· 7 dk okuma

Ustaların İzinden Giden Yönetmenler

Ustaların İzinden Giden Yönetmenler

Hazırlayanlar: Ecem Şen, Tolga Demir

Bir anahtar deliğinden farklı hayatları gözetleme deneyimi olarak da düşünülebilecek olan sinema, bakışın bu kadar hakim olması sebebiyle çok derin ve çok katmanlı oluşu göz önüne alınarak değerlendirilmelidir. Farklı disiplinlerden beslenen ve her nosyonu içine katarak adeta küçük bir kartopunun yuvarlanması gibi git gide büyüyen ve gelişebilen anlatı teknikleri, yönetmenin beslendiği kaynaklara göre farklılaşabilir, eşsizleşebilir ya da sıradanlaşabilir. Bir yönetmen herhangi bir travmasından yola çıkabileceği gibi, bazen bir melodiden bir üçleme yaratabilir. Ucu bucağı olmayan bu esinlenme eyleminde elbette ki yönetmenlerin, izleyip etkilendikleri, belki de “usta” olarak görüp saygı duydukları yönetmenler ve filmleri de önemli bir yer tutar. Bu dosyamızda sizler için bazı yönetmenlerin esinlendikleri yönetmenleri seçtik.

 Jim Jarmusch – Jean Luc Godard

Fransız Yeni Dalga’nın en bilinen temsilcilerinden olan Jean Luc Godard, sinemaya getirdiği encounter yaklaşımı, Hollywood kalıplarını yıkışıyla tanınır. Filmlerinde bolca metinlerarasılığa yer veren ve eskilere saygı duruşunda bulunan Godard, modernitenin getirdiği ilerlemeci düşünceyi filmlerinde döngüsele çevirerek ve iç dış ayrımını, ikili karşıtlıkların altını çizmek yerine bunları özneyi saran, çevreleyen bir koşullar bütünü olarak sunar denilebilir.

Jim Jarmusch’un etkilendiği en önemli yönetmenlerden biri olan Godard’ın, Jim Jarmusch sinemasındaki etkilerini bu açıdan rahatlıkla görmek mümkün. Amerika’yı bir Amerikalı gibi anlatmayı reddedişi, Godard’ın Fransa’yı anlatış yöntemiyle eş değer görülebilir. Yine Godard’ın yaptığı gibi Hollywood çekim ve montaj tekniklerini yıkışı ve disiplinler arası yaptığı geçişlerle, Jim Jarmusch peşinden gittiği bağımsız sinemasında Godard’a öykünür. Filmlerinde, yeni dalgada sık sık başvurulduğu gibi doğaçlamalar kullanır. Oyuncularına her şeyi ondan beklememelerini söyleyen yönetmenin, “yabancı olma” deneyimine ve farklı dillere duyduğu zaaf da “I scream you scream we all scream for ice cream”  sahnesiyle de hatırladığımız Down by Law filmi gibi diğer filmlerinde de önemli bir yer teşkil eder.  Ayrıca Jim Jarmusch kendi sinemasının 5 kuralını ya da kuralsızlığını açıklarken Godard’dan alıntı yapar : “Bir şeyleri nereden aldığınız değil, onları nereye götürdüğünüz önemlidir.”

 

Ridley Scott – Stanley Kubrick

Sinemada mükemmelliyetçiliğin karşılığı olarak görülebilecek olan Stanley Kubrick, kendisini tekrarlamayan ve farklı janrlarda, çektiği her janranın öncülerinden biri olarak değerlendirilebilecek filmler çekmesiyle, sinema okullarında da verilen eğitimlerde önemli bir yere sahiptir. Barry Lyndon (1975) filminde, bir iç mekan çekimini doğallığı bozmamak adına yalnızca mum ışığıyla çekmek isteyen Kubrick, bu yüzden Carl Zeiss firmasının Nasa için ürettiği f/0.7 diyaframa sahip lensler için anlaşmış, sahneyi hiçbir ek ışık kaynağı kullanmadan yalnızca mum ışığıyla çekmiştir.

Ridley Scott da ilham aldığı Stanley Kubrick gibi, sinemasını geniş bir yelpazede şekillendiren tek bir janra bağlı kalmayan, filmografisinde Blade Runner ve Kingdom of Heaven’ı yan yana tutmayı başarabilen ve farklı janrlarla farklı tatlar vaat edebilen bir yönetmen olmasıyla saygıyı hak eder. Kubrick’in mizansenlerinden, renk ve ışık kullanımından etkilenen Scott, Kubrick’in 2001 Space Odyssey filmiyle öncülüğünü yaptığı görsel efektleri Alien filminde geliştirerek kullanır. Ayrıca artık yapılan bilimkurgu filmlerin yalnızca Box Office ile değerlendirilebileceğini çünkü en iyinin de iyisi olarak gördüğü 2001 Space Odyssey’nin geçilemeyeceğini söyler.

Pedro Almodovar – Alfred Hitchcock

Alfred Hitchcock zamanının çok ötesinde görülen mükemmel anlatı teknikleri sayesinde yarattığı gerilimle ön plana çıkan, filmlerinde psikanalitik ögelerden sıklıkla faydalanan, hatta filmlerini bunun üzerine kuran, auteur yönetmen olmanın bütün gerekliliklerini yerine getiren ve filmleriyle hiçbir zaman eskimeyen, sıradanlaşmayan bir yönetmen olarak değerlendirilebilir. Hitchcock’un alter egosunun yansıdığını gördüğümüz ve bu alter egonun James Stewart, Cary Grant gibi yakışıklı bir jön seçilmesiyle hayat bulduğu filmlerinde aslında kadın hikayeleri anlatan Hitchcock sinemasının bir özelliği olarak genelde Kim Novak, Janet Leigh gibi “soğuk sarışınlarla” çalışmıştır. İlk kez Vertigo filminde Hitchcock tarafından kullanılan ve Vertigo ya da Hitchcock tekniği olarak bilinen Dolly Zoom’un yanı sıra Suspicion filminde izleyicinin dikkatini süte çekmek için bir bardak sütün içine ampul yerleştiren kendine has çekim ve anlatı teknikleri olan yönetmenden Pedro Almodovar dahil bir çok yeni nesil yönetmen etkilenmiştir.

Latin Hitchcock olarak da anılan Pedro Almodovar sineması, kadın hikayeleri anlatması açısından usta yönetmenle benzerlikler taşır ve Almodovar’ın “sinemayı öğrenmek istiyorsanız, bir psikolog size bir sinema öğretmeninden daha faydalı olacaktır!” sözü dahil filmlerinde yoğunlukla hissedilen psikolojik ögeler ve Almodovar sinemasının Talk to Her, The Skin I Live in gibi filmlerinde sıklıkla başvurduğu izleyicinin bakış açısını değiştirme ve algılarıyla oynama dürtüsü Hitchcock sinemasında da Suspicion, Psycho gibi filmlerinde bolca hissedilen dürtüyle aynıdır. İzleyiciye rahatsız bir huzur vaat eden Almodovar, bunu Hitchcock sinemasında da görülebildiği gibi dekor ve ışıkla destekler. Renk kullanımında hakim bir kırmızının dikkat çektiği Almodovar sinemasında Hitchcock’un sinemasındaki etkisini “en büyük ilham kaynağım hiç kuşkusuz Hitchcock’tur.” diyerek de açıklar. 

David Lynch – Federico Fellini

20. yüzyıl psikolojinin, felsefenin büyük açılımlarda bulunduğu, bu açılımların postmodern düşünce sistemiyle harmanlandığı, sinema okumalarının ve araştırmalarının da oldukça geliştiği bir yüzyıl olarak, sinema tarihi için mihenk taşı olan yönetmenler de yetiştirdi. Bu yönetmenlerden biri hiç kuşkusuz Federico Fellini’dir. Fellini filmlerinde kullanılan gerçek ve kendilik sorgusu yine özenle yaratılan mizansen aracılığıyla vurgulanır. Fellini sinemasının en önemli nosyonları olarak görülebilecek olan rüya sahneleri, rüya sahnelerinin gerçeklikle oldukça uyumlu bir şekilde iç içe geçmesi, bu iç içe geçmenin yarattığı gerçeklik sorgusu, bu sorgulama esnasında başvurulan psikolojik etmenler ve subjektif bir anlatı kurulumu, Amerikalı yönetmen David Lynch’in beslendiği en önemli kaynaklardan biridir.

David Lynch’in birçok kaynakta görülebileceği gibi en sevdiği filmlerden biri olan 8 ½ (1963) yönetmen tarafından tekrar tekrar izlenmiş olmasıyla, ayrı bir yere sahipken Satyricon (1969), ve Amarcord (1973) gibi Fellini filmlerinin anlatı yapısı Lynch sinemasında önemli bir yere sahiptir. Mulholland Dr.  Lost Highway gibi filmlerde karakterlerini içinde yalnız bıraktığı fantazyalar dünyası, Fellini’nin 8 ½  filminde Guido’nun yaratıcı düşünce süreçlerinde kendini içinde bulduğu fantezi dünyasının bir yansıması olarak görülebilir. Üslup olarak kendine has bir tarz edinen David Lynch, yine de sinemasının temelini oluşturan gerçeklik ve rüya sekanslarını, bilinç dışı ögelerin varlığını, filmlerindeki psikolojik ögelerin yoğunluğunu İtalyan yönetmen Federico Fellini’nin Lynch sinemasında yarattığı etkilere borçludur denilebilir.

Stanley Kubrick – Orson Welles

Tüm zamanların en başarılı ve birçok kişinin ortak fikri olarak en iyi yönetmenlerinden biri olan Stanley Kubrick’in hiçbir zaman itiraf etmekten çekinmediği iki ilhan kaynağı olmuş. Bunlardan ilki Amerikan sinemasının tarihteki en değerli yönetmenlerinden biri olan Orson Welles, bir diğeri ise Akira Kurosawa. Fakat Kurosawa’dan ziyade Welles’in sinemaya bakış açısı Kubrick için daha ön planda olmuş diyebiliriz. Aynı ülkenin sinema sektöründe boy gösteren zamanın en önde gelen yönetmeniyle, heyecan verici işler başaran genç bir yönetmenin yolları daha fazla kesişiyor haliyle.

İlk olarak Kubrick’in, özellikle kamera teknikleri açısından, Welles’in filmlerinden çok fazla şey öğrendiğini söyleyebiliriz. Başta Fear and Desire, Killer’s Kiss ve The Killing gibi ilk filmlerindeki yaklaşımının benzerliği oldukça net bir biçimde göze çarpıyor. Hareketli kamera kullanımından, sahne açılarına kadar bir etkilenme söz konusuyken, filmlerini üretmeye devam eden Kubrick, zamanla kendi standardını oturtuyor elbette. Diğer bir deyişle, Kubrick’in kendini bulmasında ve filmlerini kendi ölçülerince mükemmelleştirme arzusunun temelinde, Orson Welles’in kendi filmlerinde kurduğu eşsiz teknik ve yapısal atmosferin yadsınamaz ve bir o kadar da haklı bir tarafı var.

Woody Allen – Ingmar Bergman

Günümüzün en üretken sanatçılarından biri olan Woody Allen’ın, Ingmar Bergman hayranlığı artık hepimizin malumu. Aslına bakarsak Allen’ın en çok etkilendiği insanlar arasında Federico Fellini’nin de adı sıkça geçer. Fakat Bergman’a olan hayranlığı Fellini’yi biraz solluyor. Bu iki büyük yönetmenden etkilenmemek elbette pek mümkün değil zaten. Yönetmenimizin komedi filmlerinde dahi bu etkilenmeyi fark etmek mümkün.

Allen’ın sinema anlayışı bu yönetmenlerle belli açılardan örtüşür. Filmini oturttuğu felsefe zemini ve yarattığı nispeten kasvetli atmosfer açısından benzerlik yakalamak çok olasıdır. Özellikle Interiors ile Bergman’a atıf yaparak ona olan ilgisini iyice somutlaştırmıştı. Interiors’un açılış sahnesi adeta Bergman’ın elinden çıkmış gibidir. İç mekana dayalı durağan çekimler, anlık düşüncelere dalınan sahneler, odadaki varlıkları içindeki aile… Woody Allen’ın akışkan ve dolgun diyalogları ve genelde kullandığı çekim teknikleri Interiors’da kullandığı tekniklerle pek uyuşmuyor. Böyle olsa bile, Allen bu etkilenmenin ardından kendi olgunlaştırdığı tarzıyla bu durumu elbette çok başarılı bir şekilde işliyor. Kendisini boşu boşuna zamanımızın en değerli sinemacılarından biri olarak görmüyoruz.

Sergio Leone – David Lean

Spaghetti Western filmlerinin unutulmaz yönetmeni Sergio Leone’nin, Amerikan sinemasına getirdiği soluk ve farklılık hatırı sayılır cinsten. Onun Hollywood’a taşıdığı Avrupa havası uzun yıllar Amerikan sinemacılığın tutunduğu bir kıyı oldu. Leone’nin bu farklı soluğa ve tarza sahip olan sinemasının olgunlaşma sürecinde, kendisinin çağdaşlarından biri olan David Lean’ın persfektifi oldukça önemli bir yer tutar. Lean’ın geniş çevreye yaydığı filmlerinin uçsuz bucaksız arazileri işin yönetim kısmını zorlaştıran bir unsurmuş gibi duruyor. Fakat işini bilen İngiliz yönetmen, bu dezavantajı kendi lehine çevirerek, geniş plan çekimlerini hikayeyi tamamlayacak olan muhteşem görüntü yönetmenliği ile birleştirerek Leone dışında birçok yönetmene de esin kaynağı olmuştur.

Lean’in mekanları kullanmaktaki bu üst düzey yeteneği, benzer ama çok daha uzak ve farklı bir coğrafyaya ait filmler yapmak isteyen Leone’nin bakış açısını şekillendiren unsurlardan bir tanesi olmuş elbette. Leone, Batı Amerika’nın çölleşmiş kanyonlarında oldukça geniş arazilere yaydığı hikayelerini, tıpkı Lean’ın yaptığı gibi tek bir potada eritmeyi başarmış, hatta farklılığı da katarak kendi yolunu çizmiş. Filmlerini o geniş coğrafyalar arasında kaybetmemek adına, karakterlerini kurgularken de Lean ile yer yer benzerlik kurduğunu öne sürmek yanlış olmaz.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →