· 13 dk okuma

Varoluşun Peşinden Giden Bir Gezgin: Bela Tarr

Varoluşun Peşinden Giden Bir Gezgin: Bela Tarr

Hazırlayanlar: Özge Yağmur, Kerem Duymuş

Bela Tarr 21 Temmuz 1955’te Macaristan’ın güneyindeki Pécs şehrinde doğmuş ama yönetmen özellikle kişiliği ve kariyerine de yön verdiğini söyleyebileceğim şehir Budapeşte’de büyümüş. Tarr’ın tarzına yön veren ve sanatını besleyen bir diğer önemli unsur; anne ve babasının hem tiyatro hem sinemayla yakından ilgili olmasıymış diyebiliriz. Annesi 50 yıldan fazla tiyatrolarda suflör olarak çalışırken, babası ise sahne tasarımcısıymış. Yani ikisi de bir şekilde mesleğin içindeymiş. Bu bağlamda şanslı bir çocukluk geçiren Bela, annesi tarafından henüz 10 yaşındayken Tolstoy’un “İvan İlyiç’in Ölümü” adlı eserinin televizyon filmi uyarlaması için Macaristan Ulusal Televizyonu’nda yapılan seçmelere götürmüş. Béla burada rol kaparak kariyerine bir aktör olarak başlamış ama bu uzun sürmemiş. Miklós Jancsó’nun filmi “Szörnyek évadja” dışında bir daha aktörlük yapmayı denememiş. Sinemaya olan tutkusunu fark ettiğinde 16 yaşındaymış ve ilk amatör filmlerini bu yaşta çekmiş. Amatörlük yıllarını yansıtan bu ilk filmler belgesel olmak üzere çoğunlukla Macaristan’daki işçilerin veya yoksul kesimin hayatlarını konu edermiş. Sinema onun için bir hobiymiş aslında, asıl derdi felsefeymiş. Felsefî söylemlerini insanlarla paylaşırken sinemayı bir araç olarak kullanmış da diyebiliriz bir nevi… Çektiği 8 mm’lik kısa filmlerinden sonra, Macaristan Hükümeti Tarr’a ambargo uygulayarak üniversiteye devam etmesine izin vermemiş ama Bela pes etmemiş ve film üretmeyi sürdürmüş.

İlk uzun metrajını 1977 yılında, 22 yaşında çeken Tarr, Csaladi tüzfeszek’in oyuncu kadrosunu amatör oyunculardan oluşturmuş. Oyuncular filme ücretsiz olmak üzere sadece dostluk bağlarıyla destek olmuşlar. Filmin çekimleri 6 günde tamamlanmış. Eleştirmenler John Cassavetes’in tarzından etkiler bulduğunu söyleseler de, Tarr yönetmenin hiçbir filmini izlemediğini söyleyerek onlara cevap vermiş zamanında. 1979 yılında yayınlanan bu filmden sonraki iki filmde de (Szabadgyalog ve Panelkapcsolat) gördüğümüz üzere ufak tefek değişiklikler dışında tarzını aynen devam ettirmiş. Panelkapcsolat başrollerinde profesyonel oyuncuların oynadığı ilk filmidir. 1982’de çektiği William Shakespeare’in Macbeth adlı eserinden uyarladığı televizyon filmi “Macbeth” giriş kısmı 5 dakika, ikinci kısmı ise 67 dakika olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur.

İlk dört uzun metrajlı filminin senaryosunu da bizzat kendisi yazan Tarr, Oszi almanach filminden sonra Macar yazar Laszlo Krasznahorkai’yle birlikte Karhozat filminin senaryosunu yazdı. Krasznahorkai’nin Satantango romanının sinema filmine uyarlama tasarısı 7 seneyi aşkın bir süre sonucunda gerçekleşti. 450 dakikalık olağanüstü süresiyle film 1994’te beğenilere sunuldu. Susan Sontag Tarr için, “Modern sinemanın kurtarıcılarından biri.” demiştir ve her sene bir kez Satantango’yu izlemekten memnun olduğunu dile getirmiştir. Satantango’dan sonra 1995’te 35 dakikalık Utazas az Alföldön adlı filmini bitirdi. 5 senelik bir sessizlikten sonra 2000 yılında Werckmeister Harmoniak filmini çekti. Zor şartlar altında çekilen film, eleştirmenler tarafından da beğenildi. Daha sonra Georges Simenon’un aynı adlı romanından uyarladığı A Londoni ferfi’yi yaptı. Filmin 2005’in Mayıs ayında Cannes Film Festivali’nde gösterilmesine karar verildi ama filmin yapımcılarından Humbert Balsan’ın aynı senenin Şubat ayında intihar etmesi üzerine bundan vazgeçildi. Bu olay filmin galası olayın üzerinden 2 yıl sonra, 2007 Cannes Film Festivali’nde yapılıyor. Hemen sonrasında Tarr, son filmi olacağını söylediği A torinio lo isimli film projesinin üzerinde çalışmaya başlıyor. Film, prömiyerini 15 Şubat 2011’de Almanya’da Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yapıyor ve daha sonra birçok ülkede çeşitli festivallerde de gösterimi devam ediyor. Torino Atı filmiyle Tarr, 2011 Berlin Uluslararası Film Festivali’nde biri Jüri Büyük Ödülü biri olmak üzere iki ödül alıyor.

Filmlerinin müzikleri genellikle Mihaly Vig tarafından bestelenmiştir. Vig’le birçok alanda işbirliği yaptığı gibi Satantango dâhil birkaç filminde de başrolde oynatmıştır. Tarr ve özellikle Satantango filmi remodernist film akımının öncülerinden kabul edilir. Tarr, Gus Van Sant gibi yönetmenleri özellikle uzun plan sekanslarıyla etkilediği için ve sürekli olarak tarzını belli bir çizgide tutabildiği için bir anlamda auteur kabul edilebilir.

Bela Tarr’ın hayat arkadaşı Agnes Hranitzky’den de bahsetmek gerek. Nitekim Tarr’ın kariyerinde önemli bir payı olan Hranitzky, sineast (sinema meraklısı / film üreticisi) kimliğiyle eşine özellikle plan sekans çalışmalarında yardımcı olmuş. 1985’te Krasznahorkai’nin Satantango’nun senaryosunu ona vermesiyle başlayan heyecanlı yolculukları birçok film setiyle birlikte hayatlarını da birleştirmiş.

Béla Tarr

Bela Tarr sineması dendiğinde hemen aklımıza uzun plan sekansları geliyor hiç kuşkusuz. Ritmi olabilecek en alt seviyeye indirerek tamamen atmosferi ön plana çıkaran bu anlayış içinde Tarr, insanın varoluşuna dair derin sorgulamalara girişir. Özellike Nietzsche orijininde gelişen bu sorgulamalar benin olumsuzlanması yoluyla distopik bir hale bürünür. Bu distopik arka planda yaşanan olaylar her zaman anarşi ve kaos ortamında yaşanıyor gibi görünmesine karşın Tarr, postmodern bir belirlenimcilik anlayışı güder. Bu, kaotik olmayan ama öngörülemez bir belirlenimciliktir. Burada sık sık sistem eleştirisi üzerinden Baudrillard’nın matriksine atıfta bulunur. Fakat her şeyin ötesinde işlemeye devam eden biyo-iktidarın tarihsel bir diyalektik okumasını da gerçekleştirerek “var olan”la “ben” arasına belirsiz ama bir o kadar da güçlü bir çizgi çeker yönetmen. Ona göre kaybediş daha yaratılmayla başlamış medeniyet dediğimiz şey de her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur. O yüzden yönetmen filmlerine mekan olarak hep ıssız ve sessiz kasabaları seçmiş, hiçbir yere gidemeyen gitse de dönemeyen insanlar tasvir ederek aslında hareketi putlaştırmıştır. Ama en nihayetinde filmlere bir köşesinden dahil olan sirkler, göçebe çingeneler yoluyla yabancı kavramını sorgulamış yersiz-yurtsuzluğa dair bir ön tezde bulunmuştur.

Birçok röportajında da belirttiği üzere Tarr, küçük insanların hikayelerini odağına almış, yol kenarında paltosunun içine sinmiş bir şekilde sigarasını içen adamın hikayesini anlatmayı seçmiştir. Bu açıdan Tarr bazen sıradanları, bazen kaybedenleri bazense zaten kaybetmiş olanları filmlerine taşır ve söylemleri, karanlıklarına gömdüğü o yoğun, vıcık vıcık çamur atmosferinde yeni bakışlara ve algılara hayat verir.

Varoluşun Peşinden Giden Bir Gezgin: Bela Tarr

Karhozat (1988)

Kárhozat (1988) 2

Yönetmenin uluslararası arenada tanınırlığa ulaştığı ilk filmi olan Karhozat yine birçok açıdan Tarr’ın ilklerini oluşturan bir yapım. Özellikle bundan sonraki en önemli yapımlarında sürekli birlikte çalışacağı görüntü yönetmeni Gábor Medvigy ve yazar Laszlo Krasznahorkai ile ilk kez bu filmde bir araya gelmesi önemlidir.

“Pencerenin kenarında, boş boş dışarı bakıyorum. Nice seneler orada oturdum, bir şeyler bana hep sonraki anda delireceğimi söyledi. Ama öyle olmadı. Üstelik delirmekten korkmuyorum. Delilik korkusu bir şeylere sadık kalma anlamına gelebilir. Henüz bir şeye bağlı değilim. Her şeyin bana sadık olmasına rağmen, sadık olduğum bir şey yok. Onlara bakmamı istiyorlar. Nesnelerin, olguların çaresizliğine; penceremin dışındaki pis köpeğin kurşunî gökyüzünün altında, delicesine yağan yağmurda su içişine bakmamı istiyorlar. Acıklı çabalarını izlememi istiyorlar. Herkes, mezara girmeden önce konuşmaya çalışıyor. Zaten düştüler, konuşacak zaman kalmadı. Beni delirtmek için nesnelerin bu geri dönülmezliğini istiyorlar. Bir sonraki anda ise delirmemi istiyorlar.”

Karrer orta yaşı geçmiş; sisteme, belki de hayatına tutunmamayı seçmiş, Macaristan’ın küçük bir kasabasında, kendi halinde yaşayan bir adamdır. Bu boşluktan çıkmanın tek yolu âşık olduğu kadındır. Âşık olduğu kadına giden tek yol ise barın sahibinin önerdiği yasadışı işi yaparak, kazandığı parayla hayatının kadınıyla bir başlangıç yapmak ve sonuç olarak sisteme dâhil olmaktır. Karrer’in mutlak sadakatine karşı kadının ruhu sadakatsizdir ve tüm bunlar Karrer’i anlamsızlığının daha da derinliğine sürükleyecektir…

İçinde bulundukları kapitalist sistemde kadın paraya adamsa kadına ihtiyaç duyar. Bir anlamda sistemi besleyen bu durum karakterleri kendi içinde varoluşsal bir çıkmaza sürükler. Medeniyete ulaşma aracı olarak bir çok farklı durum vardır kadın için para, adam için aşk gibi. Aslında hikaye bu iki olgu arasında gelişir. Aşkı temsil eden karakterimiz Karrer filmde sık sık aslında ondan bir farkı olmayan köpekler gibi oradan oraya medeniyete ulaşma çabasıyla hareket etmektedir. Fakat ulaşmaya çalıştığı medeniyet; aslında varoluşunda yatan hayvanî, ilkel yanı ortaya çıkarır, bu çatışma da karakterin lanetidir. Filmin adı da buradan gelir.

“…85’te Akademi’deki bazı arkadaşlarım bana Laszlo Krasznahorkai’den bahsetmişlerdi. Daha sonra onunla tanıştık ve çok iyi dost olduk. Elbette ilk olarak aklımızda Satantango vardı, Laszlo’nun ilk kitabı… Hikâyeye kesinlikle bayılmıştım ve çekmek istemiştim ama bu derece girift ve büyük bir hikâyeye girişmek için yeterli bütçeyi bulamayacağımı biliyordum. Biz de bunun üzerine çok daha basit ve ucuza mal edebileceğimiz bir senaryo yazmaya karar verdik; Karhozat işte böyle doğdu. Fakat film Berlin Film Festivali’nde gösterildiğinde Macaristan’daki hemen herkes nefret etti. Özellikle de politikacılar. Bana gayet net bir şekilde şunu söyleyen dâhi oldu: Bir daha burada asla film çekemeyeceksin!”

 Varoluşun Peşinden Giden Bir Gezgin: Bela Tarr

Satantango (1994)

2014-08-11-Satantango_still

Laszlo’nun aynı adlı ilk kitabından uyarlanan filmin senaryosunu Laszlo ve Tarr’ın dışında filmin hem müziklerini yapıp hem de önemli bir rolü canlandıran Mihaly Vig, aslen görüntü yönetmeni olan ve yine filmde ufak bir rolü olan Barna Mihok ve Istvan Szabo’nun 1981’de çektiği Mephisto filminin de senaryosunu yazan Peter Dobai yazmış. Kitabı aynen aktarma düsturuyla çekilen filmin belki de en bilinen özelliği süresi… Çünkü film yaklaşık yedi buçuk saat.

“Halics cam gözlü bir kambur tarafından kovalanıyordu. Uğraşları sonunda nehre ulaşmayı başarmıştı ama hayatını kaybetmeye başlamıştı. Sudan her çıktığında küçük adam kafasına uzun bir sopayla vuruyordu. Her seferinde, “Bunu ödeyeceksin!” diye bağırıyordu. Okul müdürü eski püskü elbiseler giyen, nereye gideceğini bilen bir adam tarafından takip ediliyordu. Adam, hayır diyemeyen insanlar gibi her şeyi onaylıyordu. Kendini zor tutuyordu ve kum parka geldiklerinde adamı çalılarla kaplı bir banka oturtmak için itti. Adam yere düşürdü, üzerine atladı ve boynundan öpmeye başladı. Sonra beyazlarla bezenmiş doktoru gördü ve utandı, geri döndü. Günün hangi saatinde olduğun bilmiyordu, dışarıda hiçbir şey değişmemişti. Gün doğmamış, gece inmemişti. Güneş ne doğmaya başlıyordu ne de batmaya.”

Ellerindeki son parayla içine hapsoldukları köyden kurtulma planları yapan köylüler ve onları izleyerek gördüklerini kâğıda döken bir doktor hikâyesiyle başlar film. Tarr’ın her zamanki distopik atmosferinde karakterlerin tek tek birbirlerinin kuyusunu kazdığı o küçük köyde her şey bir adamın gelmesiyle değişir. Onlara yeni bir hayat vaad eden bu adama karşı gelemezler. Adamında onlar için düşündüğü plân oldukça farklıdır. Issızlığın ve durgunluğun sınırlarındaki bir köyde başlayan film aynı ıssızlık ve durgunluktaki bir şehirde son bulur. Tüm bu olayların dışındaki doktorsa aslında hikayenin bel kemiğidir.

Film haliyle oldukça uzun süresi boyunca birçok farklı olguya değinir. Örneğin örümcek ağı imgesi üzerinden tarihin an be an geçmiş ve gelecekle iç içe bir şekilde gerçekleştiği vurgulanır. Köylüler yıllardır süregelen makus talihlerinden kurtulduklarını düşünüp keyifle barda sarhoş olurlarken ağlar örülmeye başlanır. Ve filmin sonunda “Türkler geliyor!” diye bağırarak çanları çalan adam, bu iç içe geçmiş ağları ve bundan öyle kolayca kurtulmanın mümkün olmadığını açıkça gösteriyor. Zaten finalde aslında her şeyin bir kurgudan ibaret olduğunu, bir üst belirlenimciliğin bakışında oluştuğu vurgusunu, bu ağların sistemsel olarak örüldüğünü ve totaliter olanın bunu beslediğini görüyoruz. Bu totalimizin doğuşu olaraksa Tarr bizzat insan varoluşuna işaret eder ve ufak kızın kediye karşı benlik duygusunu oluşturarak egosunun farkına varmasını gösterir. Bu yüzden filmin bir bölümünde her şeyi havaya uçurmak için barut pazarlığı yapılır. Çünkü tüm bu yaşananlar ve sistemler asla düzelmeyecektir. Çünkü bunları var eden bizzat bizim kendi varoluşumuzdur. Bu tıpkı kendi varlığımız içinde boğulmak gibidir.

“Karhozat olaylarından sonra Berlin’e yerleşmiştim, bir süre orada yaşadım. Daha sonra 89’un sonlarında Berlin Duvarı yıkılınca Macaristan’a geri döndüm ve Satantango’nun hazırlıklarına başladım. Kitaptaki hiçbir ayrıntıyı atlamak istemiyordum, bu yüzden filmin ne kadar uzun olacağı benim için önemli değildi. Nasılsa filmi, kendi içinde belirli partlara bölerek işliyordum. Çekimler aralıklarla tam iki yıl sürdü. Bana puslu ve vıcık vıcık çamur olan zamanlar gerekiyordu. Yaz sıcağından ya da kışın o bembeyaz karlarından kurtulmalıydım. Bu yüzden sadece ilkbahar ve sonbaharda çekimler yaptık.”

 Varoluşun Peşinden Giden Bir Gezgin: Bela Tarr

Werckmeister harmoniak (2000)

werckmeister-harmonies-bel

Yönetmenin o güne kadar tüm filmlerin editleme görevini üstlenen eşi Ágnes Hranitzky’nin Tarr’la birlikte yönetmen koltuğuna oturduğu ilk film olan Werckmeister harmoniak özellikle tam altı farklı görüntü yönetmeniyle birlikte çekilmiş olması gibi ilginç bir özelliğe sahiptir.

“Gök kararıyor, sonra her şey karanlığa batıyor. Köpekler uluyor, tavşanlar çömeliyor, geyikler telaş içinde kaçıyor, kaçıyor, dehşet içinde koşuyor. Bu akıl sır ermez tozda, kuşların bile, evet kuşların bile kafası karşıyor ve tünüyorlar. Sonra… Ve sonra derin bir sessizlik. Her şeyin içinde hâlâ yaşam var. Tepeler çökecek mi? Cennet üzerimize mi çökecek? Dünya altımızdan açılacak mı? Bilmiyoruz. Bilmiyoruz bize hücum eden tam tutulmayı. Ama yersizdir korkmak. Bitmedi! Güneşin yanan kütlesinde Ay yavaşça süzülüp geçer. Ve Güneş tekrardan, Dünya’ya doğru patlar ve parıltı tekrar ulaşır. Sellere karşı Dünya’yı ısıtarak kurtarır. Derin duygu herkesin içine işler. Karanlığın ağırlığından kaçarlar.”

Kendi halinde ve dinamiğinde yaşayan bir şehirde her zamanki otorite mücadeleleri devam etmektedir. Tam da alttan alta planlanan bu değişim rüzgârının arefesinden şehre bir sirk gelir. Sonunda tüm şehirde büyük bir karışıklık çıkar. Herkes bu anarşi dalgası içinde ne olup bittiğini öğrenmek istemekte ama bu sırada farkında olmadan bu değişimin bir parçası olmaktadır. Tüm bu anarşinin ortasındaysa bilimsel bir kişiliği olan Janus yalnızca olan biteni anlamaya çalışmasına karşın sonunda büyük bir kaybedişle karşılaşır. Film, Janus’un tüm bu masumiyetine karşı mutlak kaybedişini acı bir şekilde anlatır.

Film, barda bir armoni içinde hareket eden gezegenlerin hareketini anlatan Janus’la açılır ve müzikal notaların keşfiyle gerçek armonilerin kaybolduğunu anlatan bir adamın konuşmasıyla gelişir. Aslında armoni her yerdedir ve değişim bu armoniyi tehdit etmektedir. Ve şehre sirkin geldiği gün, armonilerin de kendi içinde dönüşmeye başladığının göstergesidir. Burada sirki ayrı bir metafor olarak görmek ve bu şekilde ele almak gerekir. Sirki, insanoğlunun diğer canlılara müdahalesi olarak yorumlayabiliriz. İnsanlar sadece öldürülmüş bir balinayı görmek için para verirler. Sirk asla oynatılmaz ve şehirde gerilim artar. Bu sırada aslında sirkin bir parçası olan prens, sirki terk edip insanları ona karşı kışkırtır. Burada altını çizelim; seyirci prensi hiçbir zaman göremez. O bir anlamda görünmez bir güç, bir iktidar gibidir. Tüm bu sirk karmaşası olurken büyük bir hastane yağmalaması olur, insanlar ayaklanmıştır. Tüm bunlara tanık olan Janus’sa bu vahşetin ortasında benliğini yitirerek delirir.

“Filmdeki esas dürtü balina üzerinde yaratılıyordu ama benim nedense kişisel olarak ilgi duyduğum iki sahne vardı. İlki filmin girişindeki bar sahnesi diğeri de hastane. Hastane sahnesinin çekimi iki gün sürdü. İlk gün mekânı yeniden tasarlayıp tüm koreografiyi belirledik; kameranın sırasıyla alacağı konumu falan… İkinci gün çekimleri ancak tamamlayabildik. Oldukça uzun bir sahneydi ama bar sahnesi kadar değil. Filmin girişi yaklaşık on dakika yirmi saniye kadardı. Zaten bu bir anlamda artık sınıra dayandığımız anlamına da geliyordu. Çünkü kullandığımız standart Kodak makaraları 300 metreydi, bu da yaklaşık on bir dakika demek.”

Varoluşun Peşinden Giden Bir Gezgin: Bela Tarr 

A torinoi lo (2011)

le-cheval-de-turin-a-torinoi-lo-30-11-2011-3-g

Görüntü yönetmenliğini Alman yönetmen Fred Kelemen’in yaptığı film elbette ki herkes tarafından bilindiği üzere yönetmenin son filmidir. Yine eşiyle birlikye yönettikleri, senaryosunu Laszlo’yla birlikte yazdıkları ve müziklerini yine Mihaly Vig’in yaptığı film özellikle sadece üç oyuncudan oluşan kastıyla dikkat çeker.

“Tanrı öldü! Tanrı’dan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz. Hala gölgesi beliriyor uzaklarda. Kendimizi nasıl avutacağız, biz katillerin katilleri? Neydi bıçaklarımızın altında ölümüne kan döken, dünyanın sahip olmuş olduğu bu en kutsal ve en kudretli şey; bu kanı kim silecek üzerimizden? Hangi su var bizi temizleyecek? Hangi teselli şölenlerini, hangi kutsal oyunları icat etmek zorunda kalacağız? Fazla büyük değil mi bize bu davanın yüceliği? Buna layık olmak için birer Tanrı’ya dönüşmeli miyiz? Biz insanlar birer deli değil miyiz? 6 günde yaratılan, 6 günde yok oldu… Geride Allah’ın belası bir dolu soru, ona keza bir dolu düşünce bıraktı…”

Nietzsche’nin gerçek yaşamında bir kırılma noktası olarak anlatılan bir öyküden yola çıkar film. Yolun ortasında durarak hareket etmeye karşı çıkan bir atı kırbaçlayan sahibini gören Nietzsche bir anda ileriye atılarak ata sarılır ve ağlamaya başlar. O gün büyük bir bunalıma giren ünlü düşünür bir daha eski hâline dönemez ve bir akıl hastanesine yerleşir. İşte film tam da atın bu olaydan sonra kendi halindeki kır evine sahibiyle birlikte dönmesiyle başlar. Fakat atın önce hareket etmeye ardındansa yaşamaya karşı inatçı duruşu sahibini ve kızının tüm hayatını ters yüz edecektir.

Kutsal kitaplardaki yaratılış efsanesinde dünyanın altı günde yaratılmasına atıfta bulunan film, bunu sürekli tekrarlayan altı sekansla anlatıyor. Film temelde bir kıyamet senaryosu üzerinden şekilleniyor. Nietzsche’nin nihilizmine çağrışım yapılan bu sahnede; adamın atına karşı sevgisizliği ve bir canlıyı hor görmesi ilk kıyamet alameti olarak yorumlanabilir çünkü at bir bakıma filmin başkarakteri rolünde hayata karşı yaşamamayı tercih eder. İkinci kıyamet alametiyse karakterlerimiz tek düze yaşamlarını sürdürürken yabancı bir kervanın oradan geçmesi ve kuyudan su içmesidir. Bu yorumu biraz daha açarsak, kervanın kuyudan su içmesine karşı adamın dünya nimetlerinin sadece ona ait olduğunu düşünmesi ve bunu bencilce göstermesi kuyunun kurumasına sebep olur. Bir anlamda bu Tanrı’nın insanoğluna verdiği cezadır.

“Laszlo’yle tanışıp arkadaş olduğumuzdan beridir hep üzerine konuştuğumuz biri vardı: Nietzsche. Onun felsefesi ve düşüncesi üzerine yaptığımız tüm o konuşmaların sonunda hep şu cevapsız soruya ulaşıyorduk: “Acaba o ata ne oldu?”… Normalde A londoni ferfi (2007) filminden sonra başka film yapma konusunda hevesimi yitirmiştim. Hatta bayağı bayağı yakın çevreme artık film çekmeyeceğim dahi demeye başlamıştım ama sonunda Lazslo’yla halletmemiz gereken son bir işin daha olduğuna karar verdik. Ve evet artık bundan sonra başka film çekmeyeceğim, artık yolun sonuna geldim.”

Hazırladığımız, birbirinden zengin diğer retrospektiflere buradan ulaşabilirsiniz.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →