· 20 dk okuma

Tüm Zamanların En İyi Müzik Belgeselleri

Tüm Zamanların En İyi Müzik Belgeselleri

Hazırlayanlar: Gubse Tokgöz, Nuri Şimşek

Müzisyenlerin, ortalama bir insandan daha yüksek konsantrasyona sahip olduğu ve sol ile sağ beyni aynı anda çalıştırarak daha etkin kullandığı bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir. “Şair ruhlu” diye tanımladığımız sanatçıların yaşadıkları olayları ele alırken daha derinlemesine konuyu düşünmelerine, ortaya çıkardıkları mısralarla tanıklık ediyorsak; beste yapan kişinin de beyninin ortalama bir insandan farklı olan işleyişine tanıklık ediyoruz. Dolayısıyla, tarihte yer ettiğini düşündüğümüz iyi müzisyenlerin önünde bir şapka çıkartılması gerekiyor ve biz de hazırladığımız Tüm Zamanların En İyi Müzik Belgeselleri dosyasıyla şapkamızı çıkarıyoruz.

25 olarak belirlediğimiz dosya rakamımız dolayısıyla elbette ki aradığını listede bulamayanlar olacaktır, ama biz elimizden geldiğince fazla müzik türüne yer vermeye çalıştık. Güncel olarak takip ettiğimiz değerli grupların belgesellerini de izleme şansına erişeceğimiz ileriki yıllara kadar, şimdilik bu zamana kadar müzik tarihinde deprem yaratmış olan gruplara/sanatçılara bir bakalım dedik. Siz de böylece, “Bugün ne yapsam” diye düşündüğünüz bir günü, aralarından seçeceğiniz belgesellerle bilgilendirici yönde müzikal bir şölene çevirerek değerlendirebilirsiniz.

İyi seyirler!

Jazz On a Summer’s Day (1959)

Yönetmenliğini Aram Avakian ve Bert Stern’in üstlendiği Jazz on a Summer’s Day, günümüzde de  hala devam eden Newport Jazz Festivali’nin, 1958 yılı ayağına davetiye sunuyor. Gerry Mulligan, Chuck Berry, Louis Armstrong, Dinah Washington, Jack Teagarden, Jimmy Giuffre, Thelonious Monk, Sonny Stitt gibi isimlerin sahne aldığı festival, sadece bir müzik şenliği olmakla kalmıyor, aynı zamanda müzik tarihi alanında kendini geliştirmek isteyenlere de bir fırsat sunuyor. Belgeselin olumsuz olarak nitelendirilebilecek tek bir yönü var; o da sinematografik anlamda başarılı bir duruş sergilememesi. Fakat bu durum, Jazz on a Summer’s Day’in en iyi müzik belgeselleri arasında yer almasını engellemiyor. Zira başarılı sanatçılara ulaşabilmemizi sağlayan bu belge, birçok müziksever için bir altın değerinde.

Bob Dylan: Don’t Look Back (1967)

Bob Dylan’ın İngiltere turu kapsamında yaşadıklarını anlatan Don’t Look Back, gelmiş geçmiş en iyi müzik belgesellerinden biri olarak nitelendiriliyor, hatta birçok listede birinciliği elinde tutuyor. D. A. Pennebaker’in yönetmenliğini üstlendiği 1967 yapımı Don’t Look Back, Dylan’ın müzikleri ve İngiltere’nin sinematografik sokak görüntülerinin zaman zaman birleşmesi ile, ortaya yüksek kalitede bir yapım olarak çıkıyor. Belgesel, hem dönemin sosyal yaşantısını yansıtması, hem de Dylan’ın bir “star” olma duygusunu sindirmeye çalıştığı o günlerde sahip olduğu ikili karakter yapısını gözler önüne sermesi bakımından önem taşıyor. Zira belgeselde tanıklık ettiğimiz, müzisyen kişiliğiyle kendine hayran bırakan, ancak müzik yapmadığı anlarda nasıl davranacağını bilemeyen ve böylelikle çocuksu davranışlar ile sanatçı kişiliği arasında bocalayan bir Bob Dylan’dır. Bu bocalama kimilerince kompleks, kimilerince ise kibrin yansıması olarak görülebilir; ancak tüm bunlar bir yana, Don’t Look Back hem Dylan’ın şairane besteleri hem de Joan Baez’in katılımıyla bir müzikal şölen vadediyor.

Woodstock (1970)

1969 yılında “3 Days of Peace & Music” sloganıyla gerçekleştirilen Woodstock Festivali, bir daha benzeri gerçekleşmesi beklenmeyen bir müzikal şenlikti. Jimi Hendrix, Joe Cocker, Santana, Janis Joplin, Joan Baez, The Who, Jefferson Airplane ve daha birçok sanatçının sahne aldığı festival, yolları kapanma noktasına getirecek kadar çok kişiye ulaştı. Başlangıçta diğer her organizasyon gibi ücretli olan festival, organizatörlerin de maddiyattan öte festivaldeki barış ve sevgi atmosferine önem vermesi sebebiyle ücretsiz ilan edildi. Woodstock, kimi zaman şiddetli yağan yağmurla zor durumlar yaşanmasına sebep oldu, ancak bunu fırsat bilen bilen katılımcıların çoğu yağmurun altında dans etmeyi tercih etti. Tabii tüm bunlarda uyuşturucunun etkisi de yok değildi. Evi festivalin yapıldığı bölgeye yakın olan ve tüm bunlardan hoşnut olmayan bir vatandaş, gençlerin hepsinin uyuşturucu etkisinde olmasından yakınıyordu; ancak kendisine verilen yanıtta ise gecikilmiyordu: “Peki ya bu onları mutlu ediyorsa neden olmasın?” Kendisiyle röportaj yapılan bir polis şefi ise düşüncelerini şöyle ifade ediyordu: “Bu ülkenin insanları bu çocuklarla gurur duymalılar”. Zira çiçek çocuklar, kimi muhafazar kesimde nefret uyandırmış olsa da, toplumun geri kalan kesiminde barış ve sevgiyi temsil ediyor, bu nedenle de gurur duyulması gereken bir nesil olarak adlandırılıyorlardı. 

Michael Lang tarafından organize edilen Woodstock, Michael Wadleigh tarafından filme alındı ve vizyona girdiği 1970 yılından bir sene sonra Akademi Ödülleri’nde “En İyi Belgesel” Oscar’ı kazandı. 1996 yılında ABD Ulusal Film Arşivi’ne de alınan yapıt, çiçek çocukların hayatlarına yakından tanık olmamızı sağlayan gerçek bir başyapıt.

The Beatles: Let It Be (1970)

Let it be, bir şarkı olmanın ötesinde aynı zamanda The Beatles’ın 1970 yılında yayınladıkları son albümlerinin de ismidir. Televizyona yaptığı çalışmalar ve belgeselleriyle tanınan Michael Lindsay-Hogg’un yönetmenliğini yaptığı belgesel, işte bu son albümün oluşum sürecini yüzlerce saatlik prova görüntülerinden derleyerek oluşturulmuş bir yapım. The Beatles’ın müzik üretimleri üzerine yapılmış en iyi çalışma olarak nitelendirilen belgesel, grup üyelerinin vurgular, tonlar, ritimler üzerine yaptıkları konuşmalarla daha da anlamlı bir hale geliyor. Bu albümden sonra yollarını ayıran grup üyelerinin aralarındaki küçük tartışmaların da yer aldığı belgeselin en önemli bölümü ise, 30 Ocak 1969’da Apple binasının çatısına çıkıp izinsiz ve habersiz verdikleri konser. İzinsiz olduğu için polis tarafından bitirilen konseri özel kılan ise The Beatles’ın verdiği son konser olmasıdır. O güne ve o anlara tanık olmak oldukça sıra dışı bir deneyim.

Elvis Presley: That’s the Way It Is (1970)

1969 Şubat ayı ile 1970 yılları arasında Elvis Presley’in Vegas’ta sahnelediği 50 gösteriyi ekrana taşıyan That’s the Way It Is belgeseli, “kral” olarak olarak anılan sanatçının bu hitabeti ne derece hak ettiğini gösteren bir kanıt niteliğinde. O güne kadar çeşitli filmlerde de yer almış olan Presley’in  bu kez dramatik öğeler içermeyen bir eseri olma özelliği taşıyan belgesel, Presley’in beyazperdenin sahnelere yeniden dönüşünün de simgesi niteleği taşıyor. Elvis Presley’in yepyeni bir tür olarak görülen müziği, çoğu aileler tarafından tasvip edilmeyen ama genç kızlar tarafından taklit edilen davranışları, kuşkusuz ki onu efsane yapan özellikleri arasında yer alıyor. That’s the Way It Is belgeselinde ise, gerek sahnedeki Presley tavırlarına, gerekse hayranlarının hal ve tepkilerine tanıklık etmek mümkün. 2001 ve 2014 yıllarında özel versiyonlarıyla yeniden piyasaya sunulan eser, günümüzde halen daha satışta bulunuyor ve “Elvis dönemi” için kaç kalan müzikseverlerin başucu kaynağını oluşturuyor.

The Rolling Stones: Gimme Shelter (1970)

Başarılı müzisyen fabrikası olarak nitelendirebileceğimiz İngiltere’den çıkıp da dünyayı kasıp kavuran gruplardan bir diğeri de The Rolling Stones. Tüm zamanların en başarılı müzisyenlerinden kabul edilen grubun, genel olarak değil de daha spesifik bir turne ve konser sırasında başlarına gelen talihsiz olayların anlatıldığı, gerçek görüntülerden oluşmuş Gimme Shelter belgeseli rahatsız ediciliği ile dikkat çekiyor. 1969 yılında California, Altamont’ta gerçekleştirilen Santana, Jeferson Airplane, The Rolling Stones gibi meşhur grupların performans sergileyeceği bir ücretsiz konser orgnizasyonunda, güvenlik zaafiyeti sebebiyle konser alanında meydana gelen ölümleri anlatmaktadır belgesel. Konser öncesinde müzisyenler ile organizatörler arasındaki konuşmalar ve konsere giden yolun gösterilmesi sizi olayın içine daha çok çekerken, dönemi kafanızda daha net şekilde canlandırabiliyorsunuz. Woodstock ruhunun yakalanmaya çalışıldığı ve 300.000 kişinin katıldığı organizasyonda Hell’s Angels denilen bir grup özel güvenliğin sahneye çıkmaya çalışan insanlara uyguladığı kaba kuvvet ve cinayete varan şiddetinin gerçek görüntülerine yer veren belgesel, medya tarafından gruba yöneltilen suçlamalar için de bir aklanma belgesi niteliğinde.

Pink Floyd: Live at Pompeii (1972)

1971’de Pompeii’de çekilen konsere, 1972 yılında Paris’te kaydedilen parçaların da eklenmesiyle derlenen Live at Pompeii, kuşkusuz ki müzik tarihinin başyapıtları arasında yer alıyor. İzleyicisiz çekilen konser; herhangi bir dış etken bulundurulmaması ile müziğe tam olarak odaklanmanızı sağlıyor ve zamanla sizi daha da içine çekerek adeta hareketsiz kılıyor. Dolayısıyla sessizlik, bu belgeseli izlerken sahip olmanız gereken tek şey. David Gilmour, Roger Waters ve Richard Wright’ın vokalleriyle gerçekliğin biraz soyut bir boyut halini aldığı bu belgesel konser, Nick Mason’ın davuldaki yeri ve Waters’un ara ara başına geçtiği gong ile ise mistik bir hale bürünüyor. Pink Floyd, bu konser öncesinde de kimi açıkhava konserleri vermiş olsa da, Pompeii’de verilen konser kendileri için de bir ilk niteliği taşıyor. Bu fikri ortaya atan kişi ise, grubun müziğini sanatla birleştirmek isteyen Adrien Maben. Pompeii’de gittiği amfi tiyatroda cüzdanını unutan ve bunu fark ettiği anda geri dönen Maben, izleyicilerin çoktan terk ettiği bu tarihi yerdeki kendi ayak seslerini dinleyerek, ekonun ne kadar kuvvetli bir şekilde yayıldığını fark eder ve böylece Pink Floyd’a konser kaydı yapma teklifiyle gider. Sonuç ortada, efsanevi gruptan müzikal bir hazine doğar. Yalnız belirtelim, Live at Pompeii’nin biraz hipnotize edici bir etkisi de bulunuyor, zamanlamasını ona göre yapmanızı tavsiye ederiz.

Jimi Hendrix (1973)

Rolling Stone dergisi tarafından 2003 yılında yapılan bir listede tüm zamanların en büyük gitaristi seçilen Jimi Hendrix, 60’lı yılların tartışmasız en önemli müzik ikonlarından biridir. 1970 yılındaki trajik ve beklenmedik ölümünün ardından varisleri tarafından hayata geçirilen bu belgesel projesi, usta sanatçının hayatında olan insanların ve canlı performanslarının görüntülerinden oluşmaktadır. Headliner olarak çıktığı ve tüm zamanların en efsanevi müzik organizasyonlarından olan Woodstock dahil önemli sahne performanslarından bölümlerin yanında Eric Clapton, Mick Jagger, Lou Redd gibi isimlerin sanatçı hakkındaki yorumları da görülmeye değer. Joe Boyd, John Head ve Gary Weis’ın yönetmenliğini üstlendiği belgesel, “Jimi Plays Berkeley”, “Experience Hendrix” gibi usta sanatçıyla ilgili diğer belgesellerden bir tık önde bulunmakta.

David Bowie: Ziggy Stardust and The Spiders From Mars (1973)

1947, Brixton, İngiltere doğumlu olan ve Glam Rock’ın Kralı olarak tanınan David Bowie kendisi kadar yaratmış olduğu Ziggy Stardust personasıyla da oldukça meşhurdur. Belgesel; The Spiders from Mars isimli üç kişilik grubuyla konserlere çıkan ve Ziggy olarak performanslara imza atan Bowie’nin, hayali karakterini emekliye ayırdığı ve arkasındaki grupla çıktığı son konser olan Leper Messiah görüntülerinden oluşmaktadır. Kendinizi 70’lerin sihirli ezgileriyle dolu konserlerinden birindeymiş gibi hissettiren belgesel, David Bowie hayranlarını mest ederken, genel olarak müziğe karşı ilgili olan herkes tarafından beğenilmektedir. Birkaç festivalde gösterildikten sonra geçtiğimiz yıllarda DVD olarak tekrar satışa sunulan belgeselin yönetmen koltuğunda oturan isim ise pek çok müzik belgeselinin arkasındaki isim olan D.A. Pennebaker.

The Band: The Last Waltz (1978)

The Band grubunun Winterland, San Fransisco’da verdikleri son konserlerinin usta yönetmen Martin Scorsese tarafından belgeselleştirilmiş hali olan The Last Waltz, önemli müzik belgesellerinden bir diğeri. Grup elemanlarının şarkı aralarında verdikleri röportajlarda, kuruldukları ilk zamanlarda yaşadıkları sıkıntıları eğlenceli bir dille anlatmaları belgeselin seyir zevkini yükseltirken, hayatını müzik yaparak kazanan insanların yola ilk çıktıklarında karşılaştıkları sorunların da hoş bir göstergesi. Üyelerin konuşmalarında dikkat çeken bir diğer komik husus da 70’lerin özgür ortamında uyuşturucu etkisi altındaki halleri. The Band’in müzikal yolculukları boyunca kendilerinden desteği esirgemeyen dostlarıyla sahnede olduğu bölümler ise kesinlikle görülmeye değer. Bob Dylan, Neil Young, Ringo Star, Eric Clapton, Van Morrison bu sanatçılardan bazıları. Scorsese’nin film yapmadaki becerilerinin tamamını kullandığı film, yönetmenin belki de bugüne kadar yaptığı en doğal ve gerçekçi iş. Grup üyelerinin konser sonrasındaki psikolojileri, sizi de etkilemeyi başarıyor.

This Is Spinal Tap (1984)

Listemizin en aykırı filmi olarak sizlere This Is Spinal Tap’i gösterebiliriz. Yönetmenliğini Rob Reiner’in yaptığı film, Spinal Tap isimli bir parodi İngiliz heavy-metal grubunun ABD’de verdikleri turne sırasında başlarına gelen olayların işlendiği bir mockuentary (sahte belgesel). Yoko Ono’dan, Syd Barrett’a, gösterişli sahne şovlarından, sahne arkasındaki muhabbetlere, albümlerin prodüksiyon kısmındaki aksaklıklara kadar müzik dünyasından pek çok kişi, olay ve olguyla dalga geçen yapım, türü içinde kült olarak kabul ediliyor. Filmdeki bir espriye gönderme olarak, IMDB’de 11 üzerinden değerlendirilen filmin senaryosunu da grup elemanlarının yazdığını belirtelim. Komedi seviyesinin hiç düşmediği This Is Spinal Tap, algı aleminde üst mertebelere yerleştirdiğimiz sanatçıların gerçekte nasıl bir yapıda olabileceklerine dair düşündürücü tarafıyla da görülmeyi hak ediyor.

Chet Baker: Let’s Get Lost (1988)

Yapım ve yönetmenliğini Bruce Weber’in üstlendiği Let’s Get Lost, jazz tarihinin en önemli trompet sanatçılarından Chet Baker’ın hayatına ışık tutuyor. Baker’ın müziğinde tanık olduğumuz o melankolik, kederli ve romantik tınılar belgesel eşliğinde sanatçının kişiliğine odaklanmamızı sağlarken somut bir anlam kazanıyor. İlk işini Charlie Parker, bir sonrakini Stan Getz, üçüncüsünü ise Gerry Mulligan ile yapan sanatçı hakkındaki bu belgesel; ismini ise Baker’ın 1943 yılında kaydettiği Let’s Get Lost adlı parçadan alıyor. Belgesel, Chet Baker’in müzikal hayatıyla birlikte özel hayatına da fazlasıyla yer veriyor. Nitekim gençlik dönemindeki karizmatik yüz hatları sebebiyle edindiği ünden olsa gerek, belgesel çoğunlukla Baker’ın hayatına giren kadınlar üzerinden ilerliyor; ancak bu kadınlar sanatçının hayatında az ya da çok etkiye sahip olduğundan, böylece müziğin ortaya çıkış sürecine de bir nevi ışık tutulmuş oluyor. Weber’in, olumlu olduğu kadar olumsuz Baker özelliklerine de yer verdiği belgesel, sanatçının aynı zamanda alkol ve uyuşturucu ile yaşadığı problemlere ve ailesine olan vurdumduymaz tavırlarına da dikkat çekiyor. Müzik ile kadın olgusunu en fazla bir araya getiren yapımlardan olan Let’s Get Lost’un, jazz’ın önde gelen trompetçilerinden Chet Baker’ı anlayabilmek adına mutlaka izlenmesi gerektiği söylenebilir.

Depeche Mode: 101 (1989)

Yine bir D. A Pennebaker belgeseli üzerinden gidip bu kez zamanı biraz ileri sararsak, karşımıza bu kez Türkiye’de de oldukça geniş bir dinleyici kitlesi olan Depeche Mode çıkıyor. Grubun “Music For the Masses” albümü için çıktığı dünya turnesinin 101’inci ayağını oluşturan Rose Bowl konseri, Depeche Mode’a müzik dünyasında bir stadyumu dolduran ilk elektronik müzik grubu olma ünvanı da sağlamıştı. Konseri sadece sahneden değil, sahne arkasından da takip eden Pennebaker, bu görüntüleri çeşitli söyleşiler ve Music For the Masses turunun genel görüntüleriyle birleştirince ortaya mütevazi adımlarla ilerleme gösteren bir grubun başarıya ulaşmasının haklı gerçekliği çıkıyor. Yönetmenlik koltuğunda oturan ve daha önceden Jimi Hendrix, David Bowie ve Bob Dylan belgesellerinde de ismine rastladığınız Pennebaker, böylece bir kez daha efsanevi bir müzik belgeseline imza atmış oluyor.

Buena Vista Social Club (1999)

1940’lı yıllar Küba’sında popüler bir dans klübü olan Buena Vista Social Club, 50 yıl sonrasında kapatılır. Juan Marcos ve Ry Cooder ise klüp döneminin önemli müzisyenleriyle birlikte çalışmaya karar verir ve böylece başlangıçta “Havana Derneği” olarak anılıp ardından klüple aynı ismi alacak Buena Vista Social Club ortaya çıkar. Hiç kuşkusuz 2000’li yılların en akılda kalıcı belgesellerinden biri olan Buena Vista Social Club, Türkiye de dahil olmak üzere dünyada Latin müziğinin yayılmasını sağlamıştır. İbrahim Ferrer, Compay Segundo, Ruben Gonzales ve arkadaşlarını isim olarak tanımayanlar bile, bu renkli topluluğun müziklerine günümüzde aşina hale gelmiştir. Küba ve müziğiyle tanışmamızı sağlayan Wim Wenders ise bu belgeseliyle, Akademi Ödülü ve Avrupa Film Ödülleri’nde En İyi Belgesel ödüllerine layık görülmüştü.

İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek (2005)

Pink Floyd ile Zeki Müren’i aynı anda duyabileceğiniz, binbir türlü insanın beraberinde getirdikleri müziklerle benzersiz bir şehre dönüşen İstanbul’a ve onun müziklerine Fatih Akın’ın gözünden bakmak oldukça sıra dışı bir deneyim. Doğu ve batı arasındaki köprü konumu olmasının getirdiği kozmopolitliğin İstanbul’un insanlarına etkilerini müzik üzerinden ele alan belgesel, meşhur sanatçıların yanında sokak sanatçılarına yer vermesiyle de dikkat çekip, etkileyiciliğini daha da arttırıyor. 2005 yılında çekilen belgesel aynı zamanda toplumumuzun gelişimini göstermesi açısından da ayrı bir önem taşıyor. Rock müziğin ülkede yaygınlaşmasından, Erkin Koray’ın gençler üzerindeki etkilerine, Rap müziğin altındaki meselelerden, sokakta müzik yapmanın aslında hayata bir anlamda yakınlaşma olduğuna kadar, insanların kalıplaşmış algılarının müzikle yerle bir edilmesine kadar pek çok önemli şey gösteriyor Köprüyü Geçmek. Siya Siyabend isimli grubun söyledikleri üzerine kesinlikle durup düşünülmesi gerek. Baba zula, Duman, Replikas, Erkin Koray, Ceza, Mercan Dede, Selim Sesler, Orhan Gencebay, Müzeyyen Senar ve Sezen Aksu gibi pek çok ismin yer aldığı yapım özelde bizim toplumumuzla ilgili olduğu için, genelde de bir toplumun farklı kesimerinin müzikle ilişkilerine odaklandığı için görülmeyi hak ediyor.

Sigur Rós: Heima (2007)

Sözlük anlamı ‘evde’ anlamına gelen Heima, alanlarında öncü olan İzlandalı post-rock grubu Sigur Rós’un kendi topraklarında çıktıkları bir konser turnesinin belgeselidir. Dünyanın pek çok noktasında konserler veren, büyük kitlelerin hayranlığını kazanan grup, elde ettikleri popülerlikten rahatsız olup, kendi ülkelerine dönüp, koptukları kendi toplumlarıya tekrar bütünleşmek isterler. Bu amaçla düzenledikleri reklamsız, habersiz ve ücretsiz konserlerin görüntülerinden oluşan belgesel, İzlanda’nın doğal güzellikleriyle de süslenmiştir. Dean DeBlois yönetmenliğinde oluşturulan belgesel, minimalist ve melodik Sigur Rós şarkılarının yanında, eşsiz görsellerle desteklenerek hem göze hem de kulağa hitap eden bir yapım. Grup üyelerinin öze, içe dönüş anlamıyla çıktıkları bu yolculuk aslında bir anlamda da İzlanda’da kaybolmaya başlayan güzelliklerin tekrar gündeme getirilmesi için bir vesile olmuş. Hakkında çok fazla bilgi sahibi olunmayan güzel bir ülke ve güzel bir grup için kesinlikle izlenmesi gereken bir belgesel Heima.

The Doors: When You’re Strange (2009)

İsmini Aldous Huxley’in The Doors of Perception, yani Algının Kapıları adlı eserinden alan The Doors grubu, kuşkusuz ki 1960’lar itibariyle uluslararası bir kültür fenomeni haline geldi. Jim Morrison’un müziğine de yansıttığı paganizmle olan ilişkisi ve dolayısıyla ortaya çıkardığı mistik tınıları, The Doors’u birçok gruptan farklı kılan etmenlerdi. Tom Dicillo’nun yönetmenliğini üstlendiği When You’re Strange, The Doors’u oldukça şeffaf bir şekilde yansıtıyor. 2009 yapımı belgesel, 60’lı yıllara damgasını vuran Kennedy suikastı ve Vietnam Savaşı gibi konulara da kurgusunda yer vererek, grubun içinde bulunduğu dönemle olan politik bağını da ortaya koyuyor. Oliver Stone’un yönetmenliğini yaptığı ve birçok eleştiri alan 1991 yapımı The Doors filminin aksine When You’re Strange, Jim Morrison’ın yaşadığı zihinsel bulmacaları anlamak için doğru bir kaynak. Zira grubun gitaristi Robby Krieger da, 1991 yapımı filme nazaran When You’re Strange’in Morrison’ın zihnini anlamak için daha derin bir bakış sunduğunu belirtmişti.

Michael Jackson: This Is It (2009)

Albümleri tüm dünyada 140 milyondan fazla satan ve Pop’un Kralı olarak kabul gören Michael Jackson’ın büyüklüğünü elbette tartışmaya gerek yok. Kariyerinin inişe geçtiği dönemde yoğun bir seriyle tekrar sahalara dönmeyi düşünen ve bu noktada Londra’da 50 konser vermesi planlanan Jackson’ın bu konserler için gerçekleştirdiği hazırlıkların görüntülerinden oluşmaktadır This Is It. Pop müzik yapan sanatçıların pek çoğunun sahip olmadığı bir müzik bilgisine sahip olan MJ, her enstrümanla, her notayla, her vuruşla tek tek ilgilenerek ne kadar mükemmelliyetçi bir kişilik olduğunu gözler önüne seriyor. Kaprissiz, alçak gönüllü ve çalışma arkadaşlarına karşı son derece saygılı olan bu yıldız sanatçı için yapılan hataların hiç bir önemi yok, çünkü orası prova yeri. Uzun ve yoğun elemelerin ardından belirlenen konserde yer alacak dansçıların, Michael Jackson’la aynı sahneyi paylaşma fikri üzerine söyledikleri, konuşurlarken seslerinin titremesi, gözlerinin dolması bile aslında ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu gösteriyor. Gerçekleşebilseydi muhtemelen tüm zamanların en başarılı sahne şovlarından biri olacak This Is It serisi, ilk konsere 3 hafta kala Michael Jackson’ın beklenmedik ölümüyle hiç bir zaman başlayamıyor. Bu güzel insanın son günlerine tanık olmak ve onun dünyasına biraz daha yaklaşabilmek için güzel bir imkan This Is It belgeseli.

Queen: Days of Our Lives (2011)

“I’m not going to be a rock star… I’m going to be a legend”

Gerçek adı Farrokh Bulsara olan Zanzibarlı Freddie Mercury, bu cümleyi kurarken hiç de şaka yapmıyordu. Zira Mercury’nin solistliğini yaptığı efsanevi grup Queen, 300 milyonun üzerinde bir satış başarısı elde etti. Opera ve rock müziği birbiriyle harmanlayan grup, yürüdüğü bambaşka çizgi ve sunduğu sahne şovlarıyla birçok alanda ilki gerçekleştiren gruplardan oldu. Bu başarısı sayesindedir ki Queen, ulaştığı geniş kitleleri stadyumlara doldurdu ve böylece “stadyum konseri” kavramını ortaya çıkardı. Sahne şovlarının pek de revaçta olmadığı bir dönemde konser alanını Broadway’e çeviren Mercury’nin, en büyük amaçlarından biri de baleyi daha geniş kitlelere ulaştırmak istemesiydi. Rock, opera ve bale? Tüm bunların bir araya gelebileceğini Queen kanıtlamış olacak ki, günümüzde Freddie Mercury anısına baleler sahneleniyor. Days of Our Lives, işte böyle bir grubun öyküsünü başarılı bir şekilde ekrana yansıttığından ötürüdür ki izlenmeyi hak ediyor. Dünyanın en başarılı parçalarından olan “We’re The Champions” için grubun gitaristi şöyle diyor: “Futbol veya benzeri sporlarda rakip iki takım vardır ve iki taraf da bu şarkıyı söyleyebilir; ancak bir rock konserinde sadece tek bir ekip vardır.” Queen, o tek ekip olarak sahnede yer aldı ve stadyumları dolduran ilk grup oldu. Freddie Mercury ise, AIDS ölümüne sebep olana kadar üretmeyi hiç bırakmadı.

George Harrison: Living in the Material World (2011)

Sanatsal ve ticari başarılarıyla 60’lı yılların en büyük ikonlarından biri olan The Beatles, sevilir veya sevilmez fakat 50 yılın ardından bile kendilerinden bahsettirip, kişiler üzerinde önemli etkiler yaratabiliyorlarsa saygıyı hak ediyorlar demektir. Her biri ayrı bir fenomen olan grup üyelerinden belki de en farklı kişiliğe sahip olanları ise George Harrison’dır. İç huzura ulaşmış ve bilge bir duruşu olan Harrison; yaptıkları, söylemleri ve duruşuyla her zaman farkını hissettirmiştir. Kurgusal sinemadaki başarısını belgeselde de ispatlamış olan Martin Scorsese’nin 2011 yılında oluşturduğu George Harrison: Living in the Material World belgeseli bu önemli sanatçının çocukluğuna, ailesine, gençlik yıllarına, müzik yaşamına, The Beatles içindeki konumuna ve daha pek çok noktaya gerek arşiv görüntüleri gerekse de yapılan röportajlarla yer veren oldukça önemli bir yapım. Uğruna şarkılar bestelediği eşinin kendisini Eric Clapton ile aldatmasını bile gayet olgunlukla karşılayabilecek bir mental yapıya sahip olan, meditasyon ile hayatında önemli dönüşümler gerçekleştirebilmiş Harrison’ın doğu kültürü ile ilişkilerini görmek de belgeseli güzel kılan başka bir özellik. 208 dakikalık belgesel, tek seferde izlemek için biraz yorucu olsa da Ringo Starr, Paul McCartney, Eric Clapton, Yoko Ono gibi isimlerin birebir anlatımları seyir zevkini arttırıyor. The Beatles hayranlığınız olmasa bile bu belgesele hayran kalacaksınız.

Marley (2012)

Reggae müziğini dünyaya duyuran Jamaikalı sanatçı Bob Marley, bu gün dünyanın en önemli müzisyenlerinden biri olarak kabul görmektedir. Kevin Macdonald tarafından 2012 yılında çekilen  Marley belgeseli de, bu büyük insanın hayatına dair bilinmeyen pek çok detayı gözler önüne seren çarpıcı bir çalışma. Bob Marley’in çocukluk yıllarından, ailesine, melez olmasının yarattığı dışlanmalardan müziğe başlamasına kadar hayatının önemli dönüm noktaları, o olayların birebir şahitleri tarafından anlatılıyor. Dünya çapında bir yıldız olma öyküsü, başarı merdivenlerini çıkması başlı başına ilgi çekici bir bölüm iken, kendi toplumu için yapmaya çalıştıkları, barış uğruna hareket ederken vurulması, her şeye rağmen ülkesine ve ırkına bağlılığını görmek oldukça etkileyiciydi. Özel hayatına dair karısının ve sevgililerinin söyledikleri ile, çocuklarının gözünden baba olarak Bob Marley’i dinlemek de belgeselin başka güzel noktalarından biriydi. Hayata çok erken yaşta veda eden bu büyük sanatçının son günlerini de gösteren belgesel, finaliyle beraber seyirci üzerinde de bir hüzün yaratıyor.

Searching For Sugar Man (2012)

70’li yılların başlarında Detroit, Michigan’da barlarda şarkı söylerken çeşitli yapımcıların dikkatini çeken ve iki albüm yayınlayan, fakat albümleri neredeyse hiç satmayan Meksika kökenli Amerikalı folk müzik sanatçısı Sixto Diaz Rodriguez’in sıradışı hikayesini anlatan Searching for Sugar Man, hikayesinden ötürü dramatik bir film izlenimi yaratan oldukça başarılı bir belgesel. Amerikada satış düzeyinde yaşanan başarısızlıkların aksine, dünyanın çok farklı bir köşesinde, Güney Afrika’da tesadüf eseri bir fenomene dönüşen, şarkıları ırkçılığa karşı direnişin önemli parçalarından biri olan, plakları yarım milyon satış rakamanı ulaşmış, şarkılarının her ortamda duyulduğu ve plaklarına, şarkılarına yer yer sansür uygulanan Rodriguez, bütün bu olan bitenden habersizdir. Hakkında çeşitli söylentiler dolanan Güney Afrika’daki iki hayranının yoğun çalışmaları sonucunda hala hayatta olduğu anlaşılan Rodriguez’in bir yıldız olduğu topraklara gidişi ve orada hep hayalini kurduğu konser ortamında bulunması kesinlikle görülmeye değer. Geçtiğimiz sene intihar ederek hayatına son veren belgeselin yönetmeni Malik Bendjelloul’un kişileri özgürce konuşmaya teşvik etmesi ve yapım şirketlerine dair duruşu belgeselin artı yönlerinden bir başkası. Sundance, Bafta, Oscar gibi sinema dünyasının başat festivallerinden en iyi belgesel ödülleri kazanan yapımı izlemeyen çok şey kaybedecektir.

Something from Nothing: Art of Rap (2012)

Tüm müzik türleri içinde belki de hitap ettiği zümre en net olan tür rap’tir. Diğer her türden bir şarkıyı bir şekilde bir ortamda dinleyip, eşlik edebilirsiniz fakat eğer bir rap sever değilseniz size oldukça rahatsız edici gelebilir bu müzik. Amerikalı rap sanatçısı Ice-T’nin yapımcılığını ve anlatıcılığını üstlendiği, yönetmenliğini de Andy Baybutt ile beraber gerçekleştirdiği ‘Something from Nothing: Art of Rap’, rap dünyasının iç yüzünü, türün önde gelen isimleriyle yapılan röportajlarla anlatmaya çalışan bir  belgesel. Yeni bir şey icat etmeyip, var olan her şeye yeniden şekil veren rap sanatının inceliklerini, mc ve rapçi arasındaki farkı, enstrümanlarla insanları etkileyebilme olayını kelimeler aracılığı ile gerçekleştirme çabasını, usta çırak ilişkilerini, yeni neslin şiiri tanımasını, rap’in toplum tarafından neden saygı görmeyip ötekileştirildiğini, şarkıların oluşum süreçlerini ve genel olark bu müzik türünün insanlar üzerinde nasıl etkiler yarattığını gösteren bir yapım Art of Rap. Dr.Dre, Eminem, Snoop Dogg, Melle Mel, Ice Cube, Big Daddy Kane ve daha pek çok ünlü ismin yer aldığı yapım, insanları eğlendirmek veya dünyayı değiştirmek amacıyla yapılan rap müzik ve hip hop kültürü üzerine yapılmış oldukça önemli bir çalışma.

In Search of… Chopin, Haydn, Beethoven, Mozart (2014, 2012, 2009, 2006)

Müzik belgeselleri arasında klasik müziğin yerinin diğer türlere göre çok daha az olması biraz üzücü. Zira klasik müzik dinletisinin önemi ve çeşitliği düşünülürse, erişilebilirlik de diğer müzik türleriyle aynı oranda olmalıydı; fakat değil. Çoğunlukla uluslararası televizyon kanallarında rastlayabildiğimiz klasik müzik belgeselleri içerinde dikkat en dikkat çekici çalışma ise “In Search of…” oluyor. Bu üç nokta günümüzden geriye kıronolojik olarak; Chopin, Haydn, Beethoven ve Mozart olarak sıralanıyor. Plip Grabsky’nin yönettiği belgeseller, sadece bestekarların hayatlarına odaklanmıyor, aynı zamanda konser salonunda sahnelenen müziklerle anlatıların yaşatılmasını da sağlıyor. Böylece ortaya çıkan, ustalık ile tutkunun ürünü olan müziğe edilen tanıklık oluyor. Her biri birbirinden değerli bu sanatçıların hayatlarına tanık olmak ve klasik müziğe belki bugüne kadar ayırmadığınız o vakti ayırmak istiyorsanız, bu seri tam da size göre.

Nick Cave: 20.000 Days on Earth (2014)

Iain Forsyth ve Jane Pollard ikilisinin yönetmenliğini üstlendiği 20.000 Days on Earth, Nick Cave’in dünyada geçirdiği yirmi bininci günden başlayarak bir nevi filmi geriye sarıyor ve çocukluğu ile, gençlik yıllarına ara ara dönerek Cave’in müzik hayatına ayna tutuyor. Bunu yaparken ise öyle sıra dışı bir kurgu kullanıyor ki, zaman süreçleri arasında kaybolmadan küçük atlamalar yapmanız sağlanıyor. Nick Cave, mütevazi hayatı ve oldukça sakin ses tonlamasıyla sanki bir arkadaşınızmışçasına anlatımda bulunuyor; ancak siz tam bu ilişkiye kendinizi kaptırmışken, Cave’in sahneye çıkmasıyla, bu büyü başka bir boyut kazanıyor. Zira Nick Cave, sahnedeyken olmak istediği kişi olabildiğini söylüyor ve bambaşka bir atmosfere bürünerek bu kez de sizi performansıyla etkiliyor. Nick Cave’in yüksek entellektüel birikime sahip, melankolik ve şair ruhlu bir karakteri olduğu zaten ortaya çıkardığı eserlere bakıldığında net bir şekilde görülebilir, ancak bu durum belgeselde çok daha net bir şekilde hissediliyor: “Şarkı kahramancadır, çünkü ölümle yüzleşir. Şarkı ölümsüzdür ve kendi yok oluşumuna tepeden bakar. Şarkı ruhlar dünyasından gerçek bir mesajla belirir.”


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →