· 7 dk okuma

Unutulmaz Oyuncu Kadrolarına Sahip 10 Film

Unutulmaz Oyuncu Kadrolarına Sahip 10 Film

Hazırlayanlar: Özge Yağmur, Tolga Demir

Sinema filmleri bazen hikâyeleriyle, bazen müzikleriyle, bazen ise karakterlerine hayat veren oyuncularıyla iz bırakır hayatımızda. Öyledir ki, çoğu zaman yalnızca oyuncuların performansları hatırımızda kalır.  Filmleri benimsememizde büyük önemi olan oyuncuların varlığı her zaman ilk göz önünde bulundurduğumuz faktörlerden biridir. Biz de unutulmaz oyuncu kadrosuna sahip 10 film sıraladığımız bu seçkimizde, canlandırdıkları karakterlerle hafızamızda yer edinmiş, hayatlarımızda iz bırakmış isimleri sizin için derledik. 

Contagion (2011) 

Steven Soderbergh’in 2011 yılında sağlam bir kadro oluştururak çektiği filmi Salgın (Contagion)’ın kadrosunda Marion Cotillard, Jude Law, Matt Damon, Kate Winslet, Gwyneth Paltrow, Bryan Cranston ve Laurence Fishburne gibi isimler bulunuyor. Çok kısa bir sürede epidemik salgına dönüşen bir hastalığın sonucunda dünyanın nasıl bir hale gelebileceği konusunda bir yorumda bulunan filmde, Soderbergh dünyanın her ucuna uzanıp, milletler ve devletler arasında kesin hatlar çizerek global bir portre çizmeye çalışıyor. 

Filmin en önemli unsurlarının başında elbette karakterleri geliyor. Bu kalabalık oyuncu kadrosu arasında yönetmenin karakterlerini oturaklı bir zemine oturtabildiğini söylemek yanlış olmaz. Bu kalabalık ve popüler oyuncu kadrosu arasında rollerin düzenli ve homojenik dağılımı filmi ayakta tutan başlıca unsurlardan bir tanesi. Fakat Salgın’ı izlerken bu oyuncu kadrosunun hakkını verebilen bir olay örgüsü görmek mümkün olmuyor ne yazık ki. Elindeki oyuncuları nispeten iyi kullanan bir film olarak akıllarda kalan Salgın, kendinden bekleneni pek veremiyor.

American Hustle (2013)

1970’lerdeki FBI Abscam Operasyonu gibi gerçek bir olaydan esinlenerek yazılan senaryosuyla American Hustle, David O. Russell’ın renkli ve göz alıcı suç dünyasına davet ediyor seyircisini. Irving Rosenfeld ve ortağı Sydney Prosser, FBI ajanı Richie DiMaso tarafından yakalanınca hüküm giymemek için onunla çalışmak zorunda kalırlar. Görevleri ise kendileri gibi dolandırıcılık yapan dört farklı üst düzey suçlunun yakalanmasını sağlamaktır. Ama işler plânlandığı gibi gitmez. 

Russell’ın filmlerinde en fazla önemsediği şey karakterler ve bu karakterlerin dünyaları olunca filmin bu açıdan fazlasıyla tatmin edici olduğunu söyleyebiliriz. Olay örgüsündeki akış tamamen karakterlerin varlığına ve perdeye yansımasına dayanıyor. Bu durumda kimin hangi karakteri canlandırdığı önem kazanıyor. Bir noktada diyebiliriz ki yönetmen; Christian Bale, Amy Adams, Bradley Cooper, Jennifer Lawrence ve Jeremy Renner gibi isimlerle çalışarak gerçekte de var olduğu düşünülen karakterlerin temsilini riske atmıyor.

Everyone Says I Love You (1996)

Neredeyse her yıl yeni bir filmle karşımıza gelen Woody Allen’ın elbette kendi yazıp yönettiği filmlerinden bir tanesi olan Herkes Seni Seviyorum Der (Everyone Says I Love You), Allen’ın zihninin ortaya çıkardığı başarılı parodilerden bir tanesi. Seçkin bir Amerikan ailesini anlatan filmde, birçok anahtar karakter ve olay birbirini izliyor. Filmin kadrosunda ise başta bizzat Woody Allen ile beraber Julia Roberts, Natalie Portman, Edward Norton, Drew Barrymore, Tim Roth, Liv Tyler ve Goldie Hawn gibi uzadıkça uzayan bir dolu isim var. 

Woody Allen’ın belki de en iğneleyici eserlerinden biri olan Herkes Seni Seviyorum Der, politikadan sistem eleştirisine, aşk ile aile içi ilişkilere kadar geniş bir çerçevede eleştirilerini art arda sıralıyor. Woody Allen, bir senaryo ustası olarak kadrosundaki her bir oyuncunun hayat verdiği karakterlerine kendi derinliklerini katmayı ihmal etmiyor. Bildiğimiz Woody Allen filmlerinden pek farklı bir yanı olmayarak ritmi ve kurgusu gayet sağlam ve ne yaptığını bilir bir şekilde karşımıza çıkıyor.

 

Pulp Fiction (1994)

“John Travolta! Samuel L. Jackson! Uma Thurman!” desem ve Bruce Willis, Harvey Keitel, Tim Roth diye eklesem çok da güzel bir Tarantino filmi olurdu değil mi? Yapılmışı var nihayetinde.

Pulp Fiction (Ucuz Roman) tüm zamanların en iyi filmleri arasında açık ara öndedir ve bunun birçok sebebini sayabiliriz. Gerek absürt olay akışı, gerekse hızlı kurgusunun getirdiği dinamizme ek olarak; izleyenlerin muhtemelen hâlâ kafasında çalan müziklerle örtüşen karakter performansları Pulp Fiction’ın neden kült olduğunu açıklar cinsten. Travolta ve Jackson’ın şans eseri ölmedikleri sahne, Thurman’ın adrenalinle hayata dönmesi, Willis’in hikâyesi ve yine Travolta ve Thurman’ın leziz dansı… Bu liste uzar giderdi daha… Saydığım isimlerin bir çoğu bu filmle birlikte o kadar kültleşti ki yapım yılının üzerinden on yıllar geçtiği hâlde, bugün bile her yerde onlara ait izlere rastlayabilirsiniz.

 

Night on Earth (1991)

Filmin senaryosu, aynı gece içerisinde dünyanın farklı şehirlerinde -Los Angeles, New York, Paris, Roma ve Helsinki- görev yapan taksi şoförleri ile yolcuların arasındaki diyalogların anlatıldığı beş vinyetten oluşmaktadır.

Postmodernist filmleriyle tanınan ve sevilen yönetmen Jim Jarmusch’u bu dosyada es geçmek olmazdı. Nitekim, bu filmin senaryosunu yaklaşık sekiz gün içerisinde yazan yönetmen; filmde yer alan şehirleri aklındaki oyuncu kadrosuna göre karar vermiştir. Night on Earth’ün kadrosu oldukça heyecan verici isimleri barındırır. En dikkat çekenler: Los Angeles vinyetinde Winona Ryder ve Gena Rowlands; Roma vinyetinde Roberto Benigni (ki kendisini Life is Beautiful’dan tanırsınız.) ve son olarak Paris vinyetinde Béatrice Dalle… Yönetmenin hikâyeden önce karakterleri ve kadroyu kafasında belirleyerek film yapması onu genellikle yıldız olmayan oyuncularla çalışmaya itse de bu isimlerle dengeler daha sağlıklı bir şekilde kuruluyor gibi. 

Interview With The Vampire: The Vampire Chronicles (1994)

Vampir hikayelerinin unutulmaz yazarı Anne Rice’ın romanından yine onun tarafından senaryolaştırılan Vampirle Görüşme (Interview With The Vampire: The Vampire Chronicles), elbette beyazperdenin unutulmaz vampir filmlerinin yönetmeni Neil Jordan tarafından beyazperdeye uyarlanmış. Neil Jordan’ın dokunuşuyla bezenmiş şahane atmosferinin içinde hala imrenerek anılan karakterlere Brad Pitt, Tom Cruise, Antonio Banderas ve Christian Slater ile henüz kariyerinin ilk yıllarındaki Kirsten Dunst hayat veriyor.

Bir vampirin hayatının bir gazete röportajı şeklinde anlatıldığı Vampirle Görüşme, ilk olarak muhteşem üçlüsünün şahane performansıyla farkını ortaya koyuyor. Anne Rice’ın kendi hikayesini senaryolaştırmasından dolayı neredeyse hiçbir senaryo açığı olmadan ilerleyen filmde, özellikle Kirsten Dunst fazlasıyla göz dolduruyor. Ayrıca Brad Pitt, Tom Cruise ve Antonio Banderas üçlüsünün de kusursuz bir performans ortaya koymasıyla günümüzde ve gelecekte hiç şüphe götürmez bir şekilde en iyi vampir filmlerinin başında gösterilecek olan Vampirle Görüşme ortaya çıkıyor.

 

Mars Attacks! (1996)

Tim Burton’un en parlak döneminde beyazperdede boy gösteren bilimkurgu komedi filmi Çılgın Marslılar (Mars Attacks!), yönetmenin filmografisi içinde şanssız bir biçimde arka planda kalan filmlerden bir tanesi maalesef. Halbuki oyuncu kadrosunda başta Jack Nicholson olmak üzere, Pierce Brosnan, Danny DeVito, Sarah Jessica Parker, Michael J. Fox, Jack Black, Natalie Portman, Glenn Close ve hatta Tom Jones bulunuyor. 

Bilimkurgu özelliklerinden ziyade mizahi ögeleriyle öne çıkan film, adından da anlaşılacağı üzere uzaylıların dünyaya saldırısını konu alıyor. Marslıların dünyayı ele geçirmesine tanıklık ettiğimiz bu bilimkurgu parodisinde Tim Burton, karanlık evrenlerinde yarattığı özgün havayı bu sefer yarattığı rengarenk dünyada yakalamayı başarıyor. Başarılı efektleri ve tam olarak bulunduğu atmosfere uygun mekan ve kostüm tasarımlarıyla da dikkat çekiyor. Burton’un kendine has üslubunu gayet güzel yansıtan bu filmde büyük ve kalabalık oyuncu kadrosunun filme katkısı da yadsınamaz elbette. 

Fight Club (1999)

Bazı filmler bazı dönemlere damgasını vurur. Fight Club (Dövüş Kulübü) tam da öyle bir film! Severek takip ettiğimiz yönetmen David Fincher’ın, Chuck Palahniuk tarafından yazılmış olan aynı isimli romanını beyaz perdeye uyarlamasıyla bir kuşağın algılarının değiştiğini kim inkâr edebilir?

Ailesi ve yakın arkadaşı olmayan Anlatıcı’nın hayatı tek düzeliğinin yanı sıra kronik uykusuzluk problemiyle daha çekilmez hâle gelir. Anlatıcı, doktorunun tavsiyesi üzerine bir terapist grubuna katılır ve orada ölü jenerasyonun bir parçası olan Marla’yla tanışır. Tüketici kültürün anlamsızlığına karşı verdikleri mücadeleye ansızın biri daha dâhil olur; tabii ki Tyler Durden. Sıradışı kurgusu ve hikâyedeki absürt çıkışlar kadar filmin değerini oldukça yükselten şey elbette kadrodaki isimler… Anlatıcı; Edward Norton, Tyler Durden; Brad Pitt ve Marla Singer; Helena Bonham Carter! Norton’ın her karakterin ruh hâllerini başarıyla yansıtması, Pitt’in ona çok yakışan serseri halleri ve elbette kendine has havasıyla mesela sigara içişini asla unutamayacağımız Carter’a ek olarak film bittiğinde Edward Norton’la Jared Leto’yu dövüşürken görmedik demiyoruz!

 

 

The Godfather (1972)

Mario Puzo’nun yazdığı aynı adlı romandan uyarlanan film, 2. Dünya Savaşı’nın sonunda New York’ta yaşayan mafya bir İtalyan ailesinin hikâyesini anlatır. 10 yıllık bir dönemi kapsayan seri tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de en çok izlenen filmler arasındadır. 

Francis Ford Coppola’nın yönettiği filmin kadrosundaki isimler en az filmin senaryosu kadar etkili ve bir o kadar akılda kalıcıdır. Marlon Brando gibi efsane bir ismin varlığı bile filmi listeye almaya tek başına yetecekken, onunla başrolü paylaşan ve asıl çıkışını Godfather serisiyle yapan Al Pacino’yu seyretmek müthiş bir hazdı. Hepsi bu kadar da değil! Yardımcı rollerdeki isimler kadronun tuzu biberi desek yeridir! James Caan, Robert Duvall, Diane Keaton, Talia Shire, John Cazale… Daha uzun yıllar konuşacağımız bu filmi yönetmen ancak bu kadar güçlü bir kadroyla kotarabilirdi. Brando’nun kısık sesi, Pacino’nun o masum hallerinden sıyrılıp mafya dünyasına girmesiyle yaşadığı dönüşüm ve izleyenler için efsaneleşmiş birçok sahneyle ek olarak The Godfather, unutulmaz bir kadroya sahipti. 

The Departed (2006)

Martin Scorsese’nin son dönem klasiklerinin başında gelen filmlerden bir tanesi olan Köstebek (The Departed), yozlaşmış Boston şehrinde mafya ve polis arasında geçen sıkı bir polisiye suç filmi. Jack Nicholson’lı, Leonardo DiCaprio’lu, Mark Wahlberg’li, Matt Damon’lu, Alec Baldwin’li ve Martin Sheen’li bol yıldız barındıran kadrosunun yanı sıra, elbette ki Scorsese’nin usta yönetmenliği de olunca ortaya son yılların en başarılı suç filmlerinden biri çıkıyor.

Scorsese’nin karmaşık ve bol katmanlı olay örgüsünü gayet temiz ve anlaşılır bir biçimde yansıttığı Köstebek, uzun süresinin yaratabileceği dezavantaja ve takip etmesin zaman zaman zor olabilecek ilişkiler ağına takılmıyor. Filmin ana kadrosunu oluşturan yıldız oyuncularının birbirleriyle oldukça uyumlu bir elektrik yakalamasıyla seyir zevki kat ve kat artan bir film oluyor Köstebek. Artık ustalık dönemini doyasıya yaşayan bir yönetmen olarak Martin Scorsese, Köstebek ile hikaye yazma ve kurgulama yetilerini en üst düzeye çıkarırken, arkasına aldığı oyuncu kadrosuyla da döneminin en başarılı filmlerinden birine imza atıyor.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →