Sürpriz Sonları ile Şaşırtan 20 Başarılı Film
Sinema dünyasında bugüne kadar kendine üst sıralarda yer bulmuş pek çok filmin temelinde sürprizlerle dolu bir senaryonun yattığını söyleyebiliriz. Bu ufak ama etkili dokunuşlar, sinemaseverlerin ilgisini çektiği gibi beklentilerini de fazlasıyla karşıladığı için tekrar tekrar izleme isteği yaratır. Biz de bu vesileyle sürpriz sonlarıyla iyi fikirleri daha da yukarılara çıkaran 20 başarılı filmi listeledik.
***Bu yazı listedeki filmler ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içermektedir.***
Sürpriz Sonları ile Şaşırtan 20 Başarılı Film
Psycho (1960)

Bir Alfred Hitchcock klasiği olan 1960 yapımı Psycho’da, Marion Crane (Janet Leigh)’in yolu zimmetine para geçirip kendine bir otel aradığı gece Norman Bates (Anthony Perkins) ile kesişir. Annesiyle birlikte otelin sahibi olan Norman’ın annesinin Marion’ı banyoda öldürmesi bir dizi olayın da başlangıcı olur. Ancak gerçek pek de öyle değildir; zira Norman’ın annesi zaten ölüdür, Norman yıllar önce kendi elleriyle öldürmüştür. Dahası çoklu kişilik rahatsızlığına sahip Norman’ın, annesinin kimliğine bürünerek pek çok kadını öldürdüğü ortaya çıkar.
Planet of the Apes (1968)

Franklin J. Schaffner’in yönetmenliğini üstlendiği bilimkurgu türündeki Planet of the Apes’in hikayesi, bir grup astronot uyku halindeyken uzay aracının bir gezegene çarpmasıyla şekillenir. Astronotlar gezegenin yaşamak için uygun bir yer olmadığını fark ettikten sonra buldukları bitki örtüsü ve ilkel insanlar ile şaşkına dönerler. Astronot Taylor bir grup akıllı maymun-vari varlıklar tarafından tutsak edilir. Bir fırsat bulup kaçmaya başaran Taylor, orangutan Dr. Zaius tarafından uyarılır. Zira üzerinde yaşadıkları ve akıbetini bilmedikleri bu gezegen ait sırlar fazlasıyla şok edicidir.
Chinatown (1974)

Yönetmen koltuğuna oturan roman Polanski’nin noir tarzındaki klasik filmi Chinatown’un başrolünde Jack Nicholson yer alır ve film En İyi Senaryo Oscar’ın kucaklar. Filmde JJ Gittes (Jack Nicholson), Evelyn Mulwray (Faye Dunaway) tarafından kiralanan özel bir dedektiftir. Evelyn kocasının bir ilişkisi olduğundan şüphelenir ve Gittes’in kocasını takip etmesini ister. Ancak Gittes’in buldukları bir yasak ilişkiden daha fazlasıdır; olayların iç yüzüne bakıldığında yolsuzluk, cinayet ve sürprizlerle dolu bir gerçek vardır. Evelyn’in hayatı ve yaşadıklarıyla yakından ilgili olan bu olay bir şekilde Evelyn’in babasını işaret etmektedir.
The Usual Suspects (1995)

Bryan Singer’ın efsanevi filmi The Usual Suspects, sinema dünyasının en orijinal fikirlerinden biri; kuşkusuz başrolde yer alan Kevin Spacey’nin de performansının zirvesi. Filmde Los Angeles’taki bir limanda çıkan çatışmada hayatta kalmayı başaran Roger ‘Verbal’ Kint, olayı araştıran dedektiflere ifade verir ve bütün suçu gizemli Keyser Soze’ye atar. Filmin sonuna kadar olayı ne dedektifler ne de izleyenler çözebilir ki bu da The Usual Suspects’in En İyi Senaryo, Spacey’nin ise En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kucaklamasının en büyük sebebidir. Zira Verbal ifade verirken sorgu odasındaki ipuçlarından yararlanarak hiç yoktan olağanüstü bir hikaye yaratır ve kimse Verbal’ın aslında başından beri aranan suçlunun ta kendisi olduğunu, yani Keyser Soze olduğunu anlayamaz.
Twelve Monkeys (1995)

Chris Marker’ın kült kısa filmi La Jetée’den uyarlanan, Terry Gilliam’ın yönetmenliğini yaptığı ve başrollerinde Bruce Willis, Brad Pitt ve Madeleine Stowe’u gördüğümüz Twelve Monkeys, insanlığın neredeyse yok olmasına sebep olan bir virüs salgınını daha başlamadan durdurmak için geçmişe gelen James Cole’un geçmişte yaşadıklarını anlatır. Gilliam’ın oluşturduğu anlatı, bir noktadan sonra James Cole gibi bizleri de neyin gerçek neyin hayal olduğu konusunda düşündürtür.
La Jetée gibi bir kült filmin ağırlığının altında ezilemeyen Twelve Monkeys, Gilliam’ın vizyonu ve oyuncu kadrosunun başarısı ile kesinlikle izlenmesi gereken filmlerden biri olur.
Open Your Eyes (1997)

Amenabar’ın Tesis’ten sonra yönettiği Open Your Eyes, merak unsurunu sonuna kadar koruyan yapısı, başta Penelope Cruz olmak üzere başarılı oyuncu performansları ve tabii ki akıllardan çıkmayan sürpriz sonu ile izleyiciler tarafından oldukça beğenilmişti. Filmin daha sonra 2001 yılında Tom Cruise, Penelope Cruz ve Cameron Diaz’lı Hollywood yeniden çevrimi (Vanilla Sky) de yapıldı.
The Game (1997)

Sinemasını şaşırtıcı sonlar üzerine kurmuş David Fincher’ın haliyle pek çok filmi bu listeye girebilirdi. Fakat şaşırtıcı son anlamında içlerinden birini seçmek zorunda kalırsak bu The Game olur. Nedeni de basit, filmin sonunda izlediklerimizin hepsinin filmin adına da bir gönderme olacak biçimde bir oyundan ibaret olduğunu öğrenmemizden ötürü. Tüm film boyunca Michael Douglas’ın karakteri Nicholas ile birlikte izleyiciler olarak bizler de adeta bir kabusu yaşarız ve bu durumun adeta bir oyun olduğu ortaya çıkınca bizler de şoke oluruz. Bu açıdan, Se7en veya Fight Club gibi filmlerin yerine listeye The Game’i almayı daha uygun gördük.
Cube (1997)

Vincenzo Natali’nin yönettiği 1997 yapımı Cube, gizem-gerilim türüne akıl almaz bulmacaları entegre eden kült film olarak anılıyor desek yanlış olmaz. Bir grup insanın ölümcül tuzaklarla dolu bir odalardan oluşan devasa bir küpün içerisindeki yaşam savaşını anlatan film, bu yönüyle Testere serisine de esin kaynağı olmuştu.
Donnie Darko (2001)

Jake Gyllenhall ile özdeşleşen ve 2000’lerin başına damgasını vuran Donnie Darko, kurulu düzeni benimsemeyen, kendi doğrularıyla hareket etmeyi tercih eden bir lise öğrencisinin etrafında dönüyor. Bir uçak motorunun odasının üzerine düşmesinin ardından Donnie, kıyametin yaklaştığına dair uyarılarda bulunan Frank isimli bir tavşan tarafından ziyaret edilir. Kıyametin gerçekleşmesi gerektiği anda ise Donnie kazadan sonraki 28 gün boyunca zamanda yolculuk yaparak geçmişe gider. Richard Kelly’nin yazıp yönettiği film, baştan sona izleyicinin algısına açık bırakılır; bu da sürpriz sonuyla Donnie Darko’nun neden büyüleyici olduğunun bir göstergesidir. Zira filmin sonunda Donnie’nin başından geçenlerin yalnızca bir halüsinasyondan ibaret olduğunu ve Donnie’nin kaza sırasında öldüğünü öğreniriz.
Identity (2003)

James Mangold’un yönettiği ve başrolde John Cuscak’in yer aldığı psikolojik gerilim türündeki Identity, şiddetli bir fırtına sonucu birbirne yabancı ve sırlarla dolu on kişiyi ıssız bir motelde bir araya getirir. Sığınacak bir yer bulmanın getirdiği rahatlama, yolcuların teker teker ölmeye başlamasıyla yerini korkuya bırakır. Çok geçmeden, yaşamak istiyorlarsa, kendilerini bir araya getiren sırrı çözmekten başka çareleri olmadığını anlayacaklardır. Ancak sinemaseverleri filmin sonunda büyük bir sürpriz beklemektedir. Zira akıl hastası birinin ve içinde yatan şeytani kişiliğin bir dizi olaya sebebiyet vermesi en son ihtimaldir.
Oldboy (2003)

Park Chan-wook’un yönetmenliğini üstlendiği Oldboy, aklın sınırlarını zorlayan senaryosu ile sürpriz sonlarıyla şaşırtan filmlerin arasında ön sıralarda yer alıyor. Hazmetmesi oldukça zor olan filmde bilinmeyen sebeplerden ötürü 15 yıl boyunca bir odaya hapsedilen Oh Dae Su serbest kaldıktan sonra, bunu kendisine yapanları bulmak ve intikam almak için yollara düşer. Araştırmaları Oh Dae Su’yu bir şekilde Mi-do ile buluşturur ve aralarında beklenmedik bir ilişki filizlenir. İşler asıl bundan sonra kördüğüm olur; zira Mi-do aslında Oh Dae Su’nun kızıdır ve kendisini 15 yıl boyunca bir odaya hapseden kişi Oh Dae Su’nun geçmişinden gelen ve intikam ateşiyle yanıp tutuşan biridir.
The Prestige (2006)

Christopher Nolan imzalı The Prestige, Angier (Hugh Jackman) ve Borden (Christian Bale) isimli iki illüzyonisti karşı karşıya getirir. Bu düşmanlık Angier’in, bir gösteri sırasında yaşanan talihsiz kaza sonucu karısının ölmesinden Borden’ı sorumlu tutmasıyla başlar. O andan sonra ikilinin yolları ayrılır ve Angier, Nikola Tesla’nın da yardımıyla Borden’a karşı bir kabinden diğerine geçebilecek kendi ‘sihirli’ makinesini yaratır. Hikaye Angier’in içinde boğulduğu tankı bulan Borden’ın suçlu ilan edilmesiyle neticelenir. Ancak hikayede iki sürpriz son vardır. Bunlardan ilki, Angier’in makinesi klonlama yapabilmektedir ve her gösteriden sonra aslında Angier’in kopyası ölmektedir. Borden’ın olayı ise daha basit ama daha şaşırtıcıdır. Zira Borden’ın ikizi vardır ve bunlardan biri gösterilerde Borden’a yardımcı olan esrarengiz Fallon’dır.
Gone Baby Gone (2007)

Ben Affleck’in Dennis Lehane’in kitabından yola çıkarak yazıp yönettiği Gone Baby Gone’ın hikayesi, Amanda isimli kaybolan bir kızı arayan iki dedektif Patrick Kenzie (Casey Affleck) ve Angela Gennaro (Michelle Monaghan)’nun etrafında döner. Bu zorlu arayış ikilinin yolunu polisin de içinde olduğu Boston sokaklarının uyuşturucu satıcılarıyla kesiştirir. Kenzie ve Gennaro Amanda’nın bir dağdan düşüp öldüğünü düşünür. Ancak bilmedikleri bir şey vardır; o da Amanda hayattadır, güvendedir dahası bunca zamandır Jack Doyle (Morgan Freeman)’un evinde saklanmaktadır.
1408 (2007)

John Cusack’in başrolünde yer aldığı korku türündeki 1408 dikkat çeken olay örgüsüyle pek çok sinemaseverin radarına girmeyi başarıyor. Film, doğaüstü olayları ve yaşandığı yerleri araştıran yazar Mike Enslin (John Cusack)’in, Dolphin otelinin 1408 numaralı odasında bulunmaması konusunda bir uyarı almasıyla şekillenir. Kanser yüzünden kızını kaybettikten sonra hayata küsen ve eşinden ayrılan Enslin, tüm engellere rağmen 1408 numaralı odaya girmeyi başarır. En başta her şey normaldir; ancak bir süre sonra kızı Katie ile de karşılaşmaya başlar ve odadan bir türlü kurtulamaz. Son çare olarak 1408 numaralı odayı ateşe verip her şeyden kurtulmayı planlar. Fakat en nihayetinde zihninin kendisine oyun oynadığını zannederken yaşananların gerçek olduğunu fark eder.
The Man from Earth (2007)

Tarih profesörlüğü yapan John Oldman (filmi izleyenler ironiyi kolaylıkla anlayacaktır), başka bir yere taşınma kararı alınca profesöre veda etmek için gelen iş arkadaşları ve birkaç öğrencisi ile koyu bir muhabbete girişir. John’a veda etmek için gelenler kendisinin taşınma kararının arkasındaki motivasyonu sorgulamaya başladıklarında John’dan akıllarının almayacağı hikâyeler dinlemeye başlarlar.
Neredeyse tamamı bir ev içerisinde geçen The Man from Earth; felsefi, tarihi ve dini göndermeleri ile oluşturduğu anlatısı, izleyeni düşünmeye sevk eden hayal gücü ile mutlaka izlenmesi gereken düşük bütçeli filmlerden biri.
The Mist (2007)

The Shawshank Redemption ve The Green Mile’dan sonra yine bir Stephen King eserini sinemaya uyarlayan Frank Darabont, The Mist ile yanlış giden bir askerî deney sonucu ortalığa büyük bir sis dalgasının yayılmasını anlatıyor. Dünya dışı varlıkları içerisinde barındıran bu sisten korunmak için bir markete sığınan insanların bu felaketi ele alışını izlediğimiz filmi değerli kılan da yaratık – insan savaşından ziyade insanların bu olağandışı duruma karşı verdikleri reaksiyonlar sonucu ortaya çıkan çatışmayı anlatmasıdır. Her seçimin hayatî bir karara dönüştüğü filmin görüp görebileceğimiz en trajik finallerden biri olan sonu da bu bağlamda değerli bir tercihe bürünür.
Loft (2008)

Evli beş arkadaşın kaçamakları için birlikte kiraladıkları bir çatı katında ölü bir kadının bulunması, beş arkadaşın olayı derinlemesine araştırmalarına sebep olacaktır. Zira çatı katı dairesinin sadece beş anahtarı vardır ve bu katilin içlerinden biri olduğunu gösterir.
Matthias Schoenaerts ve Verle Baetens gibi ünlü Belçikalı oyuncuların yer aldığı film, gizem unsurunu sonuna kadar koruyan yapısı ile oldukça başarılı bulunmuş, hatta 2008 yapımı filmin biri Hollanda yapımı, diğeri bu yıl içerisinde vizyona giren Hollywood versiyonu olmak üzere iki yeniden çevrimi yapılmıştır.
Triangle (2009)

Çektiği düşük bütçeli gerilim ve korku filmleri ile tanınan Christopher Smith’in 2009 yılında yazıp yönettiği Triangle, bir yat turuna çıkan insanların olumsuz hava şartları sonucunda denizde rastladıkları başka bir gemiye binmeleri ve bu gemide bir katliama dönüşen ölümlerin yaşanmasını konu alır. Melissa George’un ana karakter Jess’i canlandırdığı film, son olarak Edge of Tomorrow’da gördüğümüz aynı döngüyü tekrar tekrar yaşama mevzusunu anlatısının merkezine alır. Tekrara düşülerek izleyiciyi sıkabilecek bu tercihi lehine bir şekilde kullanmayı başaran Triangle, gizemini sürpriz sonuna kadar sürdürmeyi başarır.
Moon (2009)

Duncan Jones’un ilk yönetmenlik deneyimi olan Moon, bilimkurgu türüne ustalıkla yön veren gösterişli bir yapım. Herkesçe bilinen gerçekleri, muazzam bir patlamayı, sonsuzluğu ya da bir noktadan sonra bezdiren hızlı geçişleri içermeyen film, bilimkurgu hayranlarını memnun edecek bir biçimde yapay zekaya odaklanırken soyutlanmanın bir süre sonra psikoza dönüşüp dönüşmeyeceğini biyoetik çerçeveden ele alıyor. Nathan Parker tarafından senaryolaştırılan Jones’un kendi hikayesi, mantık kavramının altını başarıyla dolduruyor ve böylelikle ortaya oldukça basit görünen ama bir o kadar da zeka ürünü Moon çıkıyor. Kevin Spacey’nin seslendirmesi ve Sam Rockwell’in başarılı performansı ile Moon 2000’ler sonrası kesinlikle izlenmesi gereken bilimkurgu filmlerinden biri.
Incendies (2010)

Ünlü yönetmen Denis Villeneuve’ün 2010 yılında kotardığı Incendies, Lübnanlı Nawal Marwan’ın Lübnan İç Savaşı sırasındaki acı dolu hikâyesini flashback’ler ile anlatıyor. Maelström ve Polytechnique filmleri ile katıldığı festivallerde dikkat çeken Denis Villeneuve’ü dünyaya tanıtan film olarak görebileceğimiz Incendies, Lübnan’da yaşanan iç savaşın yaşandığı döneme ve günümüze olan etkilerini kişisel bir hikâye üzerinden irdeliyor. 7o’lerin ortasında başlayan ve 1990 yılına kadar süren savaş ortamına objektif bir gözle bakmayı başaran Villeneuve, Nawal Marwan’ın yüreklerde bir sızı bırakan öyküsünü başarılı bir kurgu ile anlatarak izleyicisini sürpriz sonuna hazırlıyor.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →