Unutulmaz Manzaralarda İnsan – Denizler
Unutulmaz Manzaralarda İnsan dosyasında bu ay derin maviliklere açılıyoruz. Dünya yüzeyinin çok büyük bir kısmını kaplayan okyanuslar ve denizler, onu tahakküm altına almaya çalışan ya da onun sunduğu nimetlerden faydalanan insanların hayatlarına her daim etki ederler. Bu etkileşimin sinemanın konusu olmaması elbette düşünülemez. Gerçek hayattan esinlenen öyküler olduğu kadar suyun derinliklerini bir oyun alanına dönüştüren fanteziler de bu anlatıları meydana getirirler.
Nanook of The North (1922)
Yönetmen: Robert J. Flaherty / Görüntü Yönetmeni: Robert J. Flaherty
Sıklıkla ilk uzun metraj belgesel olarak kabul edilen Nanook of The North’ta bir Eskimo’nun yaşamından kesitler sunulur. Flaherty her ne kadar çoğu zaman karakterini bir şeyler yapması için yönlendirse hayatta kalmanın şartlarından biri de Hudson Körfezi’nin soğuk sularında avlanmaktır. Nanook of The North’ta deniz, görsel bir güzellikten öte hayat veren bir yapıya sahiptir.
L’atalante (1934)
Yönetmen: Jean Vigo / Görüntü Yönetmeni: Louis Berger, Boris Kaufman, Jean-Paul Alphen
Az ama öz filmografisiyle yüzyıla yakın bir süredir sinema dünyasının en büyük ilham kaynaklarından biri olan Fransız yönetmen Jean Vigo; başkarakteri aracılığıyla denizleri sadece geçim sağlanan bir yer olarak değil, aynı zamanda en derin duyguların vuku bulduğu ve en inanılmazın bile gerçekleşebileceği bir fantezi dünyası olarak tanımlar.
Mutiny on The Bounty (1935)
Yönetmen: Frank Lloyd / Görüntü Yönetmeni: Arthur Edeson, Charles G. Clarke, Sidney Wagner
8. Akademi Ödülleri Töreni’nden sadece “En İyi Film” Oscar’ıyla ayrılarak “nokta atış” yapan film, 1787’de yaşanan bir gemi isyanını bir dolu tarihi yanlışlıkla anlatıyor. Elde ise Charles Laughton, Clark Gable gibi oyuncuların başarılı performansları ile bir iktidar alanına dönüşen gemiyi çevreleyen mavi sular kalıyor.
Lifeboat (1944)
Yönetmen: Alfred Hitchcock / Görüntü Yönetmeni: Glen MacWilliams, Arthur C. Miller
Arka planına İkinci Dünya Savaşı’nı yerleştirip mesken olarak da bir tahliye botunu seçen bu Hitchcock filmi, sembolik bir anlatımla insanlararası ilişkiler üzerinden dünyanın durumunu ele alıyor ve soruyor: Birlikte yaşamak mümkün mü? (Hikayede John Steinbeck’in de parmağının olduğunu belirtelim)
A Night To Remember (1958)
Yönetmen: Roy Ward Baker / Görüntü Yönetmeni: Geoffrey Unsworth
1997’de sinema dünyasını alt üst eden “Titanic”‘in gölgesinde kalmış olsa da “A Night To Remember”, yıllar içerisinde değeri daha çok anlaşılan bir film haline gelir. Ardılına göre karakter zenginliği ve dramatik açıdan daha dengeli anlatımıyla öne çıkan filmin sonunda, Titanik’in makus talihi değişmeyecektir. Kubrick’in görüntü yönetmeni olarak bilinen Unsworth, yukarıdaki gibi eşsiz kareler yakalar.
The Old Man and The Sea (1958)
Yönetmen: John Sturges / Görüntü Yönetmeni: Floyd Crosby, James Wong Howe
Ernest Hemingway’in 85 yaşındaki bir balıkçının doğada; ama daha çok insanların gözünde hayatta kalmaya çalışmasını anlattığı romanından uyarlanan filmde Spencer Tracy’nin mükemmel performansının yanı sıra, uçsuz bucaksız deniz manzaralarına tanık olmak mümkün.
Jaws (1975)
Yönetmen: Steven Spielberg / Görüntü Yönetmeni: Bill Butler
Unutulmaz repliklerden biri olan “Daha büyük bir tekneye ihtiyacın olacak” cümlesinin hakkını veren bu kare; tek başına, korkusuyla yüzleşen insanı temsil etmeyi başarıyor. Aynı zamanda Spielberg’in ilk filmlerinden biri olarak yönetmenin “büyük” oynamayı sevdiğini kanıtlıyor.
Das Boot (1981)
Yönetmen: Wolfgang Petersen / Görüntü Yönetmeni: Jost Vacano
Klostrofobi duygusunu en çok açığa çıkaran filmlerden biri olan Das Boot, izleyicilerini saatler boyunca bir denizaltıya tıkıyor olsa da su yüzeyinde de eşsiz kareler yakalıyor.
Le Grande Bleu (1988)
Yönetmen: Luc Besson / Görüntü Yönetmeni: Carlo Varini
Luc Besson’un Arnavut mafyasını konu alan 3. sınıf hikayelere sahip aksiyon filmlerine girmeden önce yaptığı Le Grande Bleu, sıra dışı bir arkadaşlık hikayesini ele alır. Bu hikayede denizler üzerinden insan fizyolojisi ile ilgili cesur çıkarımlar yapılırken, insanın suyla olan birlikteliği adeta kutsanır.
The Abyss (1989)
Yönetmen: James Cameron / Görüntü Yönetmeni: Mikael Salomon
1983 tarihli Türk E.T. filmi “Badi”de Ihlamur deresine inen uzaylılar, James Cameron’ın bu dramatik yönü ağır basan bilimkurgusunda suyun derinliklerini tercih ediyorlar. Yaşanan bir kaza sonucu suyun altında yeni bir türle yüz yüze gelen insanlar için mavi sular, yine ve yeni bilinmezliklere ev sahipliği yapıyor.
Open Water (2003)
Yönetmen: Chris Kentis / Görüntü Yönetmeni: Chris Kentis, Laura Lau
Tatil için okyanusun ortasında dalmaya karar veren çiftimizin köpekbalıklarının cirit attığı sularda yaşam mücadelesi vermesi oldukça tanıdık bir hikaye. Open Water ise bunu oldukça bilinçli bir biçimde “amatör” olarak anlatarak çiftimizi, sudaki yansımalarıyla baş başa bırakıyor.
Pirates of The Caribbean: At World’s End (2007)
Yönetmen: Gore Verbinski / Görüntü Yönetmeni: Dariusz Wolski
Serinin üçüncü filmi belki de Karayip Korsanları fanatiklerinin bile “sıktı mı ne?” dedikleri bir yapımdı. Yine de hikayenin en büyük kozu olan masalsılık ve yeşil ile mavinin bir araya geldiği tropik mekanlar, izleyiciyi büyülü bir dünyaya sokmaya başarıyordu. Üstüne üstlük seri hiç olmadığı kadar fantastik bir anlatıma kavuşmuştu.
Kon Tiki (2012)
Yönetmen: Joachim Ronning, Espen Sandberg / Görüntü Yönetmeni: Geir Hartly Andreassen
Güney Amerika’nın batı kıyılarından Tahiti’ye, sal ile yapılan gerçek bir yolculuğu beyazperdeye aktaran Kon-Tiki, sadece salın üstüne değil; altındaki devasa dünyaya da odaklanıyordu. Bu tercih, filmin evrenini sınırsızca genişleterek izleyiciye yepyeni bir deneyim sunmayı başarıyordu.
Life of Pi (2012)
Yönetmen: Ang Lee / Görüntü Yönetmeni: Claudio Miranda
3D’nin hakkını veren nadir filmlerden olan Life of Pi, muhteşem görüntü çalışması ve yerli yerinde kullanılan efektleriyle sadece büyülü bir dünya yaratmakla kalmıyor, hikayeye hizmet ederek gerçek-hayal arasındaki çizgiyi muğlaklaştırıyordu.
All is Lost (2013)
Yönetmen: J.C. Chandor / Görüntü Yönetmeni: Frank G. DeMarco, Peter Zuccarini
Tek bir karakteri okyanusun ortasında bırakmak, senaryoya onun için birkaç cümle eklemek ve 105 dakikalık bir film çıkarmak hem Chandor hem de Redford için bir meydan okuma olsa gerek. Fakat işin altından kalkmak için usta işi bir görüntü yönetmenliği gerekiyor ki film de “her şeyin git gide yok olduğu” bu dünyayı başarıyla veriyor.
Batu Anadolu
198 yazı · 1986'da doğdu. Challenger faciası, Çernobil patlaması, Olof Palme suikastı ve Cliff Burton'un ölümü, aynı yıl yaşanan diğer felaketlerdir.
Yazarın diğer yazılarını gör →














