· 5 dk okuma

The Lobster Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!

The Lobster Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!

‘Hissetmediklerini hissediyormuş gibi yapmak, hissettiklerini hissetmiyormuş gibi yapmaktan daha zordur.’

Dogtooth ile toplumsal kodları yıkarak bizlere farklı bir görüş alanı sağlayan Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos, kendi ülkesi dışında farklı bir yerde çektiği The Lobster’la bizleri distopik bir geleceğe götürmüştü. Bekar olmanın bir yasa dışı olduğu ve bu suçu işleyenlerin seçtikleri bir hayvana dönüştürüldüğü bir dünyadan geçen film; Colin Farrell, Rachel Weisz, Jessica Barden gibi isimlerin bulunduğu oyuncu kadrosuyla da dikkatleri çekmişti. Karısı tarafından terk edilmiş bir adamın sıra dışı kuralları olan, olağanüstü bu ülkeye ve düzenine karşı gelmesini hikayesinin merkezine alan The Lobster; büyüleyici sinematografisi ve etkileyici hikayesiyle hafızalarımıza adını yazdırdı. İnsana, topluma ve ilişkilere olan bakış açısı ve yarattığı distopya ile sinemanın önemli yapımları arasında anılmaya başlayan, Lanthimos imzalı The Lobster’ı sevenlerin izlemesi gereken filmleri sizin için sıraladık.

The Lobster Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!

Fahrenheit 451 – 1966

fahrenheit-451-filmloverss

Amerikalı yazar Ray Bradbury’nin 1953 tarihli aynı adlı distopya romanından uyarlanan, usta sinemacı François Truffaut tarafından beyazperdeye yansıtılan Fahrenheit 451; kitapların tamamıyla yasaklandığı otoriter belirsiz bir gelecekte geçmektedir. Devlet otoriteleri, okumanın ve bilgi edinmenin bağımsız düşünmeyi yaygınlaştıracağına, onun da toplumda mutsuzluğa ve kargaşaya neden olacağını düşünerek sakıncalı veya sakıncasız diye ayırmadan, ülkede o zamana kadar yazılmış ne kadar kitap varsa kesin bir biçimde yasaklamışlar ve onları yok etmeye başlamışlardır. Yazılı bilgi tamamen ortadan kalkınca doğal olarak; yerini ezbere dayalı görsel bir kültür almıştır. Dev ekranlı monitörlerden gelen bilgilere bağlı yaşayan bu kitle; artık neredeyse duyguları olmayan uyuşmuş bir topluluğa dönüşmüştür. İşin en üzücü kısmı ise; sahte bir huzura kavuşmuş olan bu insanlar kendilerini özgür sanmaktadırlar.

Total Recall – 1990

total-recall-filmloverss

Gerçeklikle düşsellik arasında bir hikayeyle karşımıza çıkan Total Recall; Philip K Dick’in kısa öyküsünden uyarlanarak Paul Verhoeven yönetmenliğinde izleyici ile buluşmuştu. Film; düşleri gerçek anılara dönüştüren Recall adlı bir şirketten hizmet alan Douglas Quaid adlı bir adamın merkezinde yaşananları sunar. İnsanın var oluşunda yatan doyumsuzluk hissini, hep daha iyi bir yaşama sahip olma isteğimi elen alan filmin 2012 yılında bir yeniden çevrimi bulunmaktadır. Quaid, güzel bir karısı olan sıradan bir fabrika işçisidir ve Rekall şirketinin sunduğu bu olanaktan faydalanarak sıkıcı hayatından uzaklaşmak ister. Kendisine bir üstün ajanın anıları yüklenen Quaid için işler hiç de yolunda gitmez ve kendisini bir anda av durumunda buluverir. 

Lord of the Flies – 1990

lord-of-the-flies-filmloverss

William Golding’in 1954 yılında kaleme aldığı aynı adlı kitaptan beyazperdeye uyarlanan Lord of the Flies; II. Dünya Savaşı’nın ardından yazarın kendi yakın geleceğinde, gerçek olmayan bir nükleer savaş sırasında geçer. Çocukların ve gençlerin iyilik potansiyellerinden bahsetmek yerine, kökenlerimizde olan vahşiliğe dönüşü göstermeyi tercih eden film; başlıca insanın doğası ve içinden gelen kötülüğü sorgulamaktadır. Hikaye; liderlik savaşının insanların doğal yapısında olduğunu ve bunu kazanmak için de dost kazanma ve düşman kaybetme yöntemlerini uygulamasını gösterirken; gruplaşmaların temelinde insanın en derinlerinde saklı kötülükleri meydana çıkarma uğraşındaki insanları betimliyor.

Sanger Fran Andra Vaningen – 2000

sanger-fran-andra-filmloverss

İsveçli yönetmen Roy Andersson’un üçüncü uzun metraj yapımı olan Sanger Fran Andra Vaningen; Kuzey yarım isimsiz bir yerde geçmektedir. Film bizi görünüşte birbirine pek bağlı olmayan, bir dizi garip olayın meydana geldiği şehirde hakim olan karmaşanın orta yerine bırakıverir. Modern toplumun resmini muazzam bir kabus atmosferiyle yansıtmayı başaran film, birçok karakterle hareket kabiliyeti gün geçtikçe azalan insanların ürkütücülüğünü anlatmaktadır. Bu filminde pek fazla kalıplaştıramayacağımız sıra dışı bir hikaye sunan Andersson; eleştirel bir bakış açısıyla baktığı dünyaya ve insanlığa, kullandığı metaforlarla farklı bir anlatım sunar.

Etarnal Sunshine of the Spotless Mind – 2004

eternal-sunshine-of-the-spotless-mind-filmloverss

Aradan geçen yıllar, bir aşkın bir insana neler yaptırabileceği; kırılan sınırlar ve duvarlar… bu konulardan bahsedildiği zaman akıllara gelen film kuşkusuz Etarnal Sunshine of the Spotless Mind’dır! Birbirinden çok farklı iki karakter olan; İçine kapanık biri olan Joel ile hisleriyle hareket etmeyi seven ve oldukça dışa dönük bir kişiliğe sahip olan Clementine bir kumsalda tanışırlar, birbirlerini çok severler… ancak tabii ki hiç bir aşk sorunsuz devam etmez. Her aşk hikayesinin mutlu bitmeyeceğinin, her birbirini seven çiftin aynı zamanda birbirleriyle iyi anlaşması gerekmediğinin kanıtı olan film; kurgusuyla ve senaryosuyla klasik romantik filmlerden kendisini ayırmayı başararak bizi bilimkurgunun kollarına bırakır.

Wall-e – 2008

wall-e-filmloverss

Andrew Stanton tarafından yönetilen Wall-e; belirsiz bir gelecekte insanlar dünyadaki kirlilikten dolayı terk ederek farklı bir gezegende yaşamaya başlamışlardır. Dünyada tek başına kalan ve çöpleri temizleme görevi olan Wall-e’nin hayatı ise başka bir robot olan Eve’nın gelmesiyle değişecek, yalnız hayatında bir umut ışığı parlayacaktır. Film Eve ile Wall-e’nin aşkını eksenine alarak aslında bize tüketim toplumunun geldiği durumu, modern hayatın sürüklediği insanı ve insan türünün kendi yaşadığı doğal çevreye verdiği zararlara odaklanırken; tembellikten tükenmiş insanlığın profilini çizer.

Dogtooth – 2009

dogtooth-filmloverss

The Lobster’ın yönetmen koltuğunda gördüğümüz; Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un diğer filmi Dogtooth, üç kardeşin anne ve babalarıyla birlikte, paralel bir evrende gerçekleşiyormuşçasına yabancılaştığımız, farkında olmadan tutsak oldukları bir evde geçer. Tanrı’yı, devleti hatta aileyi kutsal kabul edilen normlarla donatan toplum için birey yavaş yavaş önemini kaybeder. Dogtooth bu kutsal olarak kabul edilen varlıkların en küçüğüne ‘aile’de kurar hikayesini. Sorgulamadan kabul edilen yargıları tekrardan düşünmemize neden olduğu için bizi zorlayan ve oldukça rahatsız eden bir yapım olan Dogtooth’ta Lanthimos, yarattığı atmosferle Michael Haneke’yi, ele alış şekliyle ise Lars Von Trier’i hatırlatır.

The Grand Budapest Hotel – 2014

The Grand Budapest Hotel

Sinemanın kendine has sinematografisiyle etkileyen Wes Anderson’ın The Grand Budapest Hotel’i elbette ki konu olarak The Lobster’ı çok andırmasa da; Yunan yönetmen Lanthimos’un Anderson gibi simetrik çekimlerinin etkin olduğu görüntülerle büyülediği bir gerçek. Stefan Zweig’ın notlarından esinlenerek yaratılan film, Alp Dağlarındaki kurgusal bir Avrupa ülkesinde bir otelde geçer. Otelde çalışan efsanevi bir kapı görevlisinin genç bir çalışanla arkadaşlığının konu edildiği film; 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’nın resmini değiştiren etmenleri anlatıyor.

Youth – 2015

youth-filmloverss

Paolo Sorrentino’nun yönetmen koltuğunda oturduğu Youth, kayıp zamana, kaçırılan fırsatlara ve kaçıp giden sevgililere bir aşk mektubu niteliğinde karşımıza çıkıyor. Mizahi bir  yaklaşımı da esirgemeyen Youth, Michael Caine’in canlandırdığı besteci Fred ile Harvey Keitel’in canlandırdığı yönetmen arkadaşı Mick’i tatilleri boyunca izliyor. İki yaşlı adam, İsviçre’de lüks bir spa tesisinde ölüm, yaşlılık, sanatçılar, prostat, Miss Universe ile gençlik anılarından konuşurken; kendilerini ve hayatı gözden geçiriyorlar. Sorrentino, bu filmiyle hayata ironin perspektifinden bakmayı tercih ediyor; bu duruma lirik bir sinematografi eşil ederken izleyici ise büyüleyici bir görsellikle karşı karşıya kalıyor.

Anomalisa – 2015

anomalisa-filmloverss

Charlie Kaufman’ın imzasını taşıyan Anomalisa; sıradan yaşamın monotonluğuna hapsolmuş olan bir karakterin hikayesini konu alır. Kaufman’ın yalın bir dille ele aldığı insanlığın içinde bulunduğu durumu ve ruhsal hallerini başarılı bir şekilde beyazperdeye yansıtır. Hikayenin odak noktasına aldığı ‘insan’ı kendisine has tarzıyla yorumlayan Kaufman, bu filmde insanlarla iletişim kurmakta zorluk çeken kitap yazarı Michael Stone’un, bir gecede çıktığı bir iş gezisinde tanıştığı yabancı ile hayata bakış açısının değişmesinin hikayesini anlatır.

 

 


Elif Barış

Elif Barış

586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →