Visconti Sinemasına Bir Bakış
İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının önemli isimlerinden biri olan Luchino Visconti, 2 Kasım 1906 yılında İtalya’nın Milano kentine dünyaya gelmiştir. İlk filmi olan Tutku’yu (Ossessione) 1943 yılında çekmiştir. Bu tarih aynı zamanda faşist diktatör Benito Mussoli’nin iktidarının son yılına tekabül eder. Bu önemli uğrakta film yapmaya başlayan usta yönetmen Visconti’nin sinemasına bakmak hem İtalya’nın toplumsal yapısını hem de başta Fransız Yeni Dalgası, Üçüncü Sinema, Mükemmel Olmayan Sinema gibi birçok akıma esin kaynağı olan İtalyan Yeni Gerçekçilik’ini anlamak için bir hayli ufuk açıcı olacaktır.
Önemli yapıtlarını tek tek incelemeye başlamadan önce dönemin İtalyasına ve İtalyan sinemasına kısaca göz atmak Visconti’yi daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İtalya’da hızla yükselişe geçen faşizm, 1922 yılında Benito Mussolini önderliğinde iktidara gelmiştir. Bu yükselişte, Büyük Savaş’ın kazanan tarafında olmasına rağmen umduğunu bulamayan İtalya’nın savaş sonrası yaşadığı ekonomik çıkışsızlık ve siyasi belirsizlik büyük oranda belirleyici olmuştur. 1917 rüzgârını arkasına almasına rağmen sol da, büyük oranda bölünmüş yapısı nedeniyle, faşizmin yükselişinin önüne set olamamıştır. Yaklaşık olarak 21 yıl süren İtalyan Faşizmi, Almanya ve Japonya ile birlikte dünyayı ikinci bir büyük savaşa sürüklemiş ve sadece kendi çöküşünün değil dünya çapında büyük bir insani yıkımın da hazırlayıcılarından olmuştur. İtalya ise belki de eskisinden daha büyük bir buhranın içine düşmüştür.
İtalyan Sinemasının kökleri ise işte bu “kara yirmi yıl” içinde atılmıştır. 1945 yılı öncesinde İtalyan Sineması, İtalya sınırlarının dışına neredeyse hiç çıkamamıştır. Fakat öncesinde faşist rejimin çıkarları doğrultusunda bile olsa sinema adım adım gelişmeye başlamıştır. Mussolini rejiminin iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra Istituto Nazionale L.U.C.E. kurulmuş ve ülkede üretilen aktüalite filmlerin tekeli haline gelmiştir. Elbette üretilen aktüalite filmlerin temel amacı propagandadır. 1935 yılında önemli film okulu Centro Sperimentale di Cinematografia (Deneysel Sinema Okulu) kurulmuş; 1937 yılında ise Cinecitta Mussolini tarafından açılmıştır. Andre Bazin’in de Sinema Nedir? İsimli kitabında belirttiği üzere bu dönemde üretilen filmler ucuz melodramları aşamamıştır ama sonraki yıllarda dünya sinemasına damga vuracak önemli İtalyan sinemacılar bu okullarda yetişmiştir. İtalyan faşizminin kurduğu kurumlar, farkında olmadan kendi karşıtlarının filizlendiği topraklar haline gelmiştir.
Visconti’nin de temsilcileri arasında bulunduğu İtalyan Yeni Gerçekçilik’i, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, işte bu siyasi ortam ve sinema birikiminin içinden doğmuştur. Hem rejim tarafından üretilen aktüalite filmlerinde gösterilmeyen bir gerçekliği anlatmak hem de Hollywood filmlerinden ve bu filmlere öykünen İtalyan melodramlardan farklı bir sinema ortaya koymak amacıyla ortaya çıkmıştır. Akımı belirleyen tek bir stil söz konusu değildir ama yönetmenlerin ele aldığı konular (yoksulluk, işsizlik vb.); kamerayı stüdyolardan çıkarıp sokaktaki gerçek hayatın içine taşımaları; profesyonel oyuncuların kullanılmayışı gibi tercihler onları birleştirir. Yeni Gerçekçilik’in kuramcılarından Cesare Zavattini’nin Yeni Gerçekçilik Üzerine Tezler (Görüntü Dergisi, Bahar 1997) başlıklı makalesinde bu yaklaşım şu şekilde ifade edilir: “Açlıktan ölmek üzere olan ya da mahvolmuş, yıkılmış bir insan, belki de gerçek adı ve soyadıyla gösterilmeli. İnsanların açlığının, sefilliğinin, ezilmişliğinin, fondaki unsurlarmış gibi şöyle bir görüneceği şekilde tasarlanmamalı hiçbir film. Çünkü o zaman daha az etkili ve daha az ahlaklı bir iş yapmış olursunuz.” Bu yaklaşımın amacı ise izleyiciyi sarsmak ve perdede izlediği temsilde kendi hayatlarından bir şeyler bularak kendileri ve hayatları üzerine düşünmelerini sağlamaktır. Yapılan filmlerin biçimi belirleyen şey de bu içeriğin en iyi hangi şekilde verileceği sorusu tarafından belirlenir. Akımın en önemli yapıtları Roberto Rosselini’nin Roma Açık Şehir (Roma Citta Aperta, 1945), Vittorio De Sica’nın Bisiklet Hırsızları (Ladri di Biciclette, 1948) ve Visconti’nin Yer Sarsılıyor (La Terra Trema, 1948) filmleridir.
Yeni Gerçekçilik ile özdeşleşen filmlerden biri olan Yer Sarsılıyor’un yönetmeni Luchino Visconti’nin soylu aile geçmişi, edebiyata olan büyük ilgisi, Fransa’da içinde bulunduğu sosyal ve kültürel ortam sanatçı ve aydın kişiliğinin gelişiminde rol oynayan temel etmenlerdir. Fransa’ya gittiği dönem Halk Cephesi’nin kuruluş yıllarına denk gelir. Yoğun bir tartışma ve eylemlilik ortamı göze çarpar. Bu da Visconti’nin sol ile kurduğu bağların gelişmesine yol açar. Jean Renoir ile tanışır. Renoir’in Toni (1935) filmi, Visconti’nin filmleri için esin kaynağı olur. Toni konusunu gerçek bir hikâyeden alır ve stüdyo dışında, Güney Fransa’da yaşayan yoksul köylülerin evlerinde çekilir. Bu özellikler, sonraki yıllarda Visconti’nin sinemasındaki temel unsurlar haline gelir. 1939 yılında savaş nedeniyle ülkesine geri dönen Visconti, Cinema dergisine katılır. Cinema dergisi Mussolini’nin oğlu tarafından yönetiliyor olsa da, savaş yıllarında muhaliflerin etkisi altına girer, yeni bir gerçekçilik arayışının ilk tohumları burada ekilir. Visconti’nin ilk filmi Tutku’nun (Ossessione) senaristleri de yine Cinema çevresinden olacaktır.
Visconti’nin sinema anlayışının gelişmesine katkıda bulunan temel etmenlere kısaca değindikten sonra önemli filmlerin (daha önce analizine yer verdiğimiz Senso filmi hariç) analizine geçebiliriz:
Ossessione / Tutku (1943)

Roberto Rosselini’nin 1945 yapımı Roma Açık Şehir filmi, Yeni Gerçekçilik akımının ilk filmi olarak kabul edilir. Fakat kimi kaynaklar bu kabulü tartışmaya açar ve akımın başlangıç noktası olarak Visconti’nin 1943 yapımı Tutku filmini alırlar çünkü Tutku da Yeni Gerçekçilik’in bazı temel yaklaşımlarını içermektedir.
Film, Amerikalı yazar James Cain’in 1934 yılında kaleme aldığı ve birçok defa beyazperdeye uyarlanan Postacı Kapıyı İki Kere Çalar (The Postman Always Rings Twice) isimli romanının serbest bir uyarlamasıdır. Ana hatları ile bir melodramdan farklı değildir. Yasak bir aşkı ve bu aşk uğruna işlenen bir cinayeti anlatır. Fakat Visconti, arka plana İtalya’nın içinden geçtiği toplumsal gerçekliği başarılı bir şekilde yerleştirmeyi başarmıştır. Anlatılan yasak aşkın tarafları oldukça yoksul bir kesimin mensuplarıdır. Gino evsiz, işsiz ve de avare bir genç adamdır. Giovanna ise hayatta kalmak için hayat kadınlığı yapmış; bu durumdan kurtulmak için ise kendisinden daha varsıl, paragöz bir adam olan Giuseppe Bragana ise evlenmiştir. Fakat Bragana’yı sevmek şöyle dursun, ondan iğrenmektedir. Yaşam koşulları da pek değişmemiştir. Sevmediği bir adamla birlikte olur ve durmadan onun için çalışır. Memnuniyetsizliğini “Hala mutfakta çalışıyorsam parasının ne önemi var?” diyerek özetler.
Gino’nun arkasına atladığı kamyonla Bragana’nın kafesine gelişi ve burada Giovanna ile karşılaşması ikisinin de hayatlarının akışının değişmesine sebep olur. Aralarında tutkulu bir ilişki başlar. Fakat birlikte olabilmek için ortaya koydukları çözümler bir hayli farklıdır. Gino alıp başını gitmek ister Giovanna ile birlikte. Giovanna ise hem Gino ile olmak hem de kafeyi işletmek ister. Giovanna’nın mülkiyet hırsı ağır bastığından, Gino ise Giovanna’ya olan tutkusundan vazgeçemediğinden çareyi Giuseppe’yi öldürmekte bulurlar. Cinayetin ardından, bu defa işledikleri suçun ağırlığından kaçmak için yollara düşmek ister Gino; Giovanna ise yeni kavuştuğu paranın esiri olur. Bu durum ikinin arasının açılmasına ve şiddetli gerilimlere sebep olur. Giovanna’nın mülkiyet hırsı sonlarını hazırlar; nihayet ortak bir yola koyulduklarında ise iş işten geçmiştir.
Gerek kadın erkek ilişkisine bakışı, gerekse gerçekçi üslubu sebebiyle sansüre uğramıştır Tutku. Kimi iddialara göre, filmde Gino’nun arkadaşı olan İspanyol aslında İspanya İç Savaşı’nda anti-faşistlerle birlikte mücadele vermiş biridir. Savaştan sonra ülkesine döner ve insanları sosyalizme ikna etmeye çalışır. Fakat film toplatılınca bu sahneler geri dönüşsüz bir şekilde yok edilmiştir. İspanyol aslında Gino ile Giovanna’nın çıkışsızlıklarının antitezidir. Ne yazık ki bu sahneler bugün ulaşılabilir olmadığı için üzerine daha detaylı sözler söylemek çok mümkün değildir.
La Terra Trema / Yer Sarsılıyor (1948)

Lushino Visconti’nin ikinci filmi olan ve faşist rejimin yıkılışının hemen ardından çekilen Yer Sarsılıyor (La Terra Trema, 1948) filminin açılış sahnesi, bir anlamda hem Yeni Gerçekçilik’in bildirgesini hem de Yer Sarsılıyor filminin özetini sunar:
“Bu filmde anlatılan hikâye, Catania’dan çok uzak olmayan, Ionio kıyısındaki Sicilya Aritrezza’da geçer. İnsanın insanı sömürmesinin hikâyesi dünyanın her yanında yaşamaya hiç durmadan devam eder. Bunlar Acitrezza’nın evleri, sokakları, kayıkları ve denizi. Bu filmde aktörler yok; bunlar, Acitrezza’nın yerli halkı balıkçılar, genç kızlar, gündüzcüler, duvar ustaları, balık toptancıları. Kendi şivelerinden başka isyanlarını, acılarını ve umutlarını anlatacak bir dil bilmiyorlar. Sicilya’da İtalyanca fakirlerin konuştuğu bir dil değildir.”
Yer Sarsılıyor belgesel bir film değildir. Ama dış ses olanı biteni bize anlatarak, filme bir belgesel havası verir. Yukarı’da alıntıladığımız pasajın da belirttiği üzere film gerçek mekânlarda çekilir. Filmde oyuncular yerine bölgenin yerel halkı rol alır ve kendi dillerini konuşurlar. Visconti, bölgede yaşayan birçok aile gibi geçimini balıkçılıktan kazanan Valastro ailesini merkeze alarak bir sınıf hikâyesi anlatır. Erkekler yaz kış demeden denize çıkar, kadınlarsa sabahın alacakaranlığında çalışmaya başlarlar. Çocuklar bile ekmek kavgasının peşine düşer. Balıkçılar da işçidirler nihayetinde. Kendileri için değil, onların sırtından geçinen tüccarlar için çalışırlar.
Ntoni, Valastro ailesinin en büyük oğludur. Babası denizde öldüğünden beri ailenin sorumluluğunu onun üzerindedir. Kardeşleriyle birlikte gece gündüz çalışsa bile doğru dürüst kazanamadığının, kendi emekleriyle başkalarını kazandırdıklarının farkındadır. Bu fikirlerini diğer balıkçılarla da tartışır. Yaptığı tartışmalar balıkçıların isyanını tetikler. Ntoni ve arkadaşları bu isyanın elebaşları olarak tutuklanır. Fakat tüccarlar akıllıca davranır, daha fazla tepki almamak için şikâyetlerini geri çekerler. Geri döndüklerinde isyanlarının boşa düştüğünü, herkesin eski düzende çalışmaya devam ettiğini görür Ntoni. Bu umutsuzluğa düşürmek yerine öfkesini ve bilincini arttırır Ntoni’nin. Polisin, hukukun da tüccarlardan yana olduğunu idrak eder örneğin. “Hukuka göre biz suçluyduk, ama tüccarların işine gelince hukukun bir önemi kalmadı ve serbest bırakıldık” der örneğin.
“Kazanmak için toptancıların, balıkçılara ihtiyacı var; ama balıkçıların toptancılara ihtiyacı var mı?” diye düşünen Ntoni aracıları ortadan kaldırmaya ve balıkları doğrudan kendisi satmaya karar verir. Gerekli sermayeyi sağlamak için ise ailenin tek varlığı olan evi ipotek ettirir. İlk başta her şey güllük gülistanlıktır. Tüm kasabanın gözü onların üzerindedir. Yoksul diye Ntoni’nin yüzüne bakmayan kızın bile tavırları değişmiştir. Ntoni de değişmeye, çevresindeki insanlara tepeden bakmaya başlar. Bu da kasabalıların tepkisini çekmeye yeter. Fakat çok sürmeden her şey tersine döner. Masrafları karşılayabilmek için fırtına da bile denize açılmak zorunda kalan aile kendi sonunu hazırlar. Bundan sonrası eskisinde daha çetin ve yalnız bir mücadele demektir. Çünkü toptancılar da, kasabalılar da Ntoni’nin yaptıklarını unutmamışlardır.
Fakat Visconti için bu son umutsuzluk demek değildir. Bu çöküş Ntoni’nin sınıfsal bilincinin daha da gelişmesine yol açar. Visconti için bireysel kurtuluş altı boş bir hayalden ibarettir çünkü. Asıl mesele, işçi sınıfının kendilerini sömürenlere karşı birlikte verdiği mücadeledir. Bu mesajın altı hem Ntoni’nin hem de dış sesin söyledikleriyle iyice çizilir: “Birbirimizi sevmeyi, birbirimize destek olmayı öğrenmeliyiz. Ancak o zaman ilerleyebiliriz.”
Rocco e i suoi fratelli / Düşman Kardeşler (1960)

Rocco ve Kardeşleri (Düşman Kardeşler olarak da çevrilmiştir) bir dönem Türkiye Sinemasında Duygu Sağıroğlu’nun Bitmeyen Yol, Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları, Lütfü Akad’ın Gelin, Düğün, Diyet üçlemesi gibi filmlerde oldukça sık karşılaştığımız bir temayı, göç temasını ele alır. Kocasını kaybeden Rosaria Parondi dört yetişkin oğlunu da yanına alarak, şehirde yaşayan büyük oğlu Vincenzo’nun yanına, Milan’a gelir. Milan, güneyli, yoksul Parondi ailesi için ekmeğin ve umudun şehridir. Filmde her ne kadar Alain Delon’un canlandırdığı Rocco ve Renato Salvatori’nin canlandırdığı Simone karakterleri ve ikisi arasındaki gerilimler ön plana çıksa da, aslında birbirinden bir hayli farklı olan beş kardeşin büyük şehirde tutunma, kendini var etme çabalarını anlatır. Filmin çok belirgin olmayan bölümlendirmelerine de ismini bu kardeşler verir.
Vincenzo, ailesinden daha önce gelmiştir Milan’a. Bir şekilde şehre uyum sağlamayı başarmış, kasabada kalan ailesi ile de çok bir bağı kalmamıştır. Bu bağ o kadar kopmuştur ki babasını yakın zamanda kaybetmesine rağmen kasabaya dönmemiş, gara ailesini karşılamaya bile gitmemiştir. Üstüne ailesine haber vermeden nişanlanmıştır. Ailesi ise tam nişan gecesi, adres olarak gösterdiği nişanlısının evine gelmiştir. Vincenzo bu durumdan pek hoşnut değildir çünkü ailesini ve geldiği yeri inkâr ederek kendini var etmeye çalışmaktadır. Bu hoşnutsuzluk ilerleyen zamanlarda da kendisini gösterecektir. Yoksul bir kasabadan gelen ve tek umudu Vincenzo olan anne Rosaria ve Vincenzo’nun nişanlısı Ginette’in ailesi arasındaki gerilim ise, Paraondi ailesinin büyük şehirde yüzleşmek zorunda kalacağı çatışmaların ilkidir yalnızca.
Simone ise iştahlıdır. Çok şey ister, çok şey bekler şehirden. Daha otobüsteyken gözlerini kocaman açar, şehir onu büyülemiştir. O büyünün parçası olmak ister. En kolay yoldan istediğini elde etmek için de her şey mubahtır onun için. Çalışmak yerine ün ve kolay para olarak gördüğü boksu seçer. Fakat bunun için bile gerekli çabayı göstermekten acizdir. Bir anlamda Vincenzo’nun daha hırslı, daha uç bir örneğidir. Ailesinden kaçarken evlerine sığınan Nadia’dan hoşlanır. Ama Nadia’yı gerçekten sevdiğini, ona değer verip anlamaya çalıştığını söylemekse güçtür. Belki sadece daha önce rastlamadığı bir güzelliğe sahip olmak ister. Sahip olmanın yolu da tabii ki paradan geçer. Parayı bulabilmek için ise, kardeşi Rocco’yu zor durumda bırakmak pahasına da olsa, çalmayı seçer. Fakat bu hamlesi Nadia’yı kaybetmesine neden olur. Nadia Simona’a göre ne istediğini daha fazla bilen, bağımsızlığına düşkün bir karakterdir. Simone’un dar anlam dünyası ile çözemeyeceği biridir, çözemez de zaten. Fakat Simonu’un hırsı o kadar büyüktür ki Nadia için çekip gitmek o kadar kolay olmayacaktır.
Rocco için ise Simone’un antitezidir diyebiliriz. Daha geri planda durur ilk başta, usul usul ilerler hayatın içinde. O da boksa ilgilidir ama bunu ün ya da para için yapmaz. Kolaycı da değildir, işe girip çalışmaya başlar hemen. Ailesine karşı umursamaz değildir Simone ve Vincenzo gibi. Tam tersine ailesini koruyup kollamaya, bir arada tutmaya çalışır. Filmde mutlak iyiyi temsil eder. O kadar ki patronunun broşunu çalan Rocco’yu ele vermez, ama artık o iş yerinde çalışmayı da kendine yediremez. Şehirde tutunamadığını düşünür ve hırsızlık olayının ardından askere gider. Burada Nadia ile karşılaşır ve aralarında Simone ile Nadia’nın ilişkisine benzemeyen gerçek bir aşk başlar. Fakat Simonu’un bu aşkı öğrenmesiyle her şey bir anda kararmaya başlar. Simone yediremez durumu kendine ve Rocco’nun önünde Nadia’ya tecavüz eder. Rocco ise Simone’un duygularını hiçe saydığı için kendini suçlu hisseder ve Nadia’dan Simone’a dönmesini ister. Kardeşinin aşkı için kendini feda eder. Fakat bu Simone’un kendisini toparlamasına yardımcı olmaz. Tam tersine bir yandan Simone bir yandan Parondi ailesi daha büyük bir hızla dağılmaya başlar.
En küçük kardeşler Ciro ve Luca ise daha farklı bir yerde dururlar filmde. Ciro gerçek bir emekçidir. Kendinden büyük kardeşlerine göre daha gerçekçidir; ne kaybeder kendini ne de Rocco gibi feda eder. Rocco ya da Simone kadar ön planda olmasa da silik de sayılmaz filmde. Kendince müdahale eder olaylara. Ama bu müdahalenin sınırları vardır. Kurtuluşa yetmez gücü. Umut olarak ise Luca’yı işaret eder. Luca küçüktür, henüz kavuşulmamış güzel günleri temsilcisidir. Visconti’nin mesajı Tutku ya da Yer Sarsılıyor’daki kadar net değildir bu filmde. Göçü ve akıp giden, değişen bir hayatta büyük şehre tutunmaya çalışan bir ailenin toplumsal analizini başarılı bir şekilde yapar. Çıkışı ise belli belirsiz işaret etmekle yetinir.
Il gattopardo / Leopar (1963)

Visconti’nin 1963 yapımı Leopar (Il Gattopardo) filmi, Giuseppe Tomasi di Lampedusa’nın, otobiyografik özellikler taşıyan aynı adlı romanın beyazperdeye uyarlanmıştır. Leopar tarihsel bir konuyu ele alır. Bu sebeple daha önce analizine yer verdiğimiz filmlerden ayrılır. Filmin karakterleri de diğer filmlerin karakterlerinden ayrılır. Bu defa yoksullar, işçiler değil bir aristokrat vardır hikâyenin merkezinde.
Leopar, 1860ların Sicilya’sında geçer. Ülkede iç savaş hâkimdir. Bir yandan çeşitli krallıklar birbirlerine karşı güç savaşı verir, bir yandan da Garibaldici “kırmızı gömlekliler” ülkenin birliği için mücadele eder. Aristokrasinin devri kapanmakta burjuvazi yeni yeni güçlenmektedir. Bu dönüşümden en çok etkilenen ailelerden bir tanesi de Prens Don Fabrizio Salina’nın (Burt Lancaster) ailesidir. Prens Salina yok olup gitmemek için elinden geldiğince bu dönüşüme ayak uydurmaya çalışır. Ailenin ilk baştaki itirazlarına rağmen Garibaldicilere katılan yeğeni Tancredi’nin (Alain Delon) “Her şeyin aynı kalmasını istiyorsak her şeyin değişmesine izin vermemiz lazım” sözlerini politik düsturu haline getirir. Ne Tancredi’nin ne de amcası Prens Salina’nın derdi devrim değildir. Onlar var olan egemenliklerini, zenginlikleri korumak derdindedirler yalnızca. Tancredi bunu “Bu işe karışmazsak kaşla göz arasında cumhuriyeti getiriverirler” diye özetler.
Aristokrasinin yerini burjuvaziye bırakmaya başladığı bu dönüşümün hikayesi çeşitli karşıtlıklarla anlatılır. Bu karşıtlıklardan biri Concetta (Lucilla Morlacchi) ve Angelika (Claudia Cardinale) arasında kurulur. Concetto Prens Salina’nın kızıdır. Kuzeni Tancredi’ye âşıktır. Duru, masum bir güzelliği vardır. Dinine bağlı, biraz da muhafazakârdır. Tancredi’nin ilgisi karşısında çekingen, utangaç davranır. Tancredi de ilgilenmektedir Concetta ile, ta ki Calogero Sedara’nın güzeller güzel kızı Angelika’yı görene kadar. O andan itibaren tüm ilgisini Angelika’ya yöneltir, tutkuyla bağlanır kıza. Angelika’nın, Concetta’nın aksine daha vahşi bir güzelliği vardır. Çekingen de değildir; bir hayli girişken, oldukça rahattır. Babası Don Calogero Sedara, Concetta’nın babası Prens Don Fabrizio Salina’ya göre daha kurnazdır. Çok hızlı bir şekilde uyum sağlar değişen düzene. Onu geleceğe hazırlayacak bağları daha şimdiden kurmuştur. Prens Salina ise tutuktur yeni düzenin karşısında. Bunu kendisine senato üyeliği teklif edildiğinde şu şekilde dile getirir “Ben Eski yönetici sınıfın bir üyesiyim. Eski yönetimle kaçınılmaz şekilde uzlaşmış ve ona sevgiyle değilse bile edep yönüyle bağlanmış biriyim. İki dünya arasında kalmış mutsuz bir kuşağın mensubuyum ben. Ne onu ne diğerini benimseyebiliyorum.” Senato üyeliğini kabul etmeyen Prens Salina bu görev için Calogero Sedara’yı önerir. Ona göre Sedara tam da bu görevin adamıdır. Değerleri yoktur o yüzden zamanın değerlerini çok çabuk üzerine giyebilir, yani her devrin adamı olabilir.
Filmdeki karşıtlıklardan biri de amca Salina ve yeğen Tancredi üzerinden kurulur. Angelika’yı ikisi aynı anda görür. Amca da en az yeğeni kadar etkilenmiştir kızdan. Fakat amca başka bir kuşağı, vakti geçmeye başlamış bir sınıfı temsil eder. O yüzden Angelika ile olabilmesi mümkün değildir. Kendi kızının Tancredi’den hoşlandığını bile bile, Angelika’yı ister Tancredi’ye. Ulaşamayacağını bildiği Angelika’ya bir adım yaklaşmış hisseder belki kendini. Ama devir Salinaların değil, Garibaldicilerin yenilgisinden sonra hiç düşünmeden yeni kralın düzenli ordusuna kayıt yaptıran Tancredilerin devridir.
Bu film, Tutku, Yer Sarsılıyor ve Rocco ve Kardeşleri filmlerinden bir hayli farklıdır. Yeni Gerçekçilik akımının özelliklerinden bir hayli uzaklaşmıştır Visconti. Fakat bu filmde de olaylara tarihsel ve toplumsal açıdan bakar. Kendi içinde geldiği sınıfın hikâyesi olduğu için de bir hayli incelikli bir şekilde anlatır öyküsünü. Sanat tarihiyle kurduğu kuvvetli ilişki sayesinde de görsel açıdan oldukça başarılı bir film çıkarır ortaya.
Melek Yeşilyurt
25 yazı · Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji bölümünde okudu. İnsanı ve hayatı anlama, anlamlandırma uğraşında bilimin katılığı yerine sanatın yaratıcılığından esin almayı tercih etti. Her ne kadar yaratım sürecine dâhil olamasa da, yaratının kendi anlam dünyası üzerine düşünmeyi, mümkünse yazmayı pek sever.
Yazarın diğer yazılarını gör →