The Lion King’i Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!
Hayatın içerisinde devam eden bir süreç her zaman mevcuttur ve hayatın korkutucu muazzamlığı bu döngü içerisinde ve devamlı akan nehrin serinliğinde kendine bir yer bulur. Hayata gözlerini açan her canlı varlık için doğum anı ölüm anı ile eş değer bir noktada bulunur. Doğumun getirdiği nefes ile ölümün götüreceği nefes aynıdır ve hayattan çalınmıştır. Bu ölümle mücadele içerisinde ise canlının atladığı en büyük adımlardan biri ise büyümektir. Büyümek, yaşarken ölmenin başka bir yoludur çünkü çocukluk evreninden çıkış ile bütün realiteler canlının üstüne bir yük olarak biner ve bir ölüm ile karşılaşmanın getirdiği büyüme ile beraber özne bir anda alışık olmadığı bir düzen içerisinde kendini bulur. Bu düzen içerisinde ölüm henüz özneye gelmemiş olsa da çevresine kol gezmeye başlar. Bu ölüm realite olarak bir ölüm de olabilir ama aynı zamanda içten içe öldüren bir acı ve gerçeklik de olabilir. Tüm bu acıların kaçış noktası olan beyazperde ise bazen izleyicisini ters köşe yaparak tüm gerçeklikleri bir nefeste izleyicisine üfler ve izleyici bu yoğun nefes içerisinde ölümle yaşamı birbirine karıştırarak hayatın sahteliğindeki kurguda bir anlık cinnetin pençesine düşer.
Bu cinnet anlarının en ilginç yansıtıldığı anlar ise cinnetin gösterilmediği ve içten içe bizi delirten şeyin ne olduğunu sorgulamamıza neden olan filmlerdir. Bu filmler arasında ise en unutulmaz olan ve çoğu kişi için ilk sinema deneyimi olan ya da en sevdiği animasyon filmi olan Aslan Kral – The Lion King’dir. The Lion King hem bir cinnet hikayesi hem bir büyüme hikayesidir; aynı zamanda hem de ölümle tanışarak hayatın içerisindeki kötülük ile göz göze gelmenin ve kaçmakla mücadele etmek arasında gezinen bir hikayenin filmidir. The Lion King’de güç için savaşan iki kardeşin ve büyümek ile hayatı tanımak arasında sıkışıp kalmış bir çocuğun hikayesi işlenir ancak bu hikaye Disney dünyasındaki en iyi animasyonlar arasında gezinen bir renkler dünyasıda bir çeşit toz pembedir; bu da cinnetin ta kendisidir. Hayat için bir felsefenin üzerine işlenen filmde Hakuna Matata yani dert etme hiç sorun yokta aslında tüm dertlerin tek bir pencereye dayanması anlatılır ve bu dert, büyümek ile hem küçülüp devleşirken; hem de çözümsüz korkudan çözümlü kabusa dönüşür. Simba kaçarken aynı zamanda hayatın kaçılamaz oluşunu öğrenir ve tüm animasyon koca bir derse dönüşür; film izleyenler için artık sadece çizgiler ve renklerden ibaret olmaz. Film başka bir evrenin anahtarını tutan bir aracı olur ve amaç hem büyümektir hem hayatı öğrenmektir hem de bir şeylere karşı savaşmaktır. Eğer tüm bu mükemmellikleri ve unutulmazlıkları barındıran The Lion King sizin de vazgeçemediğiniz filmler arasında ise listenize yeni filmler eklemek için listemize bir göz atmalısınız ve aynı duyguları kovalamaya çabalamalısınız!
The Lion King’i Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!
The Jungle Book (1967)

Rudyard Kipling tarafından kaleme alınan Orman Çocuğu – The Jungle Book Disney tarafından animasyon film olarak ele alındığında ortaya klişelerin bir eseri çıkıp çıkmayacağı bilinmiyordu. Özellikle Walt Disney’in yaşarken içerisinde bulunduğu son film olma özelliği taşıması filmin üzerindeki bakışları biraz daha keskinleştirdi ama tüm bunlara rağmen The Jungle Book her düşünceyi ve fikri geride bıraktı. Bir çocuğun kurtlar tarafından ormanda büyütülmesi ve medeniyet dediğimiz sanal kaosa geçmeden önceki son gününün anlatıldığı filmde bir büyümenin bedensel olmasa da ruhsal ve duygusal olanına tanıklık ediyoruz. Bir çocuğun kuralları yıkan dünyasından çıkarak insanlık dediğimiz katılığa girmesinden hemen önceki şiirselliğine bakıyor ve filmde Hakuna Matata için dans ediyoruz.
Star Wars: Episode IV – A New Hope (1977)

Star Wars evreninin ilk filmi olan New Hope aslında ismini daha sonra alan bir film. İlk başlarda sadece Star Wars olarak yayınlanan film devam edeceği hissedilince bir serinin ilk filmi ve bir çocuğun büyümesi için yaşadığı ilk umudu taşımasından ötürü New Hope ismini alıyor. Star Wars evreni yavaş yavaş karanlığa bürünmeye başlar ilk filmde ve tıpkı The Lion King’de olduğu gibi küçük bir çocuğun bu karanlıkta ışık aramasıyla devam eder film. Simba gibi aslında Luke da kendini yolunu kaybettiğini hisseder, bir şeylerden kaçtığını içten içe bilir. Ve artık zamanı geldiğini düşündüğünde her ikisi de amcalarına isyan ederler. Bu isyanla beraber Simba ve Luke aslında kaderlerinde olanı elde etmek için savaşacaktır ve bu savaşla beraber her ikisi de büyümenin getirdiği yük ile yüzleşecek; babalarının kaderlerindeki yerlerinde kendi izlerini bulacaklardır.
The Man from Snowy River (1982)

Jim bir çiftçidir ve bu çiftçi çocuk babasıyla sorunlar yaşamaktadır. Bu sorunların temelinin merkezinde finansal sorunlar yer almaktadır. Bu sorunlarla beraber Jim babasıyla her zaman bir mücadele içerisindedir ve bu mücadele anında Jim’in babası öldürülür. Ve bu öldürülmeyle beraber Jim Simba gibi yeni bir hayatla ve aslında gerçek bir hayatla yüzleşir. Bu yüzleşmeyle beraber Jim’in ilk yapması gereken toprak sahibiyle gidip konuşması gerekir. Bu toprak sahibiyle konuşma aslında Jim’in hayatla yüzleşmesinden ötürü gidip bir işte çalışarak hayatın içine babasının gölgesinden koparak atılmasını içerir. Bu hayata atılma aslında Simba’nın babasının hayaletini görmesiyle beraber bir yerde kendi kaderini ele alması gibidir. Hayaletin ve gölgenin aslında aynı noktada birleştiği filmlerde babalardan kopmak bir yerde kaderi ele almakken bir nokta da kendi kaderini yaratmaktır.
The Breakfast Club (1985)

The Breakfast Club bir gençlik grubunun hiçbir ortak noktaları olmadan bir kümede birleşmesi ve hayatı öğrenmelerini konu ediyor. Bir gençliğin bir balon içerisinde yaşıyor olması aslında dışarıdan görüldüğü gibi hiçbir zaman toz pembe olmuyor. Çünkü bu balon sadece gençlik ile dolu olmuyor. Aynı zamanda ebeveynlerin dertleri ve kısıtlamalarıyla dolu oluyor ve bu doluluk gençlik üzerinde büyük bir travma yaratıyor. Bu gençlik ile beraber hayat tüm gerçekliği ile balonun içerisine doluyor ve aslında bu balon gençleri hayattan koruyor gibi düşünüyorken tam zıttı bir süreç gelişiyor. Balon gençlik içerideyken hayat ile doluyor ve bu hayat tüm dertleriyle beraber ve tasalarıyla beraber geliyor bununla beraberde gençlik balon içerisinden kaçamıyor, balonun içerisinde gençlik hayatın dertleriyle baş başa kalıyor kaçamıyor. Simba gibi büyük bir çaresizlik gençliği ele alıp dans etmeye itiyor, dansı tetikliyor!
Top Gun (1986)

Top Gun bir onur ödülüdür ve filmde bir adamın hırsı bu ödül ile beraber nerelere kadimdir görülür. The Lion King’i sevenlerin Top Gun’da göreceği aslında ters bir köşedir. Simba’nın hikayesinin her daim bir büyüme ve elde etme hikayesinde ilerlemesi birçok filmde görülebilecek ve hissedilebilecek bir hikayedir ve bu hikaye içerisinde her zaman bir özenme ve duygulanma mevcuttur. Ama Top Gun’da aslında görebileceğimiz Simba’nın iyilik yüklü hikayesi değildir. Simba’nın amcası Scar’ın hırsını ve hiddetini Top Gun’da görebiliriz. Scar The Lion King’de Simba’nın kral babasının, kardeşini öldürür ve Simba’yı bu ölümün Simba’nın suçu olduğunu söyler ve onu ikna eder. Bu ikna etme ile beraber Simba’yı topraklardan gitmeye ikna ederek kendisi kral olur. Bu hırsla beraber Scar onur ödülü olarak düşünebileceğimiz tahta kavuşur, Top Gun onu ödülü için pilotun hırsında olduğu olgular gibi.
Dead Poets Society (1989)

Toplumun bir erkeği nasıl yapmak istiyorsa her dönem öyle yapar – yaratır. Hele bir okul bu erkek düzenini yeniden oluşturmak için kuruluyorsa bu okul erkek düzeninin en büyük kurucu eril zihnidir. Ölü Ozanlar Derneği – Dead Poets Society tam da bu kurucu düzen içerisinde yeniden bir şeyleri kurmak ve yeniden yıkmak için manifesto edilmiş bir filmdir. Simba’nın bir erkek olarak toplumuna dönmesi ve o topluma liderlik yapması gerektiği yazılı olmasa da gereken bir sözlü yasa olduğu için filmde de her erkek çocuk için bu kurallar geçerlidir. Aynı zamanda ise Simba’nın içerisindeki özgür ruh da aynı şekilde bu filmde yansımasını bulur. Filmde özellikle tiyatronun bir kaçış olması gerçek hayattan kaçmak için kurgu dünyaya kaçmak gibidir ve erkeklerin okuldan kaçarak sınırları aşmasını temsil eden mağara alegorisi Simba’daki gibi bir kaçış noktası ve bir şeyleri dert etmeme çabasıdır.
Toy Story (1995)

Büyümenin öznesi olmayan bir hikaye. Toy Story – Oyuncak Hikayesi bir büyümenin çevresinde ilerleyen lakin büyüyen öznenin hiçbir zaman ana merkezde olmadığı bir filmdir. Animasyon filmler arasındaki en sevilen bir film olan Toy Story oyuncakların arkamızı döndüğümüz anda nasıl bir dünyaya uyandıklarını anlatıyor. Bu uyanışla beraber oyuncaklar sahipleri oldukları çocuğun dünyasına da uyanıyorlar ve bu uyanışla beraber oyuncaklar alışık olmadıkları dünyada varlıklarını korumaya çabalıyorlar. Aynı zamanda dünyayı anlamaya çabalıyorlar. Gerçeklik ile kurgunun ve hayalin tıpkı Aslan Kral’da birbirine girmesi gibi Toy Story’de de birbiri içerisine giriyor. Bu karmaşa içerisinde yeni bir düzen yaratılıyor ve bu düzen içerisinde iki animasyon bir şeyleri anlamaya çabalıyor. Gerçeğin getirdiği yükler ne kadar sahiciyken kurgunun getirdiği acılar ne kadar derin oluyor filmler bunu gizlice soruyor.
Hamlet (1996)

The Lion King temelde Hamlet’in hikayesinden alınmıştır denir. Üç ana aktör iki filmde de ortaktır ve gelişim aşaması benzer olmasa da üç aktörün karakterleri birbirine benzer. Hamlet ülkesine döner ve ülkenin prensidir. Aynı zamanda ülkenin kralı yani Hamlet’in babası ölmüştür – öldürülmüştür ve bu Hamlet için büyük bir acıyı doğurur. Aynı zamanda Hamlet’in amcası ülkenin egemenliğini de ele geçirmiştir. Simba’nın hikayesinde de kral öldürülür ve bu öldürme eylemini amcası yapmış olsa da Simba bunu bilmediği için kendini suçlu hisseder. Hamlet gibi aynı zamanda Simba da kendi iç ölümünün gerçekleşmesiyle beraber babasının hayaleti peşini kovalar ve bu hortlak sayesinde Hamlet’in ve Simba’nın büyümesi gerçekleşir. Bu iki filmin birer hortlak ile beraber büyümeyi gerçekleştirmesi iki gencin baba figürüyle beraber koşuşturmasını ve yok olup – var olmasını konu eder.
The Lord of the Rings: The Return of the King (2003)

Yüzüklerin Efendisi – The Lord of the Rings serisinin üçüncü ve son filmi olan The Return of the King bir kahramanın ve bir liderin dönüşünün hikayesidir. Aslında bir perspektiften baktığımızda The Lion King ile büyük bir farkı vardır. The Lion King’de Simba günü yaşama perspektifi ve hayat görüşü ile bir şeyleri dert etmemeye başlar ve bu felsefeyle beraber aslında organik büyümesini gerçekleştirir. Bu organik büyümesinin tamamlanmasıyla beraber kaderinde ne olduğunu keşfeder ve bunun peşine düşer. Fakat The Return of the King’de Aragorn farklı bir yol izler. O organik büyümesi içerisinde değildir ama manevi bir büyüme gerçekleştirir. Bu manevi büyümeyle beraber aslında hiçbir şeyi dert etme felsefesinde değil tam tersi tüm geçmişin derdini kendine yük olarak kendinde taşır. Bu iki zıt yolculuk filmi aynı sonuç ile birbirine bağlanır ve iki karakterde kaderlerine yazılmış olanı geri alırlar.
Boyhood (2014)

Herhangi bir kader anlayışının olmadığı veye elde edilecek herhangi bir tahtın ve hükmün olmadığı bir evrende yani hayatın kendisi içerisinde geçen bir hikayedir Boyhood. Fakat büyük bir noktada The Lion King severlerin dikkatini çekecektir çünkü hayattan kaçmanın ve hayatı yakalamanın her bir adımını Boyhood ele alır. Bu ele alış içerisindeki en büyük etki filmin gerçek bir zamansallık içerisinde yer alıyor olması. Filmin içerisinde 12 yıl geçmesi aynı zamanda filmin kurgusunda da 12 yıl geçmesi büyük bir etki yaratıyor. Karakterlerin kurgusal olarak büyümesi ve yerlerine başka oyuncuların geçiyor olması bazı duvarları yıksa da ve bazı etkileri azaltsa da aynı oyuncuların 12 yıl boyunca bir özne içerisinde yaşlanması filme başka bir bakış atılmasını yaratıyor. The Lion King severlerin Boyhood’u izlemesinin sebebi ise büyümenin ve gerçek duyguların en farklı yöntemlerle ve en sahici yoluyla aktarılıyor olmasıdır ve bu aktarımla beraber iki film en acı olmadan en acıdır.
Osman Karakülah
290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →