie-odulleri-adaylari-jupiter-ascending-filmloverss

Geçtiğimiz yılın en beklenen ve konuşulan filmlerinden olan Jupiter Ascending, Wachowski Kardeşlerin beklentilerin altında kaldığı filmlerinden bir tanesi. Bu defa intergalaktik bir bilim-kurgu filmine imza atan yönetmen ikilisi -melez ırklardan galaktik imparatorluklara uzanan Jupiter Ascending- filmin bütçesinden ve oyuncu kadrosundan yola çıkılarak büyük bir beklenti yaratmıştı. Başrollerinde Channing Tatum, Mila Kunis ve Eddie Redmayne’i buluşturan film, ne yazık ki hayalkırıklığı olmaktan öteye gidemedi.

Wachowskilerin gözünden bakmaya çalışınca bu film oldukça mantıklı bir temele oturuyor esasında. Özellikle bu denli bir bütçeyi elde edebilmek için stüdyoların isteklerini de yerine getirmek istercesine bir dolu klişe barındıran film, özel efeklerin fazlalığı ile de dikkat çekiyor. CGI kullanımının kör göze parmak sokarcasına abartılmaması bu durumu biraz olsun kotarabiliyor. Öte yandan, emperyalist endüstrileşme sorununu Matrix ile taşıdıkları boyutun biraz paralelinde ele almak istemeleri filme ne yazık ki eksi olarak yansıyor. Jupiter Ascending’in görsel ve senaryo estetiği bir yana dursun, filmin özelliklerini oluşturan bütün unsurların Matrix ile fazla benzerlik taşıması, yönetmen ikilisinin fikir konusunda çıkmaza girdiğini göstermiyor değil. Wachowskilerin yine de bu sıkıntılı durumu iyi oyuncular ve başarılı bir prodüksiyonla kotarabilmiş olması da azımsanacak bir başarı değil. Neo ile Jupiter (Mila Kunis) ve Trinity ile Caine (Channing Tatum) arasındaki benzerlikler, aynı hikayeyin başka bir versiyonunu izliyormuşuz hissiyatı uyandırıyor yer yer. Karakterlerin cinsiyetlerindeki değişim ve intergalaktik evrende geçen olaylar haricinde Jupiter Ascending’in farklı bir yanı yok denecek kadar az.

Kendilerinin de hem fikir olduğu gibi, belki de son büyük bütçeli filmleri olan Jupiter Ascending, Wachowskilerin sinemaya bakış açılarını eskiye döndürebilecek bağımsız filmlere sebebiyet olabilir belki.

Sense8

sense8-filmloverss

Son filmlerinin başarısız olmasının ardından Wachowski Kardeşler, bu defa başka bir platformda kendilerine yer buldular. Televizyonun son yıllarda yaptığı çıkış ve genişlettiği sınırları dahiline giren yönetmen ikilisi, Netflix için Sense8 dizisinin yönetmen koltuğuna oturdular. Bu hamle kariyerleri açısında yaptıkları en akıllıca hareket olabilir. Çünkü, sinemada edinmek istedikleri yeri gişe ve benzer sıkıntılar sebebiyle kaybetmeleri onları sıkıntılı bir duruma sokuyordu. Devamlılığı sayesinde daha detaycı çalışabilecekleri dizi dünyası görüldüğü üzere tam olarak ihtiyaçları olan bir alanmış.

Sense8 ile insan doğasına ve ötesine erişmeyi amaçlayan Wachowskiler, kendilerini daha fazla törpüleme ihtiyacı duymadan bu amaçlarını yerine getirmeye başladılar. Farklı etnisiteler, farklı sınıflar, farklı kültürler Sense8’in gücünü aldığı ve diziyi daha bütüncül kılan etmenler olarak yansıyor. Mental olarak birbirine bağlı sekiz insanın hayatlarına odaklanan dizi, Wachowskilerin kendileri için de farklı ve bir o kadar da yenileyici oldu.


Tolga Demir

Tolga Demir

127 yazı · 1994'te İstanbul'da doğdu. Dünya algısı ve hayal gücü sinemayla şekillendi. Sinema, akademik hayatına yön vermemiş olsa da, her daim hayatının ayrılmaz bir parçası oldu.

Yazarın diğer yazılarını gör →