The Pianist’i Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!
Roman Polanski tarafından çekilen 2002 yapımı film The Pianist, müziğin muazzam eşliği ile beraber bir adamın hayatının dramının en gerçekçi ve şiirsel anlatımıdır. Polonyalı piyanist Wladyslaw Szpilman hayatnın odak noktada olduğu ve İkinci Dünya Savaşı ekseniyle beraber Polonya’daki Yahudi bireylerin hikayelerinin genelden özele doğru akıtılan bir hikaye ile anlatıldığı film beyazperdede izleyici ile buluştuğu andan itibaren günümüze kadar gelen bir etki alanı ortaya çıkarmıştır. Filmde başrol oyuncusu rolünde izlediğimiz Adrien Brody’nin akıllara kazınan oyunculuğu ve filmin unutulmaz atmosferi izleyen gözleri kendine bağlamış ve savaşın yıkımları izleyicinin ruhunun bölünmesine ve acı çekmesine sebep olmuştur.
The Pianist filmi, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan ve gerçek olayların paralelindeki bir savaş – eziyet -esaret dramını konu alır. Polonya’lı piyanist Wladyslaw Szpilman’ın yaşadıklarını anlattığı filmle aynı isimli kitaptan beyazperdeye yansıtılan yapım; Nazi güçleri tarafından işgal edilmiş Polonya’da yaşamanın artık yaşamak olmadığı ve nefes almanın grilik içerisindeki çaba olduğu bir zamanda, esir kampına gönderilmeyen piyanistin Varşova şehrinin varoş alanlarında hayatta kalma mücadelesine odaklanır ve piyanistin hayatı ‘güçlüler’ tarafından yeniden kurgulanır; güç tanrının yok olmasını sağlayarak yaşamları istediği yöne çeker, çekilen hayatlardan biri de piyanistin hayatıdır. Eğer siz de bu hayattan, hikayeden etkilendiyseniz ve The Pianist unutulmaz filmleriniz arasındaysa sizde aynı etkiyi yaratacağını düşündüğümüz 10 filmlik seçkimize mutlaka bir göz atmalısınız!
The Pianist’i Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!
The Diary of Anne Frank (1959)

Bir çocuk. Sadece 13 yaşında ve iki yıl boyunca bir ‘zindanda’ yaşayacağından ve daha sonra da sadece inancı yüzünden öleceğinden habersiz. Yahudi Soykırımı’nda hayatını kaybeden onlarca insanın ruhlarının ve çığlıklarının bir araya geldiği ve tek vücut olduğu insanlardan biri Anne Frank. Kendisi Amsterdam’da yaşayan Anne, ailesiyle beraber iki yıl boyunca bir odanın içerisinde yaşadı ve ona hediye edilmiş olan ajandasını günlük olarak kullandı. Toplama kampında hayatını kaybettikten sonra bu günlük yayınlanmaya başladı ve Anne’nın hikayesi soykırımın çığlıklarından biri oldu. Bu çığlığın sinemadaki temsili ise 1959 yılında kitaptan uyarlanarak hayat buldu!
Das Boot (1981)

Bir Alman denizaltısında yaşanan savaşın insanlık için sadece öldürmek olmadığını anlatan bir baş yapıt. Savaşın aynı zamanda başka bir boyutunun bir bencil hayatta kalma isteğinin her kim olursa olsun onun bedenini ele geçirdiğini gösteren bir film Das Boot. 1981 yılında, çekimlerinden yaklaşık iki yıl sonra izleyici ile buluşan filmde bir denizaltında yaşanan hayatta kalma mücadelelerini ve hem umut hem de umutsuzluklarını izliyoruz. Sürekli bir kovalanana ve suyun altında yaşam mücadelesi veren bir ekibin çevrelerindeki hayatta kalma duvarları olan denizaltıyı nasıl sahiplenip yaşamları için onunla ne kadar birleştiklerini görebiliyoruz ve film savaşın ‘insanlık’ ile olan bağına ışık tutmaya çabalıyor.
Sophie’s Choice (1982)

Bir kadının yeniden başlama hikayesinde geçmişten getirdiği yüklerin ağırlığı altında kalarak can çekişmesi ve duygusal acılarının iki bireyin yüzünde farklı perspektifler ile görmesinin hikayesi Sophie’s Choice! Yahudi olduğu için uzun zaman boyunca bir toplama kampında tutulmuş olan Sophie belki de şizofren diyeceğimiz ilişki partneriyle beraber bir süreç içerisindedir. Lakin bu süreç içerisine üçüncü bir şahsın girmesi ve onun Sophie’yi tanıma uğraşı beraberinde geçmişi de getirir. İnsanın bir başkasına kendisini anlatırken her zaman geçmişin rüzgarlarını da çağırıyor olması ve geçmişteki seçimlerin insanı yaratıyor olması Sophie’nin hayatındaki en büyük gizem ve hortlaktır!
Merry Christmas Mr. Lawrence (1983)

Savaşın içerisinde bir savaş filmi olarak savaş karşıtı olan en büyük yapımlardan biridir Merry Christmas Mr. Lawrence! Öyle bir atmosfer içerisinde çevreye yayılmış olan her türlü eril hetero seksist olguda insanın doğasına ve anti militarist damarına gönderme yaparak zıtlıkların içerisinde çok temiz bir film olması belki de bu filmin birçok kişi için çok değerli olmasının sebebidir. Bir Japon esir kampında geçen hikaye Japon askerler ile İngiliz esirlerin arasındaki gerilimden doğan tesir alanında geçiyor fakat bu gerilim alanı savaşın verdiği gerilimden çok bir vücudun ürperdiği ve tahrik edildiği gerilimi haline geliyor. Üstelik bu gerilim insani bir iç güdü ve psikoloji üzerinden savaşın ötesinde büyüyor!
Schindler’s List (1993)

“Kim ki bir insanın hayatını kurtarır, o tüm Dünya’yı kurtarır” diye bir sözün olduğu savaşın içinden ve dışından bir film Schindler’s List. Schindler ilk başta parasız olan fakat sadece dış görünüş ve yerinde uygun durumlar, tavırlar ile kendini insanlara ‘pazarlayabilmiş’ bir iş adamıdır. Kurduğu fabrikada Yahudi’ler için iş imkanı sağlayan Schindler bir süre sonra bu Yahudi’lerin ‘kurtarıcısı’ olacaktır. Birçoğu için katil veya kapitalist köle arzusu olan burjuva olsa da Schindler her zaman daha fazla hayat kurtarabileceğini bilen bir adamdır. Kırmızı montlu kız figürünün birçoğumuz için rüyalarımızda bile kovalandığımız birçok şeyin metaforu olduğu film bir hayata nelerin sığdırıldığını gösteriyor.
Life is Beautiful (1997)

Bir babanın hayal dünyası onun en sevdikleri için yarattığı balonda koruyabilir mi ve bu hayal dünyası savaşın acı oklarıyla darbe aldığında izleyici göz yaşını tutabilir mi? Life is Beautiful savaşın hiçbir ayak sesi yokken fakat nefretin kendini göstermeye başladığı bir dönemde gözünü açtırtıyor izleyiciye. Bir aşkın tesadüfler ve ‘delilikler’ ile başlaması ile bir ailenin temelleri atılıyor. Fakat bu aile bir anda gelen savaşın ve nefretin birleştirdiği korkutucu yıkım ile ayrı düşüyor. Bu ayrı düşüşte bir anne kocasına ve oğluna kavuşmaya çabalarken bir yandan da baba oğluna tüm savaşın hırçınlığını göstermemek için hayal gücünde bir oyun yaratıyor; oğlunu zehirlemek isteyenlere karşı kahkaha atıyor!
Hotel Rwanda (2004)

Listede Hotel Rwanda’nın olmasının çok başka bir önemi daha var. Yahudi Soykırımı’nın dünya üzerinde yarattığı etkinin tartışmaya açılabileceğini gösteriyor bize. Çünkü yakın dünya tarihinde bir büyük daha soykırım var ki o da Ruanda Katliamı! Bu film bize bu katliamın tüm gerçekliğini bir tokat gibi anlatıyor. ‘Beyaz insanın’ nasıl sessiz kaldığını ve hatta umursamadığını oradaki insanların çığlıklarında duyuyoruz. Ruanda’da Hutu’ların ve Tutsi’lerin birbirleriyle girdiği savaşta iki tarafın birbirine uyguladığı şiddet gün geçtikçe büyüyor ve soykırıma kadar ulaşıyor. Tüm bu nefret içerisinde ise bir otel müdürü oteli mültecilere açarak birçok hayatın kurtulmasını sağlıyor lakin yine de ‘beyaz’ın korkutuculuğu ürkütüyor!
The Boy in the Striped Pajamas (2008)

Savaşın bir çocuğun gözüyle görülmesi ve belki de görülememesinin hikayesi The Boy in the Striped Pajamas. Büyümenin getirmiş olduğu hayatta nefreti öğrenmemenin görüldüğü filmde bir çocuğun Nazi babasıyla beraber taşınması üzerine orada bir çocuk ile tanışmasının hikayesine bakıyoruz. Lakin bu tanıştığı çocuk tellerin arkasındadır ve her zaman çizgili pijamalar içerisindedir. Çünkü çocukların gerçekçiliğinde herhangi bir ayrım yoktur ve bu arkadaşlık aralarındaki herhangi bir farklılık ünlenmeden oluşur ama yetişkinlerin dünyasında böyle bir ‘gerçeklikten’ bahsedemeyiz. Yetişkinlerin getirdiği nefret ve birbirinden ‘korkma’ çocukların dünyasında anlam kazanmaz ama buna çocuklar zorlanır!
Nanjing! Nanjing! (2009)

Katliamın ve nefretin herhangi bir coğrafyaya bağlı kalmadığını hatırlamamızı sağlayan bir film, diğer ismiyle City of Life and Death. Uzak Doğu içerisinde geçen hikayede Japonya ve Çin savaşı arasında kalmış olanların tecavüz ile beraber gelen bedeni zorla ele geçirme metaforuyla beraber özgürleri de ele geçirmenin korkutucu bir hikayesini anlatıyor film. İnsanın doğasının her zaman nefret ile ve güç mastürbasyonu ile çalıştığını bize tekrar ve tekrar gösteren film, dünyanın hiçbir coğrafyasında insandan kaçmadan huzur bulunamayacağının korkutucu kabusunu gösteriyor. Nanjing savaşı içerisinde yaşananları ‘çıplaklık’ ile gösteren film siyah beyaz içerisinde kan kırmızısı kokuyor!
Son of Saul (2015)

Ölmüş bir bedenin ne olursa olsun hale bir bütün olmasıyla beraber savaşın getirmiş olduğu yıkımı yaşamaması için harcanan çabanın ve geleceği düşünmenin sadece bir bedeni düşünmekten daha zor olmasında kaynaklı geleceği hatırlatacak olan bir çocuğun düşünülmesinin acıklı ama bir o kadar da sade bir dille anlatılmış olan filmi Son of Saul. Saul bir toplama kampında Sonderkommando’dur ve öldürülen bedenlerin taşınması – yakılması üzerinden sorumludur. Hayatın tam sınırındadır, insanların geride bıraktıklarıyla iç içedir. Bir gün bir çocuk cesediyle karşılaşması ise kendisinin geride bıraktıklarını düşünmesine ve bu düşüncelerin bedenini yok etmemek için yaptıklarına tanıklık ederiz.
Osman Karakülah
290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →