· 11 dk okuma

Tüm Zamanların En Etkili 15 Fransız Yönetmeni

Tüm Zamanların En Etkili 15 Fransız Yönetmeni

Sinemanın Lumière Kardeşler ve ardından George Méliès ile Fransa sınırları içerisinde ilk kez filizlendiği bir gerçek. Fransa’nın sinema üzerindeki hakimiyetini dünya çapında ilan ettiği dönemlerde Pathé dev bir dağıtım ağına sahipti. Kaldı ki, Osmanlı’nın sinemayla ilk kez tanıştığı yıllarda, sinemayı çay-kahve içilen kafe-vari mekanlardan ayırıp ayrı bir salona ihtiyaç duyulduğunu düşünen Sigmund Weinberg, Pera’da ilk sinema salonunu açabilmek adına Pathé ile iletişime geçmişti. Böylece 1908 yılında Tepebaşı’nda Pathé adındaki ilk yerleşik sinema açılmış oldu. Ardından Amerika’nın atılımlarıyla kırılmaya başlayan Fransa’nın sinema üzerindeki hakimiyeti, yıllar içerisinde Amerika’nın üstünlüğüyle sonuçlandı. Geliştirilen star sistemiyle büyük paralar kazanan ve dev bir ticarethaneye dönüşen Hollywood’un karşısında duran en önemli sinema hareketlerinden biri ise yıllar sonra yine Fransa’dan geldi. Fransız Yeni Dalga hareketi, Hollywood’un sinemayı içine soktuğu tüketici döngüyü, izleyiciye izlediğinin bir film olduğunu tekrar tekrar hatırlatarak kırmayı hedefledi. Sinemanın önemli dönemlerinde, sinema tarihi üzerinde büyük etkiler bırakan Fransız yönetmenlerin yolculuklarını filmleri üzerinden takip etmek ise oldukça mühim. Bu yolculuğa çıkabilmek adına, bizim için tüm zamanların en etkili 15 Fransız yönetmenini sizler için derledik.

Katkıda bulunanlar: Gizem Çalışır, Ecem Şen

Tüm Zamanların En Etkili 15 Fransız Yönetmeni

George Méliès

Öne Çıkan Filmi: A Trip to The Moon (1902)

Lumière kardeşlerin 1895’te sinematografı icat etmeleri ve geliştirmeleri üzerine filmleri kaydedebilen, düzenleyebilen ve yansıtabilen bu cihaz büyük ilgi görür ve kardeşler ilk ücretli film gösterimini 28 Aralık 1895’te Paris’te bir kafede gerçekleştirir. Méliès de bu gösterimleri izleyenler arasındadır ve kelimenin tam anlamıyla büyülenmiştir. Cihazı satın almak istese de Lumière kardeşler buna izin vermez ve Méliès pes etmeyip fabrikada öğrendiği teknik bilgilerle kendi kamerasını kendisi yapar. Méliès’nin Lumière kardeşlerden en büyük farkı, filmlerinde teknikten daha fazlasını kullanıp hikaye anlatıyor olmasıdır. Londra’da tam zamanlı tiyatrocu olarak çalıştığı dönemde öğrendiği hileler üzerine kafa yorarak sinemada öykü dönemini başlatır ve farkında olmadan zaman ve mekan uzamı yaratmıştır. Böylece sinemanın kendine ait zaman ve alan oluşturduğunu fark edip kullanan ilk kişi Georges Méliès olmuştur.

Claude Chabrol

Claude Chabrol -filmloverss

Öne Çıkan Filmi: Le Boucher (1970)

Fransız Yeni Dalga’nın önemli isimlerinden biri olan Claude Chabrol, diğer dönemdaşları kadar geniş spektrumda deneysel tavırlar sergilemese de yönettiği Marxist filmlerle dikkat çeker. Fransız Hitchcock olarak da anılan Claude Chabrol’un bu lakabı almasında filmlerinde kullandığı gizem hissiyatının varlığı önemli. Chabrol’un Eric Rohmer ile birlikte yazdığı Hitchcock adlı kitabının varlığından da bu noktada bahsetmek gerekir. 1958 yılında çektiği ilk film olan Le Beau Serge (Yakışıklı Serge) ile tanınırlık elde eden Claude Chabrol’un 1995 yılında çektiği La Cérémonie’si ise son Marksist film olarak anılır.

Jean Cocteau

Jean Cocteau

Öne Çıkan Filmi: La belle et la bête (1946)

Gençlik yıllarında sanatla ilişkisine yazın ile başlayan Jean Cocteau, dönemin sürrealist, dadaist ve kubist sanatçılarıyla kurduğu arkadaşlıkların da üzerine şiir, piyes ve roman yazmayı ihmal etmedi. Bu çok yönlü yazım kabiliyetini sinemaya da aktarmayı seçen Jean Cocteau, La belle et la bête (Beauty and the Beast) ile tüm zamanların en aslına sadık uyarlamalarından birine imza atarak Xavier Dolan’dan Martin Scorsese’ye geniş bir sprektrumda kendisinden sonra gelen yönetmenlerin de etkisi altında kaldığı filmler listesinde kendisine yer edinmiş bir isimdir. Yazmaya 10 yaşında başlamasının ardından 16 yaşında ilk şiirini yayınlayan Jean Cocteau’nun, 20. yüzyılın çok yönlülüğüyle ve yaptığı her işteki başarısıyla öne çıkan dahilerinden biri olduğu söylenebilir.

Jean Vigo

Jean Vigo-filmloverss

Öne Çıkan Filmi: L’atalante (1934)

1930’lara denk gelen sineması ve sinema anlayışıyla, 1960’larda kendisini tüm dünyaya duyuran Fransız Yeni Dalga hareketinin esin kaynaklarından biri olduğu söylenebilecek isimlerden Jean Vigo, 29 gibi çok erken bir yaşta hayatını kaybederek ortaya koyabileceği birçok eserden tüm dünyayı mahrum bırakmış oldu. Kısa yaşamında, adını geniş kitlelere duyuracak Zéro de conduite (Hal ve Gidiş Sıfır) ile L’atalante filmleri toplamda çektiği 4 filmden en çok ses getirenleri olarak sıralanabilir. Babasının bir anarşist olduğu ve bir yatılı okulda kaldığı bilinen Jean Vigo, okuduğu yatılı okulda verem hastalığına yakalanıp 29 yaşında hayata veda etti. Anarşizmden vereme ve yatılı okumaya hayatının bu dönüm noktalarının Jean Vigo’nun filmlerinin esin kaynaklarından en önemlileri olduğunu görmek mümkün.

Agnes Varda

Agnes Varda-filmloverss

Öne Çıkan Filmi: Cléo de 5 à 7 (1962)

Fransız Yeni Dalga akımının tek kadın yönetmeni ve günümüz itibariyle babaannesi olarak sayılan Agnes Varda’nın özgün anlatıları; Jean-Luc Godard ve François Truffaut gibi entelektüel erkek grubundan oluşan bu sinefil hareketinin yerleşik film tarihi ve estetiği ile ilgili takıntısına karşı yumuşatıcı ve taze bir alternatif olarak görülüyordu. 1961’de ikinci uzun metrajlı filmi Cléo de 5 à 7 ile ölümcül hastalığı olan bir şarkıcının iki saatini anlatan Varda bu filmde, ölçülebilir zaman ile hissedilen ‘heterojen’ zaman arasındaki fark üzerine söylemler geliştirir. Film boyunca Cléo Victoire’ı (Corinne Marchand) takip eden Varda, kanser olup olmadığını ortaya koyacak bir tıbbi testin sonuçlarını bekleyen karakterini gözlemler. Cléo, oldukça güzel, kendinden emin Parisli bir pop yıldızıdır ve günün öğlen 5 ile 7 saatleri arasını günlük aktivitelerine ayırır. Filmin 90 dakikalık süresi, Cléo için zaman akışının gerçekten hızlandığına işaret ederken; yaşamı hissettiği ve algıladığı süre artmaya başlar. Film boyunca izleyici Cléo ile iki saat geçirip biyopsi sonucunu beklerken ve bu iki saat içerisinde bir hayatın mizanseni gözler önünden geçer.

Alain Resnais

resnais-alain-filmloverss

Öne Çıkan Filmi: Hiroshima mon amour (1959)

İsmi bellek ve hafıza kelimelerinden neredeyse ayrı anılamayan Alain Resnais, Hiroshima mon amour’dan L’Année Dernière à Marienbad’a unutulmaz filmlerle hem Fransa’nın hem de dünyanın sinema anlayışına damgasını vurmuş önemli yönetmenlerden biridir. 1956 yılında çektiği Guernica (1951) ile İspanya’nın Bask bölgesindeki Guernica kasabasının 1937 yılında Almanlar tarafından tek bir uyarı olmaksızın bombalanması sonucu yaklaşık iki bin sivilin nasıl katledildiğini; Gece ve Sis (Nuit et brouillard, 1956) ile II. Dünya Savaşı’nın toplama kamplarını oldukça etkileyici bir şekilde anlatan Alain Resnais 1959 yılında Hiroshima mon amour aracılığıyla Hiroshima’yı da anlatmaya cesaret ediyor ve böylelikle toplumsal hafızanın hızlı kaybının önüne geçilme ihtimalini artırıyor.

Robert Bresson

Robert-Bresson-filmloverss

Öne Çıkan Filmi: Pickpocket (1959)

Bresson sinemasının özellikle daha sonraki usta yönetmenlerden Bergman ve Tarkovski’yi etkilemesinin en önemli sebeplerinden biri, hakikatle olan ilişkisi olmuştur. Bu noktada Bresson’un yaklaşımı, gerçeği yapıbozuma uğratarak; var olan gerçekliğin ötesindeki hakikate yönelme çabasından ileri gelir. Bu sebeple örneğin görsel kullanımında, yönetmenin alışılagelmiş açılardan ve mizansenlerden uzakta bir yaklaşım sergilediğini görürüz. Benzer şekilde hikaye de, boşluklarla dolu ve metafor olmanın ötesinde bizzat hakikate yönelmiş yapısıyla süregelen hikaye anlatıcılığından tamamen farklıdır.

Éric Rohmer

Eric-Rohmer-filmloverss

Öne Çıkan Filmi: Ma nuit chez Maud (1969)

Farklı bir Yeni Dalga anlayışı benimseyerek Godard ve Truffaut’ların izinden gitmeyen, Yeni Dalga’nın izleyicide yaratmak istediği etkinin, anlatıyı, kurguyu bozmadan da elde edilebileceğini savunan Éric Rohmer, yönetmenliğe biraz geç başlamış olsa da neredeyse her yıl verdiği eserlerle Fransa’nın üretken yönetmenlerinden biri olmuştur. Cahiers du cinéma’nın eski editörü Éric Rohmer, 6 Ahlak Hikayesiyle de bilinir. Aşk, kadın-erkek ilişkileri çerçevesinde tanımlamayı sevdiği ikili ilişkilerin yanına bir başkasını eklemlemeyi ve dinamiklerle oynamayı da ihmal etmeyen Éric Rohmer, ahlak sorgusunu yer yer bu noktadan da çıkarır.

Jean-Luc Godard

Jean-Luc Godard

Öne Çıkan Filmi: À bout de souffle (1960)

Fransız Sineması deyince akla ilk gelen yönetmenlerden biri elbette Jean-Luc Godard. Fransız Yeni Dalga Akımı’nı başlatan güruhun içinde başı çeken Godard; Dünya sinemasının en ikonik yönetmenlerinden biri olarak da tarihe adını altın harflerle yazdırmıştır. Jean-Luc Godard’ın öne çıkan filmi, 1960 yapımı À bout de souffle (Serseri Aşıklar); Fransız Yeni Dalga Akımı’nın en başarılı örnekleri arasında gösterilir. Bunun sebebi sinema sanatına atfedilen genelleşmiş film dili kurallarını yıkmasıdır. Film bir kaçış, tutku, hayal ve hayal kırıklığı filmidir. Michel Poiccard bir araba çalmıştır ve kaçarken bir polisi öldürmüştür. Bu kaçışı tamamlamak için Roma’ya gitmek ister ama yanında New York Herald Tribune gazetesinde çalışan Patricia’yı da götürmek ister. Michel Roma’ya gitmek için para ararken Patricia ile de giderek yakınlaşmaya başlar. Ancak bu kaçış planı için ikisi de hazırken Patricia, Michel’in ve izleyicinin hayalini paramparça eden şok edici bir karar alır.

Jean Renoir

Jean Renoir-filmloverss

Öne Çıkan Filmi: La Règle du Jeu (1939)

Jean Renoir bundan tam 114 yıl evvel, Paris’te doğar. Babası, 19. yüzyılın en önemli ressamlarından bir olan Pierre-August Renoir’dır. Annesinin kuzeni, babasının modeli ve kendisinin dadısı olan Renard, küçük Renoir’ı gelecekte sinema yapmasına teşvik olacak kukla tiyatrosu ile tanıştırır. 1939 yapımı filmi La Règle du Jeu ile hem Fransız Yeni Dalgası’na hem de İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne ilham veren Renoir, sinema tarihine çok büyük katkılarda bulunmuş efsanevi bir isimdir. Birçok “sinema tarihinin en iyi filmleri” listesinde hep ilk 10’u zorlayan La Règle du Jeu, kendisinin de çok yabancısı olmadığı üst sınıf Fransızlar arasında – tam da İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde – ahlaki yabancılaşmayı anlatan; tam zamanında tam doğru noktaya parmak basan ve bambaşka coğrafya ve dönemlerde de bağlamını bulabilen bir filmdir. Film nefretle karşılanır, gişede batar, savaştan hemen önce de hükümet tarafından yasaklanır. Yasak kısa bir süre kalkar ama sonra tekrar uygulanır. Ardından da Alman bombardımanı sırasında filmin negatifleri yanar. Bu muazzam filme yeniden kavuşmak için iki sinefil ve Renoir’nın özel çabası ile ellili yılları beklemek gerekecektir.

François Truffaut 

François-Truffaut-filmloverss

Öne Çıkan Filmi: Les quatre cents coups (1959)

Fransız Yeni Dalga Akımı’nı başlatan ve efsanevi sinema dergisi Cahiers du Cinema’nın en önemli eleştirmenlerinden biri olup yönetmenliğe geçiş yapan isimlerinden bir diğeri de François Truffaut’dur. Truffaut’nun sinemaya yazdığı bir aşk mektubu olan Les quatre cents coups; okulu kırmak, okuldan kaçmak anlamına gelen 400 darbe adlı Fransız deyiminden ismini alır ve François Truffaut imzası taşıyan film sinemanın unutulmaz eserleri ve kültleri arasındadır. Okulda yapmadığı bir ödevden kaçmak için bir çocuk okuldan kaçar. Okuldan kaçtığı gün annesini yolda başka bir adamla görür ve bu gördüğüne bir an için anlam veremez. Ertesi gün okula gittiğinde öğretmeninin dün neredeydin diye bir soru yöneltmesi çocuğu boşluğa düşürür ve annesinin öldüğünü dile getirir. Buradan sonra film ikiye ayrılır, yetişkinlerin toplanması ve çocuğun bu yalanını irdelemesi filmin bir izleğini oluştururken diğer izlek de çocuk ve arkadaşları kaçıp denize ulaşmaya çabalarlar, hayal kurarlar.

Claire Denis

MCDFRNI EC006

Öne Çıkan Filmi: Beau Travail (1999)

Paris’te doğmasına karşın babasının görevi nedeniyle Fransız Afrikası’nda büyüyen Claire Denis; Burkina Faso, Senegal, Kamerun ve Somali gibi ülkelerde yaptığı gözlemleri ilerleyen zamanlarda filmlerine yansıtacaktır. Ekonomi eğitimini yarıda bırakan Denis, IDHEC’ten mezun olduktan sonra Dušan Makavejev, Costa Gavras, Jacques Rivette, Jim Jarmusch and Wim Wenders gibi yönetmenlere asistanlık yapar. 1987’de çektiği İlk filmi Chocolat ile post-kolonyalist teoriyi görselleştirmeye çalışır. Asıl ününü 1998’de yaptığı Beau Travail filmiyle elde eder. Cibuti’deki Fransız lejyonerler arasındaki ilişkiyi öne çıkaran filminin yarattığı şaşkınlık, 2001 tarihli Trouble Every Day ile ikiye katlanacaktır. Diyalogdan çok görsel ve işitsel unsurlara önem veren Denis, filmlerinde oldukça bireysel bir anlatı kullanır. Klasik sinemanın anlatısal ve teknik özelliklerini reddederek psikolojik gerçekçiliğin ve rüya-gerçek sınırlarını muğlaklaştırmanın peşinden gider. Bu yolda sıkça İngiliz müzik grubu Tindersticks’in ezgilerinden faydalanır.

Jean Pierre Jeunet

Jean Pierre Jeunet-filmloverss

Öne Çıkan Filmi: Amelié (2001)

Filmlerinde detaylarda kaybolmamıza sebep olan, kullandığı açılarla ve renklerle büyüleyen Fransız sinemasının kendine has tarzıyla dikkat çeken yönetmenlerinden biri olan Jean-Pierre Jeunet 90’lı yılların sonunda 2000’lerin ilk on yılında oldukça başarılı filmlere imza atar. Sinema dünyasına 1991 yılında Marc Caro ile birlikte yönettikleri ilk uzun metrajı Delicatessen ile başlayan Jeunet; Amelie, Alien: Resurrection, A Very Long Engagement, The City of Lost Children gibi filmleriyle izleyicinin karşısına çıkar. 2001 yılında sinemayla buluşan, Jean Pierre Jeunet filmi Amelié, aslında sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyimser, en Pollyanna karakteriyle bizleri buluşturur. İnsanları mutlu etmeyi yaşama amacı olarak benimseyen; kendi aşkını bulduğunda ise bu keşfi bile bir oyuna çevirmeyi başaran Amelié için gülümsemesi ve siyah küt saçıyla adeta bir ikon haline geldi demek yanlış olmaz. Jeunet’in sinematografisinde bizi buluşturduğu simetrik görüntüler; sarı, yeşil ve kırmızı renklerinin uyumu ile de görsel olarak büyülemeyi başaran Amelié, kendine has anlatım tarzıyla da suratımızda oluşan gülümsemenin sebebi olmayı ihmal etmez.

Leos Carax

leos-carax-filmloverss

Öne Çıkan Filmi: Holy Motors (2012)

Denis Lavant ve Juliette Binoche’u bir araya getiren mucizevi başyapıtı Les amants du Pont-Neuf ile kendine has bir sinema dili geliştiren Fransız yönetmen Leos Carax sinema tarihine unutulmaz bir klasik armağan eder. Genelleşmiş kalıpları yıkmayı ve izleyicinin sinirleriyle oynamayı seven Carax’ın en garip ve öne çıkan filmlerinden biri olan Holy Motors, birçok açıdan yönetmenin en sert ve en eleştirel filmlerinden biri olarak kabul görür. Film aslen, Michel Gondry ve Bong Joon-Ho ile yaptığı “Tokyo!” isimli filminde kullandığı Merde karakteri üzerinden çeşitlemeler mantığıyla oluşturulmuş ama hikaye olarak ortada oldukça ilginç bir iş var. Öyle ki filmi iş dünyası üzerine bir taşlama olarak değerlendirenler olduğu gibi sistemsel bir felsefi eleştiri taşıdığını düşüneneler de var. Film ortaya koyduğu söylemi güçlendirmekten ziyade onu genişletme amacı güttüğü için filmin okumasını yapmak oldukça zor ama bu elbette ki Holy Motors’un değerinden bir şey kaybettiği anlamına gelmiyor bilakis filmin söylediği şeyler bir yerden sonra her şey ve herkes hakkında bir söyleme dönüşüyor.

Jean-Pierre Melville

jean-pierre-melville-filmloverss

Öne Çıkan Filmi: Le Samourai (1967)

Kırklı yılların sonlarına doğru başladığı yönetmenlik kariyeri boyunca Jean-Pierre Melville, André Bazin tayfası Cahiers du Cinema’nın “haşarı çocukları” Yeni Dalgacılar üzerinde de büyük etkisi olan Amerikan kara filminin bir nevi kendine özgü, orijinal, ancak “Fransız” versiyonunu başarı ile icra etmişti. Karanlık, derinlikli, minimalist ve nev’i şahsına münhasır bir mizah ile dünya sinemasına – belki tıpkı Sergio Leone’nin Amerikan westerni ile yaptığı gibi – yeni bir soluk (Fransızcası, souffle) getirmiş olduğu da kuşkusuz. Yönetmenin filmografisinde öne çıkan ve kara film türüne yenilik getiren 1967 yapımı filmi Le Samourai; hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, filmin sonuna kadar hiçbir şey duymadığımız ama film bittikten bir süre sonra tanıdığımızı anlayacağımız kiralık katil Jef Costello’nun hikayesini anlatıyor. Bir robot soğukkanlılığıyla ve oturmuş bir sistemle çalışan Jef, bir iş esnasında piyanist bir kadın ile tanışır. Bu karşılaşma hayatını tümüyle değiştirecektir. Tüm çevresinden yabancılaşmış, hayattan kopuk bir biçimde hayatını ve işini sürdüren Jef, hissettiği duygular karşısında allak bullak olur.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →