Tiyatro Sahnelerinden Beyazperdeye Uyarlanmış 17 Başarılı Film
William Shakespeare’in yüzyıllar boyu oynanan klasik oyunlarından, modern tiyatronun en belirgin örneklerine, tiyatro sahnelerinden beyazperdeye uyarlanmış 17 başarılı filmi sizler için derledik.
Tiyatro Antik Çağ’da ortaya çıktığından beri her daim insan meselelerini işleyen bir sanat dalı olmuştur. Tiyatroyu tanımlarken kullanılan en yaygın cümle de bundan kaynaklanır: “tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır.” Zira her sanat dalı için aslolan insandır. Sinema da, ortaya çıktığı ilk yıllardan beri tiyatrodan beslenen ve sanat dalı olarak en çok onunla arasında benzerlik bulunan bir daldır. Her ne kadar aralarında anlatım tarzından tutun da teknik farklılıklara kadar büyük bir boşluk var gibi gözükse de iki sanat dalı da insandan ve insanı ilgilendiren her türlü meseleden bahsettiği için temellerinde dertleri aynıdır. Hal böyle olunca birbirleriyle devamlı olarak paslaşan bu iki sanat dalında verilen eserlerin bir diğerine etki etmemesi imkansızdı. Sinemadan uyarlanan tiyatro oyunları şu an için azınlıkta olsa da, tiyatro sahnelerinden beyazperdenin görkemli dünyasına uyarlanan eserlerin sayısı oldukça fazla. Biz de tiyatrodan sinemaya uyarlanan filmleri mercek altına alarak, 1942 yılından 2015’e kadar varan bir yolculukla, sahneden beyazperdeye geçiş yapmış ve mutlaka izlenmesi gereken 17 filmi sizin için derledik.
Tiyatro Sahnelerinden Beyazperdeye Uyarlanmış 17 Başarılı Film
Casablanca (1942)

Michael Curtiz’in yönetmenliğini üstlendiği 1942 yapımı Casablanca yalnızca Hollywood sinemasında değil; tüm dünya sineması içinde özel bir yere sahip nadir filmlerden. Zamanının en iyi iki oyuncusuna ev sahipliği yapan bu kült film, Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın efsane haline gelmiş oyunculuklarıyla da hafızalarda yer ediniyor. Fas’ın güzel şehri Casablanca’yı en şık şekillerde kullanarak II. Dünya Savaşı’nı arka planına alan Casablanca; şehrin en meşhur gece kulübünün sahibi Rick ile derinliklere gömdüğü Ilsa arasında, dönemin tüm siyasi karışıklığı ortasındaki unutulmaz aşklarını anlatıyor bizlere. Tüm zamanların en iyi aşk filmi olarak seçilen film Murray Burnett’in Everybody Comed to Rick‘s adlı oyunundan beyazperdeye uyarlanmış. Oyunun o dönemde pek ilgi görmemesine rağmen yapımcı şirket tarafından önemli bir miktarla satın alınan eserin sinema tarihine damga vuracağını kim tahmin edebilirdi? Bu açıdan bakıldığında ise Casablanca uyarlandığı eserin başarısının dahi üzerine çıkarak başyapıt olma şansına nail olmuş ender yapımlardan biri.
Rope (1948)

Alfred Hitchcock’un başarılarla dolu filmografisine baktığımızda edebiyat uyarlamaları konusunda usta yönetmenin oldukça deneyimli olduğunu görüyoruz. Ancak kendi efsanelerini yaratan her sinemacı gibi Hitchcock da uyarladığı eserlere kendi yorumunu ustalıkla getirenlerden. 1948 yapımı olan ve döneminde olduğu kadar sonrasında da tartışma yaratan ve insanı düşünmeye iten klasik eser Rope, Patrick Hamilton’ın aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanmış. Oyunun tek mekanda geçmesini lehine çevirerek sinema tarihindeki en incelikle yapılmış tek plan örneklerinden birini ortaya koyuyor Hitchcock. Aynı evde yaşayan iki arkadaşın öldürdükleri yakın bir dostlarının cesedini odanın ortasındaki sandığa saklayarak etrafında bir yemek partisi vermeleri -üstelik öldürdükleri dostlarının ailesini çağırarak- üzerinden yola çıkan oyun, Alfred Hitchcock’un ellerinde kült bir esere dönüşüyor. Filmde arkadaşlarının ölümüne sebep olan iki kişinin ilişkileri, cinayetin sebebi ve ‘açığa çıkma’ korkusu üzerinden Rope “cinayet basit bir yok etme eylemi midir yoksa bir sanat mıdır?” sorusunu irdelerken tıpkı diğer Hitchcock filmleri gibi çeşitli psikanaliz çözümlemelerine çokça konu olmuş bir yapım.
The King and I (1956)

Walter Lang’in yönetmenliğini yaptığı, Yul Brynner ve Deborah Kerr’in başarılı oyunculuklarıyla akıllarda kaldığı The King and I, Siyam Kralı Mongkut ile onun çocuklarını eğitmek amacıyla İngiltere’den saraya gelen Anna’nın hikayelerine odaklanıyor. Oscar Hammerstein II’nin Anna and the King of Siam adlı eserinden uyarlanarak müzikal haline getirilen film her ne kadar oyuna başarılı bir yorum getirmiş olsa da birçok tartışmaya da konu olmuş durumda. Filmde Doğu’nun cahil, kaba ve medeniyet görmemiş bir şekilde çizilmesine karşın İngiltere’den gelen eğitimci aracılığıyla Batı’nın Doğu’yu eğitmeye çalışması, Doğu’ya medeniyet getirmesi gibi durumlar mevcuttur. Filmde Doğu tarafını temsil eden Siyam Kralı ve saray eşrafı Batı’nın üstünlüğü kabul ederek ona hayranlık duyar. The King and I bu detaylar göz önünde bulundurulduğunda başarılı bir uyarlamaya ve etkileyici oyunculuklarına rağmen bakış açısı olarak tamamen Batı tarafını aldığı için oryantalizmin en güçlü hissedildiği filmler arasında yerini alıyor.
12 Angry Men (1957)

Sidney Lumet’in ilk filmi olan 12 Angry Men tek mekan filmleri dendiği an akla gelen ilk yapımdır. Bir ilk film olmasına karşın oldukça ustalıklı mekan ve oyuncu yönetimiyle bir tiyatro oyunu nasıl sinemaya uyarlanmalı sorusunun cevabı gibidir adeta. 12 Angry Men, çoğu zaman unuttuğumuz ama aslında hiç kaybolmayan bir kavramı sorgulattırıyor bizlere: vicdan. Kentin varoş mahallelerinden birinden çıkan ve babasını öldürmekle suçlanan 18 yaşındaki bir çocuğun mahkemesinde görev alan 12 jüri üyesinin kararlarını vermek amacıyla mahkeme odasına çekilmeleriyle içlerindeki vicdanı ve adalet kavramını sorgulamaları üzerinden derdini anlatmaya çalışan film yalnızca jüri üyelerine değil, bizlere de aynı kavramlar üzerinde sorgulamamız için açık kapı bırakıyor. Reginald Rose’un aynı adlı eserinden uyarlanan film dünya sinema listelerinde en üst sıralara oynayarak uyarlandığı oyundan daha fazla ilgi görse de, güncelliğini hala yitirmeyen içeriğiyle 12 Angry Men hala birçok tiyatro tarafından sahneleniyor.
Inherit The Wind (1960)

Jerome Lawrence ve Robert Edwin Lee tarafından yazılan Inherit the Wind, Amerikan Tiyatrosunun en iyi oyunlarından biri olmasının yanı sıra gerçek bir hikayeye dayanması bakımından oldukça etkileyicidir. Tarihe “Maymun Davası” olarak geçen hikaye; Bertham Cates adlı bir lise öğretmeninin öğrencilerine Darwin’in Evrim Teorisini anlatması sebebiyle tutuklanmasıyla başlayıp, davanın savcılığını yapmak üzere Amerika’nın en önemli ikinci adamı Matthew Brady’nin davanın savcılığını yapmak üzere kasabaya gelmesiyle uluslarası bir meseleye dönüşür. Brady olayı din savaşına dönüştürüp propagandasına devam ederken eski dostu, yeni rakibi Henry Drummond ise tutuklu öğretmen Cates’in avukatlığını yapmak üzere kasabaya gelir. İki eski arkadaşın mahkemede acımasız bir şekilde birbiriyle çarpışmaları üzerinden din-bilim çatışmasını başrolüne koyarken Inherit the Wind toplumun yozlaşmışlığını, dönemin Amerikan siyasi ve toplumsal meselelerini arka planına koyuyor ve son kararı seyircinin vicdanına bırakmasıyla düşünce özgürlüğü hakkında yapılan filmler arasında önemli bir yer ediniyor. Stanley Kramer’in yönettiği film Spencer Tracy, Fredric March, Gene Kelly gibi usta oyuncuların performanslarıyla da akıllarda kalıyor.
Who’s Afraid of Virginia Woolf (1966)

Ülkemizdeki temsilleri de oldukça ilgi gören oyunlardan biri olan Who’s Afraid of Virginia Woolf’un bu kült sinema uyarlamasının yönetmenliğini Mike Nichols üstleniyor. Yazdığı tiyatro oyunlarıyla ve çıkardığı temsillerle en önemli tiyatro insanlardan biri olan Edward Albee tarafından yazılan Who’s Afraid of Virginia Woolf orta yaşlı bir çift ile evlerine davet ettikleri genç bir çiftin tuhaflıklarla dolu bir gecesine davet ediyor izleyenleri. Çoğu tiyatro oyunununda olduğu gibi tek mekanda geçen oyunda sadece dört karakter yer alıyor. Dört karakterin sinema versiyonundaki temsilleri ise filmi unutulmaz kılmak için yetiyor: Elizabeth Taylor, Richard Burton, Sandy Dennis ve George Segal filmdeki performanslarıyla Oscar’a aday olmuşlar, Taylor ve Dennis ise ödülü kazanmıştır. Beş Oscar ödülü ve sekiz adaylık ile Who’s Afraid of Virginia Woolf sadece tiyatroda değil, sinemada da klasik haline gelerek unutulmazlar arasına giren bir film.
Anne of the Thousand Days (1969)

Maxvell Anderson tarafından yazılan Anne of Thousand Days, Shakespeare dahil olmak üzere birçok yazarın çok kez kullandığı bir konuyu işliyor: VIII. Henry ve Anne Boleyn arasındaki aşkı ve yıkımı. VIII. Henry’nin kendisine bir varis veremediğine inandığı kraliçesinden boşanmak isterken karşısına çıkan genç ve güzel Anne Boleyn’e aşık olmasıyla bu fikrini hayata geçirmeye karar verir. Aynı zamanda bir İspanya prensesi olan kraliçeden boşanmak uğruna ülkesini Katolik Kilisesi’nin egemenliğinden ayırıp İngiltere’ye ait bir kilise dahi kuran Kral Henry en sonunda amacına ulaşır ve Anne Boleyn’i kraliçesi yapar. Ancak yıllar geçerken Anne’in doyumsuz kral Henry’den hala bir erkek evlat doğuramaması onun için sonun başlangıcı olur. Henry ve en yakın adamları Anne’den kurtulmanın bir yolunu ararken vakit kaybetmeden bir sebep bulunur: Anne içlerinde kardeşinin de bulunduğu beş erkekle zina yapmaktan kuleye kapatılır. İdamına kadar giden yolda izlediğimiz Anne Boleyn’in hikayesine odaklanan film İngiltere tarihindeki en entrikalı yıllara da ışık tutuyor. Charles Jarrott tarafından yönetilen film Richard Burton ve Genevieve Bujold başarılı VIII. Henry ve Anne Boleyn performanslarıyla da Oscar’a birçok dalda adaylığa layık olmuş.
Sleuth (1972)

Anthony Shaffer’ın 1970 yılında yazdığı Sleuth’un beyazperdeye uyarlaması dönemin en önemli iki aktörünü bir araya getirir: Laurence Olivier ve Michael Caine. Sleuth; filmdeki performanslarıyla Oscar’a da aday olan iki aktörün filmdeki performansları, karşılıklı oynadıkları her sahnede şiddeti katlanarak artan oyunculuklarıı ve filmin çoğunun tek bir mekanda geçmesiyle izleyicide tiyatro sahnesinde bir oyun izlediğini zannettiren oldukça güçlü bir uyarlama. Aynı kadının; orta yaşlı kocasının ve genç aşığının karşı karşıya gelerek, Olivier ve Caine’in müthiş oyunculuklarıyla giderek bir ego savaşına dönüşen film bol diyaloglu yapısıyla dinamik bir tempoda ilerliyor. Filmin Joseph Mankiewicz tarafından yönetilen 1972 uyarlamasının yanı sıra 2007 yapımı bir uyarlaması daha bulunuyor. Mesele tiyatro olunca Laurence Olivier ile adı her daim birlikte anılan Kenneth Branagh tarafından yönetilen yeni versiyonunda Michael Caine rolleri ters yüz ederek yıllar önce oynadığı genç aşıktan, aldatılan orta yaşlı kocaya evriliyor!
Kadın Hamlet (1976)

Yeşilçam’da, Hamlet’i sinemaya uyarlayan, üstelik bunu Hamlet’i bir kadın karaktere dönüştürerek yapabilecek kaç yönetmen vardır? Bu sorunun cevabını ise sinemamızdaki en orijinal filmlerin altında imzası bulunan Metin Erksan’da bulabiliriz ancak. Usta yönetmenin Hamlet uyarlamasında hiçbir şey bildiklerimize benzemez. Hamlet ne soylu bir prenstir, ne bir erkek; Fatma Girik’in canlandırdığı Hamlet babası bir av sırasında kazara öldürülen, amcası annesiyle evlenen ve babasının hayaleti sayesinde gerçeği öğrenerek intikam isteyen bir kadındır. Metin Erksan’ın çekildiği yılların dönemine uyarlayarak çektiği film şüphesiz ki zamanının çok ilerisinde bir yapımdır. Erksan’ın sinema anlayışının her saniye karşımıza çıktığı film, Hamlet’in ruh haliyle birleştiğinde ortaya gerçeküstü bir atmosfer çıkar. 100 yıllık Türk Sineması tarihindeki tek Shakespeare uyarlaması olan ve Fatma Girik’in, döneminde dünyadaki tek Kadın Hamlet olmasını sağlayan film, sinema tarihimizdeki en özgün yapımlardan.
Amadeus (1984)

Yine bir Peter Shaffer eseri olan Amadeus’un sinemadaki temsili de oyununun başarısını katlayan yapımlardan biri. Dünyanın gördüğü en büyük dahilerden biri olan Mozart’ın öyküsüne; onun başarısına ve yeteneğine ölümcül bir kıskançlıkla bakan Antonio Salieri’nin bakış açısıyla odaklanıyor. Milos Forman’ın yönetmenliğini yaptığı, F. Murray Abraham’ın Salieri, Tom Hulce’nin Mozart olarak arz-ı endam ettikleri film tüm yönleriyle modern bir klasik olarak sayılabilir. Mozart ve Salieri’nin Viyana’da yollarının kesişmesiyle başlayan hikayede en göze çarpan şey kesinlikle Salieri’nin Mozart’a olan kıskançlığı ve bunun da etkisiyle Tanrı’ya olan öfkesidir. Mozart’ın yeteneği onu en tepeye taşır, o bir dahidir. Salieri ise dahi olmak isteyen, onun için dua eden bir adamdır, ama onu en tepeye taşıyacak olan yetenekten yoksundur. Onun için “Gördüğüm Mozart değil, Tanrı’nın ta kendisiydi” diyecek kadar ona imrenen Salieri’nin içindeki öfkesi ve kıskançlığı Mozart’ın ise sonunu getirecektir. Tanrısal yeteneklerin kutsadığı film, oyunculukların üst düzeyde olması ve Salieri karakterinin zaman zaman hüzünlendiren yakarışlarıyla unutulmaz bir sinema deneyimi yaşatıyor izleyenlere.
Hamlet (1996)

Tiyatro ile sinemanın başrolünde olduğu bir liste yapıp da Kenneth Branagh’ın Shakespeare uyarlamalarından birini liste dışı tutmak büyük bir yanlış olur. Defalarca kez Shakespeare’i tiyatroda sahneye koymuş, yönetmiş ve başrolünde oynamış Branagh için tabiri caizse yalayıp yuttuğu bu büyük tiyatro insanının eserlerini sinemaya taşımak fazla uzun sürmedi. İlk Shakespeare uyarlaması olan Henry V’i 1989 yılında yapan Branagh tutkunu olduğu Hamlet’i layıkıyla sinemaya uyarlamak için 1996 yılına kadar beklemek durumunda kaldı. Herkesin beklentilerini yüksek tuttuğu Hamlet seyirciyle buluştuğunda incelikle yapılmış, her karesi ayrı düşünülmüş, üst düzey oyunculuklarla bezenmiş bir uyarlamayla karşılaşırlar. Yönetmenliğini yapmasının yanı sıra Hamlet rolünü de üstlenerek unutulmaz bir performans sergileyen Branagh bu klasik eseri sinemaya uyarlarken tek bir repliğine dahi dokunmamış, yine de filmdeki hikayenin desteklenmesi için gerekli sahneleri ustalıklı bir şekilde eklemişti.
8 Femmes (2002)

Ölü bir adam, bir evde kapana kısılmış 8 kadın, aile sırları, yalanlar, ihanetler ve gizli ilişkiler… Robert Thomas’ın kaleme alınan ve beyazperdeye, filmlerine özgün tarzını yansıtabilen yönetmenlerden biri olan François Ozon tarafından uyarlanan 8 Femmes hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bir evde geçiyor. Evin büyük kızının kış tatili için evine geri dönmesiyle başlayan film evde yaşayan, çalışan yahut evle bağlantısı olan 8 kadının her biri birbirinden ilginç ve sırlarla dolu hikayelerine odaklanıyor. Sabah kalktıklarında evin tek erkeğini sırtında bir bıçakla bulan kadınlar için bu olay şüphenin hüküm sürdüğü ve hesaplaşmayla geçen saatlerin başlangıcı olur. Hepsi yıllardır aynı çatı altında yaşamalarına, aynı ailenin üyelerine olmalarına rağmen birbirlerine güvenmemektedirler ve herkes karşısındakinin bir şeyler sakladığın emin olmaktadır. Saklanan sırlar, gizlenen ilişkiler bir bir ortaya çıkarken hiç kimsenin beklemediği bir sonla bu 8 kadının hayatı bir daha asla aynı kalamayacaktır. Muazzam bir kara mizah örneği olan 8 Femmes Ozon’un sinema dilinin, başarılı oyunculuklar ve güçlü mizahla birleştiğinde ne gibi sonuçlar çıkacağının bir göstergesi.
Closer (2004)

Patrick Marber’in aynı adlı oyununundan sinemaya Mike Nichols tarafından uyarlanan film; listedeki çoğu filmde görüldüğü gibi az sayıda olan ama güçlü oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Natalie Portman, Jude Law, Julia Roberts ve Clive Owen’ın etkileyici performanslarıyla üst düzeye çıkardığı film dört kişinin birbirleriyle olan ilişkilerini mercek altına alıyor. Tiyatro oyunlarından uyarlama olan filmlerde bolca görüldüğü üzere diyaloğun ön planda olduğu film buna rağmen farklı ilerleyen yapısıyla filme olan ilginin kaybolmasına engel oluyor. Dört ana karakterin hikayesine getirilen değişik bakış açıları, değişken kimliklere ve sürekli yenilenen ilişkiler ağına dair söyledikleri filmin değerini daha da arttırıyor. Estetikliğin öne çıktığı sahnelerle birleşen oyuncu performansları Closer filmini şimdiye kadar yapılan ilişki filmleri içinde ayrı bir mevkiye taşıyor. Filmdeki performanslarıyla Natalie Portman ve Clive Owen’ın Oscar’a aday olması da bunun bir göstergesi. Filmin akılda kalan bir diğer öğesi ise giriş ve final sahnelerinde çalan, artık filmle özleşmiş olan Damien Rice’ın The Blower’s Daughter isimli parçası…
History Boys (2006)

History Boys’u diğer tüm uyarlamalardan ayıran en önemli unsur, eserin tiyatro versiyonu ile sinema versiyonundaki ana rolleri canlandıran tüm oyuncuların aynı kişiler olması. Alan Bennett tarafından yazılan ve 2004 yılında sahne hayatına başlayan History Boys kısa bir sürede hem seyircilerin, hem de tüm tiyatro dünyasının favorisi oldu. Birçok önemli ödülü kazanarak başarısını da katlayan oyun 2006 yılında senaryosunu, oyunu da kaleme alan Alan Bennett’in yazdığı, Nicholas Hytner’in yönettiği bir filmle sinemaya uyarlandı. Kalabalık bir oyuncu kadrosu bulunan ve tüm kadrosunun sahneden filme aynı rollerle tekrar geri döndüğü film; seçkin bir lisede okuyan ve ülkenin en iyi üniversitesine girmek için dur durak bilmeden çalışan bir grup öğrenci ile, onları o üniversitelere sokmak için çaba gösteren öğretmenlerinin hikayesini anlatıyor. Klasik öğrenci filmlerinden oldukça farklı şekilde işlenen film, öğretmen-öğrenci ilişkilerine de kendi yorumunu katıyor. Baştan sona naif bir anlatımla devam eden, eğitime dair söyledikleriyle ve rahat bir nefes aldırdığı gibi hüzünlendiren finaliyle History Boys şimdiye kadar yapılan en iyi öğrenci filmleri arasına girmeye hak kazanıyor.
Sweeney Todd: The Demon Barber of the Fleet Street (2007)

Tim Burton, Johnny Depp ve Helena Bonham Carter ortaklığının zirve noktası olan Sweeney Todd: The Demon Barber of the Fleet Street ilham aldığı hikayeyi ve uyarlandığı müzikali unutturacak denli güçlü bir film ortaya koyuyor. Aynı adlı ünlü Broadway müzikalinden uyarlanan film eşi ve kızıyla mutlu bir evliliği bulunan berberin; Benjamin Barker’ın hikayesini anlatıyor. Yargıç Turpin tarafından eşinden uzaklaştırmak için suçsuz yere hapse atılan Barker 15 sefalet içinde geçen yıldan sonra eski evine geri döndüğünde eşinin zehir içtiğini, kızının ise kendi mahvına sebep olan Yargıç tarafından alıkoyulduğunu öğrenir. İntikam için Sweeney Todd adıyla geri dönen berber, şeytani komşusu Mrs. Lovett ile bir işbirliği içine girerek ona bunu yapanlardan hesabını sormaya hazırlanır. Burton’un muazzam bir gotik tarzla oluşturduğu Londra sokakları, Depp ve Carter’ın baştan yarattığı unutulmaz karakterleri ve Stephen Sondheim’in şarkılarıyla Sweeney Todd: The Demon Barber of the Fleet Street en özgün tiyatro uyarlamalarından biri olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.
Doubt (2008)

John Patrick Shanley’in Pulitzer ödüllü Doubt: A Parable adlı oyunundan uyarlanan filmin yönetmenliğini de Shanley’in kendisi üstlenmiştir. Doubt’ın 1964 senesinde geçen hikayesinde bir kilisede yaşanan olaylara tanıklık ederiz. Philip Seymour Hoffman, Meryl Streep ve Amy Adams’ın başrollerinde olduğu bu filmde; kilisenin baş rahibinin çocukları istismar ettiğine dair işaretler gören baş rahibenin bu olayın peşine düşmesini konu alıyor. Seyirciye olay hakkında ipucu vermeden, yalnızca belirli karakterlerin bakış açılarından filmi görmemizi sağlayan yönetmen adeta seyircinin de içindeki şüpheyi tatmin etmeyerek yahut yok etmeyerek kalıcı bir etki bırakıyor. Dünyanın birçok yerinde yaşanan çocuk istismarı hadiselerinin gidişatına dikkat çeken ve bu tarz olayların örtbas edilmesinin adeta canlandırması olan filmin sonunda baş rahibe, şüphe duyduğu rahipten kendini başka bir yere tayin ettirmesini ister. Rahibin gitmesiyle olayı kapattığını düşünen rahibenin ise final sahnesinde kendi vicdanına yüklenen ağırlığın altında ezildiğine şahit oluruz.
Macbeth (2015)

Son yıllara baktığımızda yapılan en güçlü tiyatro uyarlamasının, William Shakespeare’in en ünlü eserleri arasında sayılan ve Justin Kurzel tarafından sinemaya uyarlanan Macbeth olduğunu görüyoruz. Adeta Kral Macbeth ve Lady Macbeth rollerini oynamak için yaratılmış gibi duran Michael Fassbender ve Marion Cotillard’ın başrollerde olduğu Macbeth bir güç ve iktidar mücadelesini sahnelerden ekrana taşıyor. Cadılardan ileride kral olacağı kehaneti işiten Macbeth, Lady Macbeth’in de kışkırtmaları ile tahttaki kralı uykusunda öldürür ve tahtı alır. Ancak taht uğruna yapacakları bununla sınırlı kalmaz; gözünü iktidar hırsı bürümüş bir halde kendine karşı çıkan ve tahtı için tehlike oluşturacak herkesi teker teker yok ederken o ve Lady Macbeth vicdan azabı ve yozlaşmış bir hırsın pençesinde can çekişip deliliğe adım adım yürürler. Her ne kadar Macbeth ihtişamlı bir film olsa da orijinal metnin görkemini tam olarak aktarabildiği şüphelidir. Michael Fassbender’ın filme damgasını vuran oyunculuğunun yanı sıra Marion Cotillard gibi üst düzey bir oyuncuya rağmen senaryo hatalarından dolayı sönük kalmış bir Lady Macbeth portresi bile filmin eksikliğini göstermek için yeterli olacaktır. Ancak bütün eksikliklerine rağmen 2015 yapımı Macbeth son yıllarda yapılan en kayda değer Shakespeare uyarlaması olarak göze çarpıyor.
Ali Kara
79 yazı · 1996 yılının Mayıs ayında doğdu. Sinemayla Wes Craven filmleri sayesinde tanıştı. Korku sinemasına olan tutkusu daha sonra sinemanın tüm türlerine yayıldı. Bir ortaokul piyesinde sahneye çıktıktan sonra oyuncu olmaya karar verdi. Yıllarca tiyatro sahnesinin tozunu yuttuktan sonra asıl tutkunu olduğu sinemaya yönelip Yeditepe Üniversitesi Radyo TV Sinema bölümüne başladı. İlk kısa filmini de aynı yıl burada çekti. Şimdi ise yeni filmlerin, senaryoların ve hikayelerin peşinde.
Yazarın diğer yazılarını gör →